31 Aralık 2007

Yılbaşı Gecesi

Ahmet Hakan'ın "süper muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak" yılbaşı kutlamalarına yönelik geçmiş hatıralarını kaleme aldığı yazısından bugün Taha Kıvanç'ın "PTT, ya da pijama, terlik, televizyon" başlıklı yazısını okurken haberdar oldum.

Her iki yazıyı ve Taha Kıvanç'ın verdiği linklerdeki yazıları okuduğumda benim kendi hatıralarım aklıma geldi. "Ultra" muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak küçüklüğümde birkaç defa komşu çocuklarıyla yılbaşı akşamlarında bir araya gelip çerez yediğimizi, tombala oynadığımızı hatırlıyorum. Bununla beraber yılbaşı gecesinin bizim kültürün bir parçası olmadığını bilirdik. Yaptığımız tenakuz muydu? Bence değildi. Yılbaşını kutlayan bir dostumun ya da komşumun o sevincine iştirak etmek neden kötü olsun ki? Yeterki eğlencenin dozu ve şekli çizgi dışı olmasın.

Netice-i kelam, yılbaşı geceleri belli bir zaman sonra muhasebe gecesi oluyor aslında. Düşünüyorum da 2006 ile 2007 arasında nasıl bir değişiklik oldu ki 2008 farklı olsun? Biz "bir günü bir gününe eşit olan zarardadır" diyen bir Peygamberin ümmeti iken bir yılın bir yılına eşit olmasını nasıl açıklayacağız?

Bunları düşünüyorum bu gece.

Yılbaşı gecesi için özel program yapar mısınız?
Evet Hayır Bazen Program yapanlara katılırım Umumi programlara katılırım

29 Aralık 2007

Eşkiyalıktan Kabadayılığa

Yıllar önce Eşkiya'yı seyrettiğimde Şener Şen'in müthiş oyunculuğu ve Yavuz Turgul'un harika senaryosu etkilemişti beni. Zaten Eşkiya'nın Türk film tarihine olan katkısını herkes kabul ediyor. Aynı ekibin bu defa Kabadayı'da bir araya geldiğini öğrendiğimde yine güzel bir film izleyeceğim diyerek sinemanın yolunu tuttum.

Kabul etmek gerek ki Eşkiya filmini izlememiş biri için film gerçekten güzel. Eşkiya'yı izlemişler için de 10 yıl öncesini hatırlamak bakımından fena değil. Mesela ben 10 yıl öncesinde öğrenci olduğumu, fimi izlemek için sınıf arkadaşlarımızla Çemberlitaş'taki Şafak Sinemalarına gittiğimizi, filmi yine böyle bir Aralık ayında seyrettiğimiz gibi detayları hatırladım.


Eşkıya Kabadayı olmuş, Baran da Ali Osman. Cumali'nin yerini de Murat almış. Keje'nin yerinde ise bu defa Murat'ın annesi yer almış. Film ne Ahmet Hakan'ın eleştirisi kadar ağır bir eleştiriyi hak ediyor ne de olağanüstü bir film olarak gösterilmeyi.

Son olarak filmi izleyelim mi derseniz, bir film seyretmeniz gerekiyorsa, evet, izleyin.

24 Aralık 2007

Mim'liyim, Mim'lisin, Mim'li!

Blogu açtım açalı aralıklarla bu oyunlara dahil oluyorum; en son Ryu oyuna dahil etmiş beni. Merak ettim, ilk çıkaran kimdir acaba diye, linkleri takip ede ede sonunda oyunu başlatana ulaştım. Karar verdim, bir mim konusu da ben çıkaracağım.

5 adet soru sorulmuş, bunları cevaplamam isteniyor. Sorular ve cavapları şöyle;

S-1)Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
C-1)Ümit Şimşek Hocanın blogunu birkaç defa ziyaret etmiştim ama bir blogun nasıl açıldığını, nasıl kullanıldığını bilmiyordum. Bir süre sonra başka bloglar da görünce detaylı incelemeye karar verdim ve 2005 sonunda blog yazmaya başladım.

S-2)Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
C-2)Blog yazılarımı etiketlerden de anlaşılacağı üzere belli konularda yazıyorum. O etiket başlığı altında değişik konulara değiniyorum belki ama her düşüncemi ve hayatımın her aşamasını paylaşmıyorum blogda. Fakat bu durum içimden geldiği gibi yazmadığım anlamına da gelmiyor. Neticede Ali Kahya'nın tornasından çıkıyor hepsi.

S-3)Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
C-3)Bloguma ve yazdıklarıma önem vermeye çalışıyorum. Bununla beraber blog yazmak için bir şeylerden feragat ettiğimi söylemek zor. Çoğu yazımı iş yerinde iş yoğunluğumun olmadığı sıralarda yazıyorum ve akşam evde son kontrolden sonra yayınlıyorum. Yazmak kadar arada sırada blogla ilgilenmek, yorumlara cevap yazmak da zamanımı alıyor aslında. Çok yorum aldığımdan da değil bu ama her yoruma ayrı cevap yazmak bazen vakit alıyor. Yorumcu dostlar buna alınmasınlar elbette ama doğrusunu söylemek gerekirse her yoruma cevap yazma adetimi bazen bırakmayı düşündüğüm oluyor.

S-4)Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
C-4)Özellikle bu yıl geçen yıla göre güncelleme aralığını artırdığımda bir kaç dosttan şifahen ya da mail yoluyla bu konuda soru aldım. Bir an kendimi daha sık yazmak zorundaymışım gibi hissetmeme neden oldu bu sorular ama artık alıştılar sanırım. Artan bir bekleyiş olduğunu pek düşünmediğimden blog yazmak benim için hala eğlenceli bir uğraş diyebilirim.

S-5)Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
C-5)Kendimi şu kadar süre yazarım ya da yazmam diyerek kısıtlamak istemiyorum. İçimden geldiği sürece yazmaya devam edeceğim.

Ben de Talha Bey'i bu işin içine çekeyim.

19 Aralık 2007

Ice Hotel

Birkaç gündür İstanbul'da yaşanan soğuklar bayram tatilini düşünenleri düşündürmüş olsa gerek. Oysa ben acaba daha soğuk bir yer olsa da tatile gidebilsem diye düşünüyordum ki akşam eve dönerken radyoda buz otelin tanıtımına rastladım. Soğuğu seviyorum ama buz otelde de nasıl yaşanır bilmiyorum. Bu sene değilse de kısmet olur belki bir gün denerim.

Bayramın hayırlar getirmesini diliyorum.

14 Aralık 2007

Halil İbo (Bambam)

Ağustos ayında Ankara'da Halil İbo (Halil İbrahim Kuzucu)'ya ait Halil İbrahim adlı tandır salonuna gitmiştik bir grup arkadaşla. Çok yakın alaka göstermişti bize. Sıcak kanlı ve espiriliydi. Yanımızdaki ufaklıkla kendini sevdirmek için çok uğraşmış, şeker ikram etmiş ama bir türlü muvaffak olamamıştı. Ufaklık o dev cüsseden korkmuştu galiba. Birlikte fotoğraf çekilme talebimizi kırmamıştı ve yandaki fotoğrafı çekilmiştik.

Vefatını öğrendiğimde müteessir oldum. O görünen iri cüssenin ardında aslında nahif bir yapısı vardı. Allah rahmet etsin diyoruz.

9 Aralık 2007

Erdoğan Teziç

1994-1995 eğitim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1. sınıfa yeni başladığımda hatırladığım kadarıyla ilk girdiğim ders Anayasa Hukuku idi. Sınıfımız 500 kişi kadardı ve hoca derse girdiğinde sınıfta müthiş bir uğultu vardı. Hoca uzun süre derse başlamadı, ta ki uğultu kendiliğinden yok oluncaya kadar. Nihayet hoca mikrofondan seslendi ve "bu ses, sizin bu uğultunuz, bana adeta bir senfoni dinletisi gibi geliyor. Bu yüzden şu ana kadar hiç bir sınıfta bu sese karışmadım" diyerek öğrencilerden müthiş bir alkış aldı. İşte o hoca Erdoğan Teziç'in ta kendisi idi.

En son veda ziyaretinde Cumhurbaşkanı Gül'e Anayasa Hukuku adlı kitabını hediye etmiş. Bize de o kitabı okutmuştu. Birgün ben de bakan olur muyum bilmem ama Erdoğan Teziç YÖK'e veda ederken şu anki mevcut hükümette 6 bakanın talebesi olduğunu söylemiş.

Erdoğan Teziç YÖK başkanı seçildiğinde çok umutlanmıştım, öğrencilik dönemimizdeki sevecen ve babacan, bir onun kadar da hoşgörülü duruşunu YÖK başkanlığı süresince de devam ettireceği düşüncesi ile. Yeni seçilecek YÖK başkanı eskisini aratmaz inşallah.

7 Aralık 2007

5.Kat

Bugün Sirkeci Adliyesine gittim. İstanbul Asliye Hukuk, Sulh Hukuk ve İş Mahkemeleriyle Aile mahkemelerinin yer aldığı bu adliye Konyalı Lokantasının olduğu sokakta yer alan 3 katlı eski bir binadır.

Her zamanki gibi hızlı adımlarla içeri daldığımda asansörün kapanmak üzere olduğunu görünce daha da hızlandım ve son anda asansöre yetiştim ve 3. kata çıkmak için düğmeye bastım. Asansörde yaşlı bir teyze vardı ve ben girince "evladım ben de 5'e çıkacağım ama bulamadım" dedi. "Teyze 5. kat yok, ne vardı 5'te?" dediğimde, "5.kalem 5'te değil mi?" diye sordu. "Teyze" dedim, "eğer her kaleme bir kat verselerdi burası gökdelen olurdu, adalet de bu kadar gecikmezdi. Hangi 5. kaleme gideceksin?" diye de sordum çünkü yukarıda saydığım her mahkemenin 5.si vardı. Fakat teyze için sadece kendi davasının görüldüğü 5. kalem vardı. Cevap vermeyince, "İş Mahkemesi mi? diye sordum, "ha, evet evet" diye cevapladı. "3. katta" dedim ve asansörden inince teyzeye yerini gösterdim.

Sonra her kata bir kalemin yerleştirileceği bir gökdeleni düşündüm, ne iyi olurdu!

4 Aralık 2007

Kurban

Sonunda bizim de kopya koyunlarımız oldu. Önce Oyalı sonra da Zarife adında iki tane kopya koyunumuz tam da Kurban Bayramı arefesinde yeni bir tartışmanın nedeni oldular. Bu koyunlar büyüdüklerinde kurban edilseler caiz midir? Değil midir? Yeni gündem maddemiz bu.

İlgili haber için tıklayın.

Gelelim asıl konumuza. Özellikle büyükşehirlerde yaşayanlar için kurban kesmek gerçekten önemli bir problem. Hem bu problemi aşmak, hem kurban sevabını almak istiyoruz. Peki bunların üstüne bir de yardım sevabını eklemek ister miyiz? Elbette isteriz. Öyleyse aşağıdaki linkleri tıklayarak bu imkanları değerlendirelim;

http://www.denizfeneri.org.tr/kurban.aspx
https://www.ihh.org.tr/bagis/?quick=151
http://kurban.kimseyokmu.org.tr/

Ayrıca ürünlerini güvenle tükettiğimiz Danet'in de İstanbullular için ilkini geçen yıl düzenlediği bir organizasyonu bu yıl da tekrar ettiğini öğrendim. Henüz internet sitelerinde bir duyuru yapmamışlar ancak bana gönderdikleri e-postada detaylı bilgilendirme yapmışlar. Adrese teslim kurban organizasyonu yapıyorlar. İsteyenler şirketin 0212-4372106 numaralı telefonundan bilgi alabilirler.

29 Kasım 2007

Forwardlanmayın!

Forward mailleri oldum olası sevmem. Bu tür mailler içinde gerçekten işe yarayanları ise nasıl tespit ettiğimi söyliyeyim, çok sayıda forwardçı arkadaşım var ancak içlerinden biri tam da benim istediğimi yapıyor ve sadece işe yarar olanları gönderiyor. O arkadaş çok sayıda forward gönderen bir arkadaş. Bunu biliyorum ama bana sadece benim işime yarayacak olanları gönderiyor, haftada veya iki haftada bir tane... Dolayısıyla ondan başka gönderen dostların forward mailini ne yazık ki (çoğunu okumadan) silmek zorunda kalıyorum.

İşin kötü yanı internet kullanıcılarının bir kısmı bu tür maillerle edinilen haberlerin doğruluğunu araştırmaya bile gerek duymadan diğer arkadaşları ile paylaşıyorlar. Oysa öyle bazı mailler var ki ortaya çıkış amaçları tamamen, halkı kin ve nefretle beslemek ve bu durumdan menfaatlenmek oluyor. Gerçekten de forward maillerle insanlar üzerinde ciddi anlamda kamuoyu ya da baskı oluşturuluyor ve bir kısım insanların bu vesile ile beyinleri bile yıkanıyor diyebiliriz.

En son geçenlerde okuduğum bir haber; bu tür maillerde izlediğim yolun ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Söz konusu haberde zamanında bana da gelen bir mailin yanlışlığı anlatılıyor.

Siz siz olun forwardlansanız da forwardlamayın.


Forward mailler hakkında ne düşünüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?
  

27 Kasım 2007

Anketler

Blogumda zaman zaman anketler düzenleyip ziyaretçilerin görüş ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyorum. BLOGGER beta versiyonunda kullanıcılarına bloglarında anket hazırlama imkanını da sununca anket hazırlamak daha da basitleşti.

Bir süredir blogumda yer alan ve sonuçlanan anket sonuçlarını kaldırmadan önce hep birlikte değerlendirmek ve yorumlamak istedim. Mesela Türkiye Kuzey Irak'a girmeli mi diye sorduğumda 6 kişi (% 54) evet cevabı vermiş 5 kişi (% 45) ise hayır demişti.

Kuzey Irak tezkeresine başta ciddi anlamda karşı çıkmıştım. Hükümetin duygusal davranacağını düşünüyordum. Çok şükür korktuğum başıma gelmediği gibi hükümet bu konuyu çok başarılı şekilde yürüttüğü için tezkerenin çıkmasının olumlu neticelendiğini düşünüyorum. Bu konuda da yaptığım ankete katılanların % 67'si (27 kişi) tezkerenin çıkmasını olumlu bulduklarını, % 27'si (11 kişi) olumsuz buldukarını belirtmiş. 2 kişiyse fikrim yok demiş.

Yeni bir anayasaya ihtiyaç var mı sorusuna ise ankete katılanların % 60'ı (26 kişi) evet, % 34'ü (15 kişi) hayır demiş. Bu soruya da 2 kişi fikrim yok demiş.

Son olarak blogumu ne zamandır takip ediyorsunuz diye sordum. Açıldığı günden beri takip eden 5 kişi varmış, 1 yıldan fazla süredir takip eden de 5 kişi imiş. 1 yıldan az zamandır takip eden 2 kişi ve 1 aydır takip eden de 5 kişi imiş. Eskileri aşağı-yukarı tahmin edebiliyorum da özellikle son zamanlarda takip etmeye başlayanların bu yazıya yorum yazıp kendilerini tanıtmalarına çok memnun olurum.

Anket dedik, aklıma bir önceki yazıda yaptığım konu sonunda yazı ile alakalı anket yapma fikrinden de bahsetmek geldi. Bu fikri Ryu'dan (ç)aldım diyebilirim. Hoşuma gitti ve ben de elimden geldiğince bu yöntemi uygulayacağım. Çünkü her ziyaretçi yorum yazmıyor. Ancak ankete iştirak etmek daha kolay ve hızlı olduğu için iştirak daha fazla oluyor.

Yazıların sonunda yazıyla ilgili anket yapılmasını nasıl buluyorsunuz?
Olumlu
Olumsuz

24 Kasım 2007

Fatih Camii ve Hızır (a.s.)

Cenk Ünal bir zamanlar Cuma günleri ikindi namazında Hızır (a.s.)'ın Fatih Camiinde namaz kıldığını yazmıştı. Dün yolum Fatih'e düşmüşken camiye girdim ama cemaat çoktan dağılmıştı. Hızır (a.s.) ikindiyi cemaatle mi kılıyordur yoksa ikinci-üçüncü cemaatte de yer alıyor mudur bilmiyorum.

Caminin ikindi güneşi ile aldığı güzelliğini fotoğraf karesine bu şekilde sığdırmaya çalıştım;

16 Kasım 2007

Aman Dikkat! Adnan Oktar Aleyhine Yazmayın!

Wordpress bloglarının başına gelenin blogger kullanıcılarının başına gelme ihtimalinden bahsetmiştik geçen yazımızda. Kendisi de bir hukukçu olan Ryu Kun da konuyu kendi blogunda güzelce özetlemişti.

Aslında direkten dönmüşüz. Anlatayım. Wordpress sayfalarının kapanması ile alakalı bir araştırma yapayım dedim ve Kadıköy Adliyesinde işim çıktığında gitmişken bir de 6. Asliye Hukuk Mahkemesine uğradım. Davacısı Adnan Oktar olan 3 adet dosyaya rastladım. Wordpress bloglarının Türkiye'den takibinin engellenmesine yönelik olanı http://19.org/ (sayfayı şuradan inceleyebilirsiniz) sitesi ile ilgili olan dosyaymış. Bu site meşhur Sadreddin Yüksel Hocaefendinin oğlu Edip Yüksel'e aitmiş. (Dolayısıyle tebligat Edip YÜKSEL'e yapılmış.) Edip Yüksel bir zamanlar kendisine 19 rakamı ile alakalı vahiy geldiğini iddia ederdi. Halen öyle mi, en son durumu nedir bilmiyorum. Netice-i kelam, söz konusu adres wordpress tabanlı olduğu için olan wordpress kullanıcılarına olmuş. (Tabi bu arada sitenin gerçekten wordpress tabanlı olup olmadığı hususunda okuyuculardan yorum bekliyorum.) Oysa aynı dosyadan öğrendim ki bir de http://kendigoruslerim.blogspot.com/ diye bir adres varmış ki o adreste de davacı aleyhine ifadeler bulunuyormuş. Eyvah dedim, blogger da topun ağzındadır diye düşündüm ama Allah'tan bu adres kapanmış.

İşin kısaca özeti bu. Bir önceki yazımda verdiğim wordpressin açılacağına dair linkteki haberi doğrular bir bilgiye ulaşamadım dosyalarda. Ancak farklı mahkemelerde benzer davalar görüldüğünü söyledi memur. O dosyalarda böyle bir gelişme olmuş olabilirmiş. Gerçekten de sadece benim incelediğim dosyalarda onlarca internet sitesinin adı zikredilmiş ve bir çoğuna tedbir kararı alınmıştı. Her biri için ayrı ayrı dava açılmışsa adaleti biraz da Adnan Oktar'ın yavaşlattığından bahsedebiliriz.


İnternet sayfalarının yasaklanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerekirse yasaklanmalı
Yasaklanmamalı

15 Kasım 2007

İnsanlık Onuruna Layık Bir Dünya İçin Adalet

İstanbul İlim ve Kültür Vakfının gelenekselleşen Bediüzzaman sempozyumu bu yıl “insanlık onuruna layık bir dünya için adalet” konusunu ele almış. Geçmişten bugüne çok doğru konu seçimleri yapmış olan vakıf yine doğru zamanda doğru konuyu seçmeyi başarmış.

Dünya tarihinin en zor ve en hızlı yüzyılını geride bırakıp aynı hızla 21. yüzyılı yaşadığımız şu dönemde en çok muhtaç olduğumuz değerin “adalet” olduğu bir gerçektir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sarsılan dünya düzeni 1990 sonrası tek egemen güç çerçevesinde ilerleyen bir düzene bürünmüş, 10 yıllık tek güç olma duygusu 11 Eylül’ün yaşanması ile yerini şımarıklığa, tek merkezciliğe, ben ve diğerleri diye ayırımcılığa sürüklenmiştir. Tüm bunların neticesindeyse küresel bir adaletsizlik doğmuştur.

50 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği birinci dünya savaşı, kimyasal silahların kullanıldığı, sayısız insanın can verdiği bir dünya savaşı daha, Arap-İsrail savaşları, İran-Irak savaşı, Bosna katliamı ve nihayet ABD’nin Irak’ı işgali… Adaletin çok da rahat bulunamayacağının göstergeleri değil mi bunlar? Çocukların, kadınların, sivillerin öldürüldüğü, masum insanların katliamlara maruz bırakıldığı bir dünyada adaleti tesis etmeye çalışmak kolay mı? Gözlerini kan tutmuş küresel güçlerin ortasında adalete ulaşmak o kadar kolay değil ne yazık ki! Afrika’da açlıkla burun buruna kalan çocukların yaşadıklarını hastalık diyerek mücadele edilmeye başlanan obezlerin bilmediği bir dünyada adaletten söz edebilmek mümkün mü?

Bunlara ek olarak ülke içi adaletsizliklerin, bu anlamda özellikle de sosyal adaletsizliğin sınır tanımaz görüntüsü, çok küçük bir nüfusun, ülke gelirlerinin en büyük dilimini yedikleri ama diğer taraftan da büyük bir çoğunluğun açlık sınırlarında yaşadığı bir dünya düşünüldüğünde seçilen konunun ne kadar da anlamlı olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Bireysel adaletsizlikler ise insanoğlunun yaratıldığı günden bu yana var olan bir olgu. Kimilerinin eşlerini tartakladığı, kimilerinin ihkak-ı hak suretiyle kendi hakkını kendisinin elde etme çabasında olduğu dönemimizde kamuya karşı işlenen suçlar kadar bireylerin kendi aralarında işledikleri suçların da adaletsizliği körüklediği ne yazık ki önümüzde duran bir gerçek olarak yerini koruyor.

Tüm bu adaletsizliklere rağmen geçmişten günümüze insanların üzerinde en çok düşündükleri, kalem oynattıkları, onu tesis etmek için uğraş verdikleri, mükemmeline ulaşmak için çalıştıkları bir değerdir adalet. Ancak mutlak adaleti sağlayabilmek ancak Yüce Yaratıcıya aittir. Adil davranmak ancak o ismi tüm ışıltısı ile üzerinde taşıyana mahsustur. Biz ise sadece o ismin üzerimize yansıyan kısmını kullanmak ve o yansımayı elimizden geldiğince artırmaya çalışmakla mükellefiz. İlahi adaleti sağlamak bizlerin vazifesi değildir.

Adaletsizliği dünyanın ve üzerinde yaşayanların kaderiymiş gibi görmek yerine aslında tesisinin ve uygulanmasının çok kolay olduğunu bizlere göstereceğinden şüphe duyulmayacak bir sempozyumu dünya iklimine sunan vakıf yöneticilerine, bu iklimi sunacakları tebliğlerle bahar mevsimi yapacak dünyanın çeşitli yerlerinden gelen 150’yi aşkın ilim insanına ve iklimi ilk teneffüs edecek olan ve ardından da o iklimi yaygınlaştırma gayretlerine hız verecek olan dinleyicilerine, organizatörlerine ve emeği geçen herkese ne kadar teşekkür edilse azdır.

11 Kasım 2007

Wordpress Açılıyor mu?

Cuma günü Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesine gitmem gerekti. Bir süredir giremediğimiz wordpress sayfaları aklıma geldi birden ve gitmişken aklımda kalan dosya numarasını söyledim 2007/198... Konusu neydi davanın diye sorunca memur, internetle alakalı demem üzerine "o doysa Kadıköy'e gitti" dedi. Dosya numrası da 2007/195'miş. Yanlış kalmış aklımda.

Kayıtlarından ve ellerindeki karar klasöründeki tek sayfalık karardan öğrendiğim kadarıyla Adnan Oktar'ın avukatları vasıtası ile wordpress sitesi sahiplerine diye açılan davada wordpress'in kapatılması talep edilmiş. Ancak hem avukatların hem de kararı veren merciin internet bilgileri oldukça kısıtlı olsa gerek böyle bir kararın çıkmasına sebep olmuşlar. Aynı şeyin yakında blogger kullanıcılarının başına gelmeyeceğini kimse söyleyemez. Allah'tan kararın yanlışlığı Kasım ayı başında yapılan duruşmada dile getirilmiş de yakında wordpress'in mağdur kullanıcıları sayfalarına tekrar kavuşabileceklermiş.

Kadıköy'de ne zaman işim olur bilmiyorum ama olur da gidersem dosyayı takip edeceğim.

9 Kasım 2007

Günün Özlü Sözü

Bugünkü basılı Milliyet Gazetesinin en görünür yerindeki başlık, haberi internet üzerinden de okumuş olmama rağmen dikkatimi çekti; "Suriye'yi Türk basını korkutmuş." Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu'nun 1998 yılında terörist başı Öcalan'ın Suriye'den çıkarılışına ilişkin yorumundan çıkartılan konuyla ilgili yazı dizisisinin başlığına ait.

Meğer bizim bildiğimiz "bir Türk dünyaya bedeldir" sözü değişime uğramış da bizim haberimiz yok. İşte günün en özlü sözü; "Türk medyası dünyaya bedeldir."

Aslında bu söz bana bir taraftan medyanın durumunu düşündürürken diğer taraftan tam da sınır ötesi harekatın düşünüldüğü böyle bir dönemde Em.Org. Kıvrıkoğlu'nun niçin böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyduğunu düşündürdü.

7 Kasım 2007

Güneydoğu'da Eğitim Şart

5 Kasım’daki Erdoğan-Bush zirvesi ile tarihi bir dönemece daha girdiğimiz şu günlerde Güneydoğu’ya ve PKK sorununa ilişkin birçok öneri yapılıp, bilimsel nitelik taşıyabilecek çalışmalara imza atılıyor. Ancak dikkat çeken en önemli husus bu çalışmalarda bölgenin ekonomik refahına ilişkin önerilerin yoğunluğu oluyor. Oysa ekonomik refahtan da önce o bölgenin eğitim problemi üzerinde durulması gerekiyor.

Eğitim gönüllüsü olarak tüm dünyada isminden ve kurumlarından bahsedilen “Türk Okullarının” o bölgede niçin yaygınlaştırılmadığını anlamak mümkün değil. Paralı eğitim veren bu kurumların bölge şartlarına göre düzenlenmiş, gerektiğinde diğer bölge ve ülkelerden elde edilecek gelir ve kazançların belli bir oranının bu bölgeye aktarılması ile teşvik edilecek bir eğitim çalışması ile o bölgenin kısa vadede olmasa da orta vadede çok değişebileceği açıktır. Kuzey Irak’ta birkaç okulun açıldığını ve çok güzel meyveler verdiğini duyuyor ve biliyoruz. Ancak bu “özel okulların” Güneydoğu illerimizde de faaliyet göstermeleri fevkalade doğru bir adım olacaktır.

Bu noktada bu işin öncülerine, eğitim gönüllüsü bu hizmet erbabı kişilere çok vazifeler düşecek, özellikle maddi anlamda sıkıntı yaşayabileceklerdir. Ancak bu kurumlar dünyanın bir ucundaki ismini bile duymadığımız ülkelerde yaptıkları fedakârlıkların bir kısmını da bizim kendi insanlarımıza göstermeleri gerekir.

Esasında bu konu hakkında zamanın büyük düşünürlerinden Said Nursi ciddi çalışmalar yürütmüş ve adeta günümüze de ışık tutacak çözüm önerileri sunmuştur. Gençlik yıllarında Mısır’daki Ezher Üniversitesine gitme arzusundan doğan bir fikirle, fen bilimleri ile dini ilmin barışacağı, Asya ülkelerinde yaşayan Türk, Arap, Hint, Kürt, Kafkas; bilumum ırklara hitap edecek ve ortak potada eriterek ve anılan bu ülkelerin ortasında sayılabilecek doğu vilayetlerimizden birinde kurulmasını öngördüğü üniversite bugünkü yaşanan şu hadiselerin yaşanmasına belki de engel olacaktı. Said Nursi’nin Sultan Reşat ve Atatürk ile bu üniversite için görüşmeleri olmuş, her ikisinden de yardım sözü almıştır. Ancak gelişen zaman ve sorunlar içinde unutulan bir öneri olarak kalmıştır.

Günümüzde yaşadığımız bir gerçek de şu ki; İslam ülkeleri sürekli ayrışma derdindeler. Kendi aralarında ittifak kurulamayışının en önemli etkenlerinden biri de eğitimsizliktir. Neredeyse büyük bir köy haline gelen dünyada yükselen değer ayrılma değil birleşmedir. Bunun en güzel ve açık örneği Avrupa Birliği’dir. Ortak anayasaya doğru ilerleyen AB örneği önümüzde duruyorken küçücük Irak’ta insanların üç bölgeye ayrılma çabalarını eğitimsizlikten başka neye bağlayabiliriz? Ki İslam’ın en önemli düsturlarından birisi “Müslüman’ın Müslüman’a kardeş” olmasıdır. Eğer elinde bir değer varsa bu değeri diğer kardeşinle paylaşmak esastır İslam’da. Bunları bilmemek ya da bilip de uygulamamak eğitimsizlikten değil midir?

Eğitim alanındaki uzmanlıkları atık sevmeyenleri tarafından da kabul görmüş, dünyanın dört bir yanında fedakârlıklar gösteren, bulundukları yerlerde ülkemizin fahri elçisi olmuş, manevi değerlere önem verdikleri kadar birçok olimpiyatlarda elde ettikleri sonuçlarla fen ilimlerinde de başarılarını ispatlamış bu eğitim gönüllülerinin hiç vakit kaybetmeden derhal ve hızla Doğu ve Güneydoğu illerimizde yoğun bir çalışmaya girmelerini bekliyoruz. Bölge insanlarının ekonomik durumlarının çocuklarını o eğitim kurumlarında okutmaları zor olacaktır ancak bu noktada birazcık fedakârlık gösterilirse neticesi çok güzel olacaktır.

Moral Yazıları

Bir süredir Moral Haber için yazdığım muhtevası daha çok siyasi olan yazılarımı blogumda da yayınlamam blog okuyucuları tarafından pek de tasvip edilmedi. Bunu önce bana doğrudan ulaşıp ileten okuyucular oldu. En son geçtiğimiz günlerde yazdığım Eskiler-Yeniler başlıklı yazıma gelen yorumlardan da bu durum anlaşıldı.

Bununla beraber o tür yazıların meraklıları da yok değil. Hatta o yazılarımla yeni bir okuyucu çevresi de oluştu. Ancak blog okuyucuları gerçekten de bloglarda daha çok blog yazarının bir bakıma günlüğünü okumak istiyor. Gün içinde yaşadıklarını, duygularını, aktivitelerini, düşüncelerini, arkadaşlıklarını, ilgi alanlarını... diye sıralayabiliriz.

Bu nedenle bundan böyle Moral Haber'de yayınlanan yazılarımı geçmiş tarihli yayınlayıp onlara ana sayfada yer vermeyeceğim. O yazılarıma ulaşmak için yan tarafta yer alan "etiketler" başlığındaki "Moral Yazıları" linkini tıklayabilirsiniz.

3 Kasım 2007

Farklı Tüketimler

İnterneti bile tüketiyoruz. Önce mail adreslerimizi aldık. Mektup ve telefon yerine mailleşme yolunu tercih etmeye başladık. Sonra maillerimizi sadece gruplar ve üyeliklerde kullanıp ICQ'ya terfi(!) ettik. Bir dönem iletişim aracımız ICQ oldu. En son MSN keşfedildi. MSN de tüketildi, artık nur topu gibi bir Facebook'umuz oldu. Vatana millete hayırlı olsun deyip kurdaleyi kesen kesene... Son günlerde çok sayıda mail geliyor eş-dosttan. Facebook'a üye olan dostlar, sağolsunlar, beni aradıklarında üye olmadığımı görünce hemen üye olmam için -muhtemelen- önlerine çıkan kutucuğa mailimi yazıp davetiye gönderiyorlar.

Arkadaşlar! En azından şimdilik üye olmayı düşünmüyorum. Ben sizin sesinizi duymak istiyorum, yüzünüzü görmek istiyorum, dokunmak istiyorum, mimiklerinizi tepkilerinizi görmek istiyorum. Boş verin, canlı kalalım, sanal olmayalım. Bu nedenle Facebook davetiyelerinizi şimdilik cevapsız bırakıyorum ama beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.

İtiraz edenler olabilir; canlı olma-kalma duyurusunu sanaldan yapıyorum diye... Bu yazı konuyu sadece buradan da duyurmak ve interneti de tükettiğimize dikkatleri çekmek içindir. Yoksa ben o dostlarımla görüşüyorum canlı canlı.

31 Ekim 2007

Ahmet Hakan'a Malzeme

'Cumhurbaşkanı Gül, dün akşam iş dünyası, sanatçılar ve sivil toplum örgütlerine yönelik eşli davet verdi. Hayrünnisa Gül, ilk kez resepsiyonda ev sahibiydi. Davette 33 türbanlı vardı.' Haber bu şekilde verilmiş Milliyet Gazetesinde.

Devamına bakalım;

'Hayrünnisa Gül, resepsiyona gecikmeli olarak katılan Başbakan Erdoğan'a, "Emine Hanım nerede?" diye sordu. Ancak Gül, fotoğraf çekimi için poz verdikleri sırada sorduğu bu soruya yanıt alamadı. Erdoğan, Hayrünnisa Gül'le tokalaşmayı da unutarak salona geçti.'

Haberin videosu da burda;



Videoda özellikle Bayan Gül ile Başbakan'ın diyalog tarzına dikkat edelim.

Ahmet Hakan bu habere nasıl bir yorum yap(z)ardı acaba?

28 Ekim 2007

Eskiler - Yeniler

Okuyucu/ziyaretçi profilim bir hayli değişti galiba. Eskiden (eskiden dediysem çoook uzun yıllar önce değil, geçen yıl) blogumu adres çubuğuna "alikahya.blogspot.com" diye yazıp ziyaret edenler çoğunluktaydı. Dolayısı ile yorum yazanlar da beni günlük takip eden insanlardı. Cenk abi vardı mesela, hemen her yazıma mutlaka yorum yazardı. Emircan hoca hakeza... Siyah Zambak bloglamaya bir dönem ara verdiyse de hala devam ediyor. Ebruli vardı, şimdi kayıp... Mesela bloguma ilk yorum yazanlardan biri Tahin'di. Sonra onun arkadaşı Ladybird de yazmaya başladı. Nelly vardı, muhalif çizgiden... Yine onların arkadaşı Şehnaz vardı, şimdi adresini bile hatırlayamadığım. Heybe vardı. Geçenlerde blogunu ziyaret ettim onun da. Güzel şiirler/yazılar yazardı. Ryu vardı, blogunu bir açardı bir kapatırdı, en son onun da izine rastladım. Sonra Kervansaray esti bir dönem bloglarda. Yeni blogu Türkiye'den açılmasa da o hala ara sıra yorum yazıyor. Heralde en istikrarlı devam eden blogcu Kazım Mızrak'tır. O da bir kaç defa kapatmanın eşiğinden döndü sanırım ama hala devam ediyor. Suveyda da bloglamaya ara verenlerden galiba. Fakat özellikle de Baver'i unutmuyorum. Kızdı mı, kızdıysa neye kızdı hiç anlamadım, birden yorum yazmaz oldu mesela Baver... Tabi taa ilk bloglama dönemlerimden Zootechnist'i de unutmamak gerek. Gülçin de İngilizce bloglayanlardan... O da bir kaç defa yorumlamıştı postalarımı.

Şimdilerde ziyaretçilerim daha çok Google üzerinden gelmeye başladılar. Geçenlerde biri istihare ve istişare ile ilgili yazımı tıklamış. Yorumunu hep beraber okuyalım; "ben yeliz hocam selamun aleykum ben 3 gece ıstıhareye yattım bı gece sadece süt gordugumu hatırlıyorum. daha sonra arkadasımdan rıca ettım o yattı benım yerıme: yesıl bı arazı gormus fakat bu arazıde deıl ortasındakı cakıl taslı yolda gormus kendını ve bu yolda kara carsaflı yaslı ınsanlar varmıs.daha sonrada kardesını kan ıcınde gormus .yorumlarınız neler. sadece kendı ruyamamı bakmalıyım kafam cok karısık ? duygusal mı dusunuorum acaba . sankı bu ruylardan sonra erkek ark. daha cok baglandım ıcımdekı sıkıntılar gıttı ne olur yardım edın :( "

Ben istişare ve istiharenin önemini yazmıştım, oysa kardeşimiz bizden yorum bekliyor, belki okuyucularımız arasında yorumlayabilecek birileri olur diye düşündüm.

Demek toplumda hoca kisvesine bürünebilmek çok kolaymış, tabi o kisveyle insanların zaaflarından beslenmek de... Ne kötü!

23 Ekim 2007

Son Eylemin Amacı İletişim Kurmak mı?

Tel’in ettiğimiz ve nefretle kınadığımız son terör olayından sonra kanaatimce dikkat edilmesi gereken en önemli noktanın 8 askerimizden haber alınamıyor olmasıdır. Bu, esasında eylemin bir bakıma askerlerimizin alıkonması amacı ile düzenlenmiş olduğunun göstergesidir. Çünkü asker alıkoymak PKK terör örgütünün şu ana kadar yaptığı bir eylem tipi değildi. Kaldı ki 12 askerimizi şehit edenler 8 askerimizin de canına kıymakta tereddüt etmeyeceklerdi.

Peki, askerlerimizi alıkoymaktaki amacı nedir, PKK terör örgütünün? DTP’nin yaptığı arabuluculuk çağrısından da anlaşılacağı üzere PKK aslında farklı bir sürecin işlemesinden yana. Son olarak Celal Talabani’nin terör örgütünün sözde ateşkes ilan edeceğini ifade etmesinden de aynı sonucu çıkarabiliyoruz. Hatta ABD dışişleri bakanı Bayan Rice’ın Sayın Başbakanı arayıp birkaç gün süre istemesini bile bu çerçevede değerlendirmek mümkün olabilir.

PKK bir çok yorumcunun iddia ettiği üzere son eylemi ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kuzey Irak’a davet etmiyor aksine alıkoyduğu askerlerimizle çatışmalara son vereceği mesajını veriyor. Bu noktaya dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. PKK Türkiye Cumhuriyeti ile bir diyaloga girmek istiyor ancak bu diyalogun silahlı olmasını değil sözlü olmasını istiyor. Meşrulaşma çabası olarak da niteleyebiliriz bunu.

Ancak tüm bu adımların sadece terör örgütü yöneticilerinin kafalarından çıkmış olduğunu düşünmek de yanıltıcı olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgali ile silahlı eylemler konusunda profesyonelleşme fırsatı elde eden PKK terör örgütü aynı zamanda strateji geliştirme konusunda da eğitildi. Ayrıca Türkiye’nin görünmez düşmanlarının da PKK’ya strateji öğretecekleri göz ardı edilmemelidir.

Bugün yapılacak bir sınır ötesi harekât gerçekten de PKK terörünü kökten kazıyacak bir adım değildir. Türk toplumu her ne kadar sadece bu noktaya odaklandırılmışsa da sınır ötesi harekâtın terörü sonlandırmayacağı geçmişte yapılan operasyonlardan dolayı aşikârdır. Bununla beraber bir sınır ötesi harekâtın terör örgütüne ciddi kayıplar verdireceği de kesindir. Bunu bizim askeri ve siyasi yetkililerimiz ne ölçüde biliyor ve öngörebiliyorsa terör örgütü de geçmişte yaşadıkları tecrübelere binaen aynı ölçüde biliyordur. Buna rağmen göz göre göre Türkiye’nin sınır ötesi bir harekât yapmasına sebep olacak böyle bir eylemi gerçekleştirmesinin bu açıdan yaklaşıldığında mantıklı bir açıklamasının olamayacağı açıktır. Bu harekâtı PKK değil ABD istiyor diyebilmek ise çok havada kalan bir iddiadır. Çünkü ABD ile çatışır vaziyete gelmek bizim açımızdan ne kadar istenilmeyen bir durum ise ABD açısından da bizimle çatışmak aynı ölçüde onlar açısından da istenmeyen bir gelişmedir. Türkiye öyle ya da böyle ABD’nin bu bölgedeki en istikrarlı ve güçlü müttefiki konumundadır. Bu pozisyonun sürmesi ABD’nin kendi politikalarını yürütmesi bakımından fevkalade elzemdir.

Bu durumda ne ABD ne de PKK bakımından Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesinin kendileri açısından bir çıkarı bulunmayacağına göre bu eylem bir başka sebeple yapılmış demektir. İşte bu sebebi de 8 askerimizin kayıp olmasında aramamız gerekiyor. ABD ve onun gibi düşünen petrol odaklı diğer dış güçler PKK’nın sözüm ona legalleşme sürecine girmesini istemekte ve ısrarla Türkiye’nin Kuzey Irak yerel yönetimi ile diyalog kurmasını istemektedirler. Bu kanalla Türkiye ile PKK’yı diyalog içine sokmayı düşünenler Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında bunun mümkün olmayacağını anlamışlardır. Ancak tam da bu noktada önceki günkü eylem gerçekleşmiş ve 12 şehidimizin yanında 8 askerimiz alıkonmuştur. Bu da PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti ile bir şekilde diyalog kurma ve kendi varlığını kabullendirme girişimidir.

Geldiğimiz noktada Türkiye’nin sınır ötesi harekâttan ziyade ciddi bir dış politika oluşturması gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’nin hâlihazırdaki en ciddi sıkıntısı Kıbrıs meselesindeki ezberi bozan dış politika ve diplomasisini Kürt sorununda yapamamasıdır. İnce bir diplomasiye ihtiyacımız var. Ancak bununla birlikte askeri önlemlerin terk edilmemesi de çok önemlidir. Hatta sağlıklı bir diplomatik ilişkinin sağlanması askeri önlemlerin güç ve değerine bağlıdır da diyebiliriz.

21 Ekim 2007

EDS

Özellikle son bir haftadır İstanbul'un trafiğini doyasıya(!) yaşayan biri olarak son zamanlarda bir çok noktaya yerleştirilen elektronik denetleme sistemi (EDS) beni İstanbul'un trafiği için umutlandırıyor.


Geçen Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken dikkatimi çekti, E-5 üzerinde emniyet şeritlerine de EDS yerleştirilmiş. Ancak çoğu sürücü EDS yazısının ne anlama geldiğini zannedersem anlamadıklarından, ısrarla emniyet şeridinde ilerlemeye çalıştılar. Ancak bazıları da yazıyı gördüklerinde panikle emniyet şeridini terketmeye çalıştılar. EDS gerçekten önemli çünkü kendilerini karayollarının sahibi zanneden dolmuşlar ve araçlarındaki stikerlara güvenen ayrıcalıklı(!) sürücüler EDS sayesinde kesin cezayı alıyorlar. Bu da en azından bizim gibi diğer sürücüleri vicdanen rahatlatıyor.

EDS ile ilgili bilgi için; tıklayın.

Aslında trafik yoğunluğu da bir şekilde iyi değerlendirilebilyor. Geçen Kuran'ı seri okuyabilen bir arkadaşım yoğun trafikte tam 1,5 cüz Kur'an okuduğunu söylüyordu. Yani hem aracını sürerken hem de ibadetini yapmış. Cep telefonu kullanmaktan daha iyidir heralde.

18 Ekim 2007

Aliya İzzetbegoviç

19 Ekim 2003

Tarihin ender rastladığı askeri ve siyasi dehalardan biri olan Aliya İzzetbegoviç'in irtihal tarihi. Çok çabuk unuttuğumuz bir tarihi vakıa idi Bosna savaşı. Oysa biz yaştakilerin zulmü tanımaları bu savaşla olmuştu. Irak'taki zulüm için düzenlenmiş adam akıllı bir tel'in mitingi yok şimdilerde ama 90'lardaki hassasiyet başkaydı demek ki. Birçok vilayetimizde mitingler düzenlenirdi.


Aliya İzzetbegoviç'i nam-ı diğer Bilge Kralı ölümünün 4. yılında rahmetle anarken bu vesile ile menfur terör hadiselerinde şehit olan askerlerimize de Allah'tan rahmet diliyorum.

Bosna Marşını dinlemek için lütfen tıklayın.

13 Ekim 2007

Kuzey Irak; Batak!

Son günlerdeki menfur hadiselerin etkisi ile Türkiye’nin çok ciddi bir dönemece girdiğini hepimiz görüyoruz. 13 vatan evladımızın şehadetini üzüntüyle karşıladığımızı, yakınlarına ve tüm vatana başsağlığımızı iletirken hadiseyi de nefretle kınadığımızı beyan ettikten sonra sözü uzatmadan baştan söylememiz gerekiyor ki Türkiye 11 Eylül 2001’den bu yana çekilmek istendiği Irak bataklığına bu vesile ile çekilecek gibi görülüyor.

Türkiye çok başarılı hamlelerle bu bataklıktan şimdiye kadar uzak durmasını bildi. Ancak son 6 ayda iç dinamiklerin de bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu bataklığın içine girmemiz gerektiğine yönelik baskıları da eklenince ne yazık ki o bataklığa çekilmemiz an meselesi durumuna gelmiştir. Öyle bir noktadayız ki sınır ötesi harekât karşıtı fikir beyan etmek ve bu harekâtın sakıncalarından bahsetmek vatan hainliği ile eşdeğer görülmek ve komplocu ithamlarına maruz kalmak için yetiyor. Bildiği doğruları tereddüt etmeden direk yazan Fehmi Koru’nun bile 10 Ekim tarihli yazısında konuya yaklaşımı yukarıda belirttiğim ithamlara maruz kalmama düşüncesi ile kaleme alınmışçasına sorular ve ihtimaller üzerinde durularak kaleme alınmış, tereddütlü bir görüntü vermektedir.

Son hadise açıkça Kuzey Irak davetiyesidir ve Türkiye ne yazık ki göz göre göre bu davete icabet etmektedir. Yedi yıldır direndiğimiz bir konuda direncimizin çözülmesi ne yazık ki bizim iç dinamiklerimizin tesiriyle oluyor. Medya başta olmak üzere, muhalefet partileri de konuya ayna tutarak çıkmaza sürüklenmemizi istiyorlar. Yıllardır ABD’nin Irak’ta bulunma sebebi olan “terörü yok etme” gerekçesinin yanlışlığından bahsedip şimdi aynı hataya bizim düşecek olmamız gerçekten çok düşündürücü. Kuzey Irak’a geçmişte yapılan harekâtlardan hangisi netice verdi de şimdi yapılacak olan netice verecek. Ben kendimi bildim bileli Türkiye Irak’ın kuzeyine harekât düzenliyor. Ne netice alındı şimdiye kadar? Ayrıca bu terör 2007 yılının son 6 ayında mı azdı da tam da bu zamanda harekât konuşulmaya başlandı. İstatistiklere bakılsa 2007’de terörün aldığı can sayısının geçmişten yüksek olmadığı görülecektir.

22 Temmuz bir süreçtir ve bu sürecin en önemli getirilerinden biri de “Kürt Sorunu”nun çözülebilirlik aşamasına gelindiğinin göstergesiydi. Güneydoğu’daki seçim sonuçları bunun belirtileriydi. Ancak birileri mevcut durumun ve sorunun devamından yana. Bu nedenle de Kuzey Irak davetiyesi bastırıldı.

Konuyla ilgili meclise gelecek tezkerede özellikle Ak Parti’nin grup kararı almaması gerektiği kanaatindeyim. 1 Mart tezkeresindeki demokratik tavrını bu tezkerede de göstermesini bekliyoruz Ak Parti’nin. Ak Parti milletvekillerinin üzerinde kurulacak ”DTP ile bir olma” baskısından kurtulmaları mümkün olur mu bilemem ama milletvekilleri ellerini vicdanlarına koyarak şunu iyi düşünmeleri gerekiyor ki; ülkeye kazandırdıkları istikrar verecekleri izinle hepten heba olup gidecektir. Irak bataklığında işimiz yoktur. Türkiye terörün üstesinden gelecek güçlü bir ülkedir ancak bunu içte sağlayacağı istikrar ile yapabilir. Kuzey Irak’a düzenlenecek istikrarsızlık harekâtı ile değil.

10 Ekim 2007

Hafta Sonu Ziyaretçi Azalıyor mu?

Kim demiş C.tesi - Pazar internet kullanıcı/ziyaretçi sayısı düşüyor diye? Bu genel kanaati yalanlayan aşağıdaki grafiği nasıl açıklamak gerekiyor?


Blogu ilk açtığım zamanlar heyecanla takip ettiğim Statcounterı artık pek takip edemiyorum, buna vaktim müsait olmadığı kadar takip etmem beni bir sonuca ulaştırmıyor. Çünkü Statcounter sadece son 100 girişi sayıyor ve hafızasında tutuyor. Oysa son zamanlarda kullanmaya başladığım üstelik Türkçe hizmet veren Google Analytics tüm girişleri detaylarıyla hafızasında tutyor ve benim ayda bir kontrol edip içerik ve ziyaretçi detaylarını takip etmeme imkan sağlıyor. Sayfanın sağ kısmındaki menü bölümünde gördüğünüz, "en çok ziyaretçi gönderenler" ve "en çok arananlar" gibi bilgileri ayda bir ziyaret ettiğim Google Analytics sayesinde yapıyorum.

Gelelim sorumuza, yukarıdaki grafiği nasıl açıklayacağız? Doğrusu benim de blogumu C.tesi Pazar günleri ziyaret eden sayısı normalde azalıyor. Ancak geçen hafta bloguma eklediğim "Zekatmatik" başlıklı yazım googlda arandığında ilk sayfada çıkıyor. Açıkçası insanların bu programa bu kadar tevccüh göstereceklerini düşünmemiştim. Zekat konusunun müslümanlar için hala önem arzettiğinin göstergesi olarak algıladım ben bu grafiğin yükselişini. Bundan dolayı da sevindim.

7 Ekim 2007

Referandum İptal Edilmeli

Referanduma iki hafta kala referandumun destekçileri ile desteklemeyenleri meydanlara çıkıp fikirlerini halkla paylaşmak yerine referanduma götürülecek değişikliklerin tırpanlanması konuşuluyor. Değişiklik paketinde yer alan “11. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceği” hükmü her kesimde bir kriz beklentisine yol açıyor.


Hukuki açıdan yaklaşıldığında o hükmün 11. Cumhurbaşkanının yürürlükteki hükümler çerçevesinde seçilmiş olması ile kadük olacağı su götürmez bir gerçektir. Ancak 367 derecede ısıtılan sütten ağzı yanan hükümetin yoğurdu üfleyerek yemek istemesi normal gibi görünse de izlenmesi gereken yöntem bu olmamalıydı. Yoğurdu üflemesini bilemediler. Mevcut hali ile gümrük kapılarında oylanmaya başlanılan değişikliğin bir kısım maddeleri değişiklikten çıkartıldığında gümrük kapısında oy vermiş bir vatandaşın “ben oyumu 11. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilsin diye ‘evet’ kullanmıştım, siz benim irademi yok saydınız, bu hukuki değil” dediğinde mahkeme ne diyecektir? Vatandaş gerçekten haklı değil midir?


Kaldı ki hükümetin değişiklik üzerinde oynamaya kalkışmasının esasında çok bir anlamı da bulunmamakta. Hükümet çevrelerinin korktuğu krizin meydana gelme ihtimali kanaatimce yoktur. % 47’lik patlamayı görenler yapılan haksız ve hukuksuz işlemlerin iktidara yaradığını da görüyorlardır. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının iptali ve aynı Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin sağlanması bir defa daha haksız bir işlem yapılması anlamına gelir ve iktidara bir defa daha mağduriyet rolünü verir. Bunun anlamı ise halk tarafından “% 47 yetmedi size, alın % 70” demekten başka bir şey değildir. Sonuçta Abdullah Gül ya da Ak Parti’nin göstereceği herhangi bir aday çok daha yüksek bir oyla Cumhurbaşkanı seçilir. % 47’lik oy da iktidarın geçmiş 5 yılına verilmiş bir ödülden ziyade Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına verilmiş değil miydi zaten?

Ayrıca hükümetin konuyu bu son merhalede gündeme getirmesi de ayrı bir sıkıntı olmuştur. Kaldırılması planlanan maddelerin kriz potansiyelini taşıdıkları Cumhurbaşkanının seçilmesinden bu yana bilinen bir gerçekti. MHP’nin olumlu yaklaşımına atlayıp konuyu ısıtmak hükümetin kendine güveninin de olmadığına işaret ediyor esasında. Eğer böyle bir düşünceniz var idiyse bunu Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez meclis gündemine getirir, meseleyi hallederdiniz. Böylece gümrük kapılarında oy vermeye başlamış vatandaşın iradesini de yok saymamış olurdunuz. Oysa şimdi yapılacak bir değişiklik sadece gümrük kapılarındaki oylarla ilgili değil daha birçok hukuki çıkmazları da gündeme getirecektir. Konu öyle aceleye getirilecek cinsten bir mesele değil.

Makul olan tek çözüm yolu referandumun tamamen iptalidir. Anayasa tartışmalarının sürdüğü, yeni bir anayasanın eninde sonunda önümüze geleceği ortada iken mevcut hali ile de değiştirilecek hali ile de sıkıntı oluşturacak kısmi bir değişikliğin referanduma götürülmesinin pek bir anlamı bulunmamakta. Ne değişikliği savunanlarda ne de değişikliği istemeyenlerde referandum heyecanı yakalanamadı. Kalan iki haftada da referanduma götürülen maddeler üzerinde yapılacak değişikliklerle sarf edilecek enerjimizi ülkenin daha önemli konularında sarf etsek çok daha doğru olanı yaparız.

Kriz çözerken yeni krizlere yer açmayalım, makul olanı yapalım, referandumu iptal edelim. Meclisten beklentimiz budur.

3 Ekim 2007

Zekatmatik

İçinde bulunduğumuz ay bir bakıma zekat ayı da sayılır. İslam aleminde güzel bir adet oluşmuş, zekatlar genelde Ramazan ayında dağıtılıyor. Aslında zekatın zamanı zekatı verilecek olan para veya değerin üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Ancak zekat dağıtma zamanının bir şekilde Ramazan ayına denk getirilmesinin güzel bir adet olduğunu düşünüyorum.

Zamanımızda zekatı hesaplayabilmek döviz ve benzeri birimlerin çoğalması ile bir hayli zorlaştı. Bu durum bir ziraat bilimleri doktorunu harekete geçirmiş ve bildiğimiz excel üzerinde yaptığı çalışma ile zekatmatik adını verdiği bir proğram geliştirmiş. Allah kendisinden razı olsun diyoruz.

Ben bu bilgiyi Zaman gazetesinden okudum.

Programı indirmek için de aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz.

1 Ekim 2007

Malezya mı Türkiyelileşti, Türkiye mi Malezyalılaşıyor?

Klasik, modern, post modern derken birçok darbe modellerimiz oldu ancak medyamız halen yeni bir darbe metodu üretemedi. Aklı 28 Şubat’ta kalan derin medya aynı nakaratı söylemekten usanmadı. Önce otobüse namaz molası verdirdiler. Sonra Almanya uçağında kıble meselesini manşetlerine taşıdılar. Şimdi de Kâğıthane’de meydana gelmiş münferit bir hadiseyi oruç dayağı diye sunuyorlar.

Mahalle sakinlerine öyle bir “medya baskısı” uyguluyorlar ki Türkiye’nin elden gittiğini düşündürüyorlar. Bizim hatırlamadığımız dönemlerde Türkiye’de insanlara Moskova korkusu verilirmiş. Humeyni devriminden sonra İran korkusu verilmeye başlandı. İran, Türkiye’nin örf ve kültürüne aykırı bir devlet olduğu kadar İslami açıdan bakılacak olunsa tarih boyunca Türkiye Sünniliğin, İran ise Şiiliğin merkezi olarak görülmüştür ki bu bile başlı başına Türkiye’nin asla İranlaşamayacağının göstergesidir. Ancak ısrarla bu korku verildi insanlarımıza. Bir zaman geldi, Cezayir sunuldu önümüze. İslami bir hareketin oylarını yükseltmesi ile gündeme gelen Cezayirleşme korkusu da fiyaskoydu, çünkü oradaki hareketlerde silahlı mücadele mantığı vardı. Oysa Türkiye’de bölücü terör haricinde silahlı mücadeleyi benimseyen hiçbir hareket göremezsiniz.

En son Malezyalılaşmadan bahsedilmeye başlandı. Esasında bu benzetme derin medyamız açısından ciddi bir gelişme olarak da görülebilir. İran ve Cezayir örneklerinden sonra Malezya örneği medyamızın artık biraz daha gerçekçi olmaya başladığını gösterir. Bu cümlemle Malezyalılaşma sürecinin varlığını doğrulamış olmuyorum. Ancak Malezya örneğinin önceki iki örneğe göre Türkiye ile daha bir benzerlikleri olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir başka açıdan yaklaşacak olursak esasında Malezya’nın Türkiyeleşmesinden bile bahsedilebilir. Çünkü Türkiye’nin farklı kimlik ve dinlere karşı ve geleneksel hoşgörü anlayışı onlarda da mevcut v eyerleşmiş durumda. Başlıca Malay, Çin ve Hint milletlerinden oluşan Malezya’da bugün bir Ramazan Bayramı Müslüman olmayan Çinli Budist ve Taoistler tarafından da kutlandığı kadar Hindular tarafından da kutlanıyor. Mesela Çinlilerin yılda bir kez kutladıkları Bereket Bayramında da Müslüman Malaylar Çinlileri kutluyor ve sokak karnavallarını alkışlıyorlar. Eğer korkulan bunlarsa medyamızın vay haline. Yoksa korkulan Malezya’da kişi başına milli gelirin yüksekliği ile beraber adil dağılım oranın en yüksek olduğu ekonomilerden biri olması mı? Ya da bizim ihracatçılarımızın 100 milyar doları bulduk sevinci ile kendilerine ant yaptıkları 2007 senesinin rakamlarını Malezyalıların 25 milyonluk nüfusları ile 2000 yılında yakalamış olmaları mı korkulan?

Türkiye içimizdeki bir takım aklıevvellerin bile anlayamayacağı güç ve kudrette, başkalaşma meyli göstermeyi bir tarafa bırakın, başkalarının kendisine benzetileceği güçlü bir kimlik sahibi ülkedir. Ülkemizi, yer küreyi döndürüp parmağımızla durdurduğumuz ülkeye benzetme hobisinden ve fobisinden artık kurtulmamız gerekiyor. Bu korkularla yaşamak hiç kimseye fayda sağlamaz. Yoksa 50 yıllık mazisi olan bir ülke bizim onca yıllık birikimimizi, tecrübemizi, farklılıklarımızla yaşama bilincimizi aşar, geçer ve biz halen onları seyretmeye devam ederiz.

Silkinme vakti geldi artık. Kişisel iktidarlarımızın ve menfaatlerimizin ülke ve millet menfaatinden üstün olamayacağını anlamamız gerekiyor. Gemi batarsa hep beraber batacağız. Ama yürürse de hep beraber yürüyeceğiz.

Bu gemi öyle ya da böyle yürüyecek, bari ucundan da olsa hep beraber tutalım.

30 Eylül 2007

Ramazan

İçinde bulunduğumuz değerli zaman dilimlerini nasıl geçiriyoruz diye düşünürken önümdeki kitaptan okuduğum şu kıssa birden iftarını açmakta zorlananları getirdi aklıma.

Açlıktan takatı kalmayan biri Peygamberimize geliyor ve durumunu izah ediyor. Peygamberimiz bu zatı gece konaklayacak birini sorduğunda Ensar'dan biri "ben" diye atlıyor ve evine götürüyor.

Evin hanımı "çocukların azığından başka bir şey yok" diyor eşine. "Çocukları avut, sonra da uyut" diyor sahabe. "Yemek için konuğumuzla içeri girdiğimizde bir düzenle kandili de söndür, ona bizim de yediğimizi göster" diyor.

Nihayet çocuklar uyutuluyor, kandiller bir düzenle söndürülüyor, karı-koca aç kalıyor ve misafir doyuruluyor. Ertesi gün Allah Resülü; "Allah, sizin bu gece misafirinize yaptığınızdan pek hoşnut oldu" buyuruyor.

Fakir fukarayı düşünenlere, iftar etmelerine vesile olanlara ne mutlu. İnsana huzur verecek böyle bir ibadeti yapmak için hala 10 günden fazla vaktimiz var.

23 Eylül 2007

Mahalle Baskısı mı Dediniz? O Ne?

Son günlerin popüler tabiri mahalle baskısını toplum yıllardır yaşıyor ama ne hikmetse şimdi gündeme geldi bu baskı. Niçin? Çünkü baskıyı uygulayanların farklılaşacağı öngörüsü var. Önceleri baskıyı uygulayanlar şimdi kendilerine baskı yapılacak korkusundalar.

Türkiye Medine Bircan’ı unutmadı. 2002 senesinde İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesine getirilen kanser hastası Medine Bircan’ın sağlık karnesindeki fotoğrafı başörtülü olduğu için tedavi edilmemiş ve hayatını kaybetmişti. Mahalle baskısı mı dediniz? Hayır, bu hastane baskısıydı.

Yıllardır üniversitelerin kapısında başlarını açmak zorunda kalan başörtülü öğrencilerin yaşadıkları da mahalle baskısı değildi. İkna odalarının kâşifi bugünkü CHP’nin milletvekili olan Nur Serter baskısıydı onun adı da.

Demokrasi bayramı niteliğinde sayılabilecek bir katılımla ve neticesi itibari ile mecliste büyük bir çoğunluğun temsilini sağlayan 22 Temmuz seçimlerinden çıkan sonuçların demokrasimiz için ne kadar anlamlı olduğu gün gibi ortada iken derin medyanın demokrasi abası altından sürekli darbe sopasını göstermesi de mahalle baskısı değil. Onun adına medya baskısı deniyor.

Rahmetli Turgut Özal sayesinde utancından kurtulduğumuz eski ceza yasasının 141,142 ve 163. maddeleri sayesinde, bugün başbakan olan bir kişinin cezalandırılmasına neden olan 312. madde sayesinde ömürleri adliye koridorları ile cezaevleri koğuşlarında geçmiş düşünce mağdurlarının üzerindeki baskı da mahalle baskısı değildi. O baskı da kanun baskısıydı.

Evet, çeşitli baskıları burada tek tek vasıflandırıp adlandırmaya kalkışsak yer darlığı çekilir. Türkiye’de türban veya başörtüsü üzerinden yaşanan bir iktidar mücadelesi var. Esasında sorunun tanımı bu. Türban ya da başörtüsünün bunu istemeyenler açısından çok da bir ehemmiyetinin olduğu kanaatinde değilim. Sorunun kaynağı bürokrat elitin iktidarını halka kaptırmak istememesidir. Kısaca bürokrasi demokrasiye direniyor.

17 Eylül 2007

Taksiler Kayboldu

Medya günlerdir İstanbul'da 17 Eylül paranoyasını pompaladı insanlara. Okulların başladığı bu ilk günde 2 milyondan fazla öğrenci ders başı yapacak ve 16 bin servis aracı trafiğe çıkacaktı.

Tüm bunları göz önüne alan idare gerekli önlemleri aldı. Ancak öyle doğru bir önlem almıştı ki bugün İstanbul'da medyanın beklediği olmadıysa bunda en büyük etken kanaatimce o karardı. Bugün taksiler sabah ve akşam belli saatlerde öğrenci ve velilere % 50 indirimli taşımacılık hizmeti verecekti. İşte bu kararın sayesinde sabah trafik yoğunluğu yaşanmadı İstanbul'da. Çünkü yollarda hemen hiç ticari taksi yoktu. Yolları tapulu malları gibi kullanan taksicilerin % 50 indirimli taşımaktansa evimde yatarım düşüncesi tarfiğ yeterince rahatlatmıştı.

Bu kararından dolayı idareyi tebrik ediyorum.

12 Eylül 2007

Ramazan ve Akşam Ezanı (İftar Vakti)

Ramazan ayının girmesi ile googledan artan oranda akşam ezanı vakti aranıyor. Daha önce Fatih'te Akşam Ezanı başlıklı bir yazımdan dolayı arayanlar yanlış yönlenmiş oluyorlar çünkü orada sadece Fatih Camiinde okunan bir akşam ezanı videosu var. Bu yanlış yönlenmeye son vermek amacı ile akşam ezanı ya da iftar vaktini öğrenmek isteyenlere Diyanet İşleri Başkanlığının web takviminin linkini veriyorum.

Bu vesile ile Ramazan ayının hayır ve bereket getirmesini temenni ediyorum.

11 Eylül 2007

4 Eylül 2007

Kaldırım Gazeteciliği

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ve devamında etkin medyanın takındığı tavrı ibretle takip ediyoruz. Dördüncü kuvvet medya 28 Şubat süreci ile elde ettiği gölge birinciliğini son 5 senedir kaybetmekteydi ve Cumhurbaşkanlığına istemedikleri birinin çıkmış olması bu güçlerini daha da zayıflatacağı için ne yazdıklarını ve yazacaklarını bilemez oldular.

Her gün okuduğum çeşitli haberleri artık çocuklar arasındaki rekabetin neticesinde kaybeden çocuğun ortaya attığı gülünç söylemlermiş gibi izlemeye başladım. Geçtiğimiz günlerde okul öncesi yaştaki iki çocuğun arasında yaşanan arbede neticesinde başına darbe alan çocuk annesine “benim başıma vurdu, bak, göremeyebilirsin, kızarmamış da olabilir ama vurdu işte, ben de ona vurdum” diye serzenişte bulunması beni bir anda medyanın şu son zamanlardaki tavrını hatırlattı.

Geçen yazımda seçim sonucunda bir kesimin adeta zafer kazanmış havasına girmelerinin anlamsızlığından bahsetmiştim ancak görüyorum ki bir kesim de ne yazık ki mağlup olmuşluk psikolojisinde ne yapacağını bilememekte. Cumhurbaşkanının yemin törenine askeri erkânın katılmaması ile başlayıp “Cumhurbaşkanım” diye hitap edilmemesi ile devam eden bir dizi hadiseyi haber etmeyi anlayabiliyoruz biraz ama Fatih Çekirge’nin 30 Ağustos resepsiyonundaki kaldırım farkını kaleme almasını ve bunu gazetesinin manşete çekerek haberleştirmesini anlayabilmek gerçekten çok zor. İşte burada vereceğiniz tepki olsa olsa mağlubiyet hissi demek oluyor. Efendim, Çankaya’nın resmi internet sitesinde Hanımefendinin özgeçmişi yokmuş, sadece fotoğraf konulmuş. Türkiye’nin enerjisini harcadığı konulara bakın. Çankaya’nın resmi internet sitesini hazırlayanlar Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sözünü dinlemeyecek, isteklerine karşı mı gelecekler? Bu siteyi hazırlayanlar düşmanlarımız mı?

Yeter artık. Örneklerini bile yazmaktan sıkılıyorum. Haber yapın. Ekonomiyi yazın, hükümet programını eleştirin, dış politikayı yazın, Kuzey Irak meselesini yazın, yeni sivil anayasaya ilişkin yorumlar yazın, konu mu yok Allah aşkına? Kaldırım gazeteciliği yapmayı bırakalım da esasa geçelim artık.

31 Ağustos 2007

Satranç Ustası İhtiyar

Sanırım bir 6-7 ay oluyor, efsane blogculardan Cenk Ünal abimiz bir satranç ustasının animasyonunu yayınlamıştı blogunda, bana da atıfta bulunmuştu hatırladığım kadarıyla. Satranç oynamaya davet etmişti beni. Nihayet geçen hafta sonu Cenk abimizle satranç oynamak nasip oldu. İlk oyunda fena yenildi. Deniz Baykalvari (yenilen pehlivanın güreşe doymaz misali) bir taleple ikinci oyunu da oynadık. Onda da mat olunca siyasi bir manevrayla şahını oynamayıp bana şah çekerek güya berabere bittiğini iddia ederek oyundan ayrıldı.

Cenk Ünal anısına ona kendi yayınladığı videoyu yayınlıyorum. İhtiyar amcayla çok benzer yönleri var Cenk abimizin de.

Videonun linki; http://video.haberturk.com/video.aspx?v_ID=14569&k_A=haberturk

23 Ağustos 2007

Göbeğini Kaşıyan Bidon Kafalılar!

Geçen hafta CHP İzmir İl Yönetiminin özellikle Cuma namazlarına iştirak edeceklerine dair haberi okuyunca birden İkinci Ak Parti Dönemini nasıl geçireceğimize dair ipuçları geldi aklıma. CHP’liler 22 Temmuz seçimlerinde Ak Parti’nin kendilerini dinsiz bir partiymiş gibi sunmalarından rahatsız olduğu için bu yöntemi uygulayacaklarmış.

CHP’nin bu tavrından sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacağımızı şöyle bir sıralayalım.

Muhtemelen önümüzdeki yılın Mayıs ayında yapılması planlanan CHP kurultayında program namaz saatlerine göre ayarlanacak ve kurultay alanında namaz kılmak için bir mekân ayrılacaktır. Deniz Baykal ile Mustafa Sarıgül arasında imamete kimin geçeceği konusunda bir ihtilaf yaşanmaz çünkü Sarıgül yaş itibariyle kendisinden büyük olan Baykal’a imam olması için nezaket gösterisinde bulunur. Ali Topuz da müezzin olur.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile artık dini konulardaki rekabet daha da artacağından Ankara’da Cuma namazı kılmak isteyen devlet ricali çoğalacak ve Ankara’ya Kocatepe Camii büyüklüğünde birkaç cami daha yapılacaktır. Hatta bu adımın öncüsü de muhtemelen CHP olacaktır.

İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü artık yeşil ışıkla aydınlatılır. Sadece Başbakan Tayip Erdoğan’ın takımı Fenerbahçe’nin maç kazandığı akşamlar sarı lacivert renklerle ışıklandırılacaktır.

Boğazdaki eğlence yerlerine akın eden sosyete namaz vakitlerinde tekneleri, jet-skileri veya araçlarıyla Ortaköy ya da Bebek Camiine namaz kılmaya gidecek sonra eğlencelerine kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Muhtıra, e-muhtıra, darbe, post modern darbe gibi askeri müdahalelere muhtemelen bir yenisi eklenecek ve vaaz-muhtıra diye yeni bir müdahale örneği göreceğiz. En çok ulaşılabilir kitlenin camilerde olacağı düşünüldüğünde en makul muhtıra bu yöntemle yapılan muhtıra olacaktır.

Meclis toplantılarında, yabancı ülke yöneticileri ile yapılan toplantı ve görüşmelerde, benzer diğer tüm toplantılarda namaz için ara verilecektir.

Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, İlhan Selçuk gibi medya mensupları Basın Sitesinde hayırlarına yaptıracakları camide namazlarını eda edeceklerdir.

Tüm bunlardan sonra bir sonraki seçimlerde CHP tabi ki oylarını % 50’lere çıkartır. Göbeğini kaşıyan bidon kafalıların(!) oylarını almak bu kadar kolay işte.

17 Ağustos 2007

Kuraklık mı, Küresel Isınma mı?

Anadolu yarı kurak bir iklim bölgesinde yer alır. Bu elimizdeki coğrafi ve meterolojik bir veridir. Tarihte çok defa kuraklık yaşamış coğrafyamızda son zamanlardaki kuraklık nedense globalleşen dünyanın etkisi ile olsa gerek küresel ısınmaya bağlandı. Herkesin dilinde; “küresel ısınma” var.

Türkiye’de 1973, 1977, 1990 ve 1991 yıllarında ciddi anlamda kuraklıklar olmuştur. Bu saydıklarımız sadece yakın tarihimizdeki örneklerdir. Geriye doğru gittiğimizde 1925-1928 yılları arasında da kuraklıkların Anadolu insanını zor şartlara sürüklediği görülür. Bu kadar örnekleri varken 2007 yılındaki kuraklığı neden küresel ısınma ile tanımlamaya çalıştığımızı anlamakta zorlanıyorum. Küresel ısınmanın bundan medet uman bir takım çevrelerce üfürüldüğünü, bizim çığırtkan medyamızın da buna çanak tuttuğunu düşünüyorum. Elbette bu dünyann da bir ömrü var ve dünya da bir gün ömrünü tamamlayacaktır. Bunun için çeşitli sebepler de doğacaktır muhakkak. Nasıl ki insanoğlu hayatı son bulmadan çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor, dünyanın da benzer felaketleri olacaktır. Ancak sıradan bir kuraklığı bu kadar büyütüp dünyanın sonu geliyormuş gibi yorumlamak ve aktarmak da doğru değil.

Hatırlanırsa bir zamanlar da ozon tabakasının delindiği bahsedilirdi. Şimdilerde nedense hiç bahsi geçmiyor onun. Tüketim çılgını medya yakında küresel ısınmayı da yer bitirir, merak etmeyelim.

Küresel ısınmanın varlığını ve gerçekliğini inkar etmiyorum ancak yağmursuzluğun tek sebebi küresel ısınmaymış gibi gösterilmesini, özellikle de konunun dua ile bağlantılandırılmasından aşırı rahatsızlık duyulması ve duaya (ibadete) çıkanlarla adeta dalga geçilmesini de doğru bulmuyorum.

14 Ağustos 2007

Hayattan Güzel Örnekler

Önce adli teşkilattan başlayalım. Geçen hafta elimde dilekçemle hakimin odasına geçtim. Talebim hakimin biraz yabancı kaldığı bir konu oldu sanırım, bana oturmamı rica etti ve dilekçeyi benimle birlikte mütalaa etmeye başladı. Önüne bir kitap aldı, fihristinden ilgili konunun geçtiği sayfayı buldu, okudu ve müzakere etti. Bu süreç yaklaşık 10 dakika sürdü. Neticesinde ilgili notlarını dilekçemin altına yazdı ve kaleme kaydı için havale etti.

Bir çok hakim böyle durumda ne yazık ki anlattığım hakim gibi davranamıyor. Çünkü bunu kendilerine yakıştıramıyorlar. Yakıştıramamalarının nedeni ise hakim olduklarından her şeyi bilmeleri gerektiği kanaatinde olmaları. Bir avukatın karşısında konuyu bilmiyor durumuna düşmek ayıp geliyor galiba onlara. O hakimlerin neler yaptığını biz biliyoruz ancak yukarıda anlattığım hakim de açık bir şekilde bunu benimle paylaştı. Ben onu yaptığı davranıştan dolayı tebrik ettim. Teşekkür ettim. O da bunun üzerine diğer hakimlerin ne yaptığını söyledi; "avukat bey, biraz dışarıda bekleyin ben sizi çağıracağım" diyerek avukatı dışarı çıkartır ve bir başka hakimi arayarak sorar dedi. Bu bizce de bilinen bir şey zaten ama işte bunu yapan hakimler bilmediğimizi düşünüyorlar.

Bilmemek ayıp değil, hele de hukuk gibi uçsuz bucaksız bir alanda gayet normaldir. Bu durumu örtbas etmek gayesi ile avukata yapılan muamele (dışarı çıkmasını istemek) daha ayıp oluyor aslında. Hiç kimse -hakimler de, savcılar da, avukatlar da- her şeyi bilmek zorunda değildir. Fakat bilmesi gerektiği halde açıp okumuyorsa, muhatabı ile müzakereden çekiniyorsa ayıp olan budur.

İkinci güzel bir örnek de Fatih Vatan Caddesinde bulunan Hürrem Çavuş Camii. Bu caminin mimarisi ayrı bir konu esasında. Benim bu cami ile ilgili vereceğim örnek imamıyla ilgili. Yaklaşık 6-7 senedir zaman zaman gittiğim bir cami Hürrem Çavuş. Caminin içi ve dışı tertemiz. Lavabolarını kullanmadığım için o konuda bir fikrim yok. Cami temizliğinde önemli bir kriter lavaboların temizliği. Fakat iç ve çevre temizliği ile yeterli puanı alıyor Hürrem Çavuş. İmamın gayreti sayesinde oluyor bunlar. En son Cuma Namazı için üst kata çıktım. Cami içini görmeyen üst kata iki dev ekran konularak vaaz ve hutbeyi izleme imkanı sunulmuş. Bu bile başlı başına güzel bir düşünce, anlayış. Yukarıdaki linkten camiye ulaşım imkanlarını öğrenebilrsiniz. Gezin ve imamın arkasında bir namaz kılın derim.

11 Ağustos 2007

Aile Boyu Bloglayanlar

Geçtiğimiz günlerde yaz tatilinden dönen bir blog okuyucum blogumun son 3-4 aydır çok ağırlaştığını, artık takip etmekte zorlandığını, yazılarımın sadece başlıklarına bakarak takipte kalabildiğinden bahsetti. Gerçekten de son dönemlerde sıcak siyasi gelişmelerin de etkisinden olsa gerek blog camiasına bir hayli sıkıcı gelecek yazılar kaleme aldım.

Bugün gün boyu blogumun eski günlerini arayanlara yönelik bir konu aradım. Ne yazayım diye düşünüp bir taraftan da blogları gezindim. Bir de ne göreyim; bir grup bloogger resmen nüfus kütüklerini olduğu gibi bloga taşımışlar. Tamam, bir kısım okuyucular, Cenk Ünal, Ebruli ve Emir Can arasında acaba bir bağ var mı diye düşünüyorlar ve dile getiriyorlar ama bu saydıklarıma göre şimdi sıralayacağım ve benim sabahtan beri işin içinden çıkamadığım bloggerları hakikaten çözmek çok zor.


Şimdi ben linklerini vereyim de hangisinin kimin yeğeni kimin kardeşi olduğunu çözelim bakalım. Önce Anne olduğunu anladığımız Sema Hanım'dan başlayalım. Bu ablamızın anladığım kadarı ile iki kerimesi var, biri Serra Hanım. Ancak diğer kardeşimizin blogu hangisi çözemedim. Sema Hanım'ın bir de eltisi ya da kardeşi olduğunu sandığım Neriman Hanım var. Neriman Hanımın da Kübra ve Enes adlarında iki blogcu kardeşimizin annesi olduğunu sanıyorum. Sema Hanım'ın bir de kardeşi olduğunu sandığım Hatice Hanım var. Ayrıca Efnan Hanım'ın da bu hanımların kardeşi olduğunu düşünüyorum. Abla, kardeş, anne derken bu grubun bir de kuzenleri var. Mesela Mihriye Sultan Hanım bunlardan biri sanırım. Bir de Mehmet Han kardeşimiz var, bu kardeşimiz de yeğen oluyor. Ayrıca Mihriye Sultan Hanımın bir kardeşi var, o da Zehra Hanım. Bir de yengeler var. Bunlardan biri Filiz Hanım.

Ümit ediyorum bu abla ve kardeşlerimiz bana kızmazlar. Ufak bir dikkatle çözülebilecek bu ilişkiyi benim dile getirmemden kasıt sadece aileler arasındaki güzel iletişime bir örnek göstermek ve esasında haber niteliği bile taşıyabilecek ilginç bir örneği ziyaretçilerimle paylaşmaktı. Mazur görmelerini umuyorum.

7 Ağustos 2007

Çıktık Açık Alınla

Kenan Sofuoğlu son günlerin en çok konuşulan isilerinden biri oldu. Dünya Supersport Motosiklet Şampiyonası'nda sezonun bitimine 3 yarış kala şampiyonluğunu ilan eden Kenan Sofuoğlu'nu yürekten kutlamak gerek. Zafere aç kalmış bir toplumun zafer duygularını coşturuyor, dolduruyor, doyuruyor.

Ancak abartılı ve alakasız biçimdeki kutlamaları da anlamak gerçekten zor. Bir haber sitesinde rastladığım kutlama videosu beni ilginç düşüncelere sürükledi. Video 28 Şubat'ın simge marşı 10. Yıl marşı eşliğinde sunulmuştu ve garip olan da bu idi. 10. Yıl marşı benim çok hoşuma giden, duyduğumda heyecanlandıran bir marştı, ta ki suyu çıkarılana kadar. Videoda izleneceği ve yandaki karede de görüldüğü üzere 3. Cİhan Harbini kazanmışcasına ya da 3. Cihan Harbine çıkılmış gibi "Allah Allah" nidalarının "ileriii" sadalarına karıştığı bir kutlama yapılmış adeta ve 10. Yıl marşı eşliğinde de servise sunulmuş.

Bu susuzluk niye? Ne oldu bizim topluma. Aç mı bırakıldık yoksa aç mı bıraktık kendimizi? Aklıma birden yıllar önceki UEFA kupalarından birinde Galatasaray'ın Monaco'ya attığı golde spikerin ağlayarak sunuculuk yapması geldi şimdi de...

Her ne ise! Yine çıktık açık alınla. Biz buna bakalım.

2 Ağustos 2007

CHP Liderliği İçin Mesut Yılmaz mı Daha Şanslı, Mustafa Sarıgül mü?

Cumhuriyetle birlikte var olan CHP ciddi bir yönetim krizine girmiş bulunuyor. 1999 seçimlerinde % 8,71 oy oranıyla baraj altında kaldıktan sonra DSP’nin önemli ölçüde oy kaybına uğradığı 2002 seçimlerinde oyunu iki katına yükseltmesi ile sol kesim için bir umut olmuşken 2007 seçimlerinde gereken çıkışı sağlayamadığı için ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldı CHP yönetimi. Gerçekten de solun 1999 seçimlerindeki toplam oyu % 31’lerde iken (DSP ve CHP oyları toplamı) bugün gelinen noktada sol oyların toplamı % 21’lerde kalmıştır.

Bu durumu izah etmek aslında çok zor değil. Türkiye’de sol-sağ ayırımının bittiğini gösteren örneklerin yaşandığı, bunun yanında CHP’nin Sosyalist Enternasyonal üyeliğinin tartışıldığı bir dönemdeyiz. Eski sosyalist Ertuğrul Günay’ın Ak Parti’ye, geleneksel sağcı, Demirel ailesinin damadı İlhan Kesici’nin ve bir zamanların ülkücüsü, sonraları Mesut Yılmaz ANAP’ının vazgeçilmez isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın CHP’ye geçmesi bize sol ve sağ ayırımının kalmadığını gösteren birer örnek. Ayrıca Sosyalist Enternasyonal’in CHP’yi üyelikten çıkarmayı ciddi biçimde düşündüğü de ortada.

Mesut Yılmaz’ın yeniden meclise girmesi ile ona biçilen paye Mehmet Ağar’ın istifası ile boşalan DP liderliği oldu. Oysa CHP yönetiminde bir kriz doğmuşken ve artık sol sağ ayırımından ziyade zihniyet ve demokrasi anlayışlarının ayırıcı özellik taşıdığı siyaset dünyamızda Mesut Yılmaz CHP liderliğine çok daha yakışan bir isim olmaz mı? CHP tabanı yönetim sorununa Mustafa Sarıgül ile çözüm bulmaya çalışıyor. Sarıgül’ün çizgisi takip edildiğinde CHP’nin şu anki yönetiminde yer alanlardan farklı düşündüğünü gözlemlemek zor değil. Örneğin fotoğraf karelerinde Sarıgül’ün hemen yanı başında başörtülü bir teyzeye rastlamak ya da tabanda daha geniş kesimlere hitap edecek söylemlere sahip olması gibi. Ancak Sarıgül’ün Yılmaz’a göre dezavantajı var, o da milletvekili olamaması. Milletvekilliği partiyi toparlayabilmek ve hâkimiyeti sağlayabilmek açısından lider açısından önemli bir avantaj. Ayrıca Yılmaz’ın DP ile birleşme arifesindeki ANAP kökenli olması ve belli oranda ANAP tabanınca da seviliyor olması CHP’ye yeni bir oy akımı sağlayabilecek bir başka faktördür. Mesut Yılmaz liderliğindeki bir CHP, ANAP ve DP’nin 27 Nisan’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde tohumunu attıkları kendi aralarındaki birleşme iradelerini daha geniş kapsamlı bir çatı altında gerçekleştirme imkânını sağlayacaktır.

MHP için de farklı düşünmek gerekmiyor esasında. Oy oranları ve seçmen sayıları bakımından karşılaştırmak doğru olmasa da ilginç bir tesadüfle CHP+MHP milletvekillerinin sayısı aşağı yukarı CHP’nin 2002 seçimlerindeki sayısına tekabül etmesi ilginç bir örnektir. MHP’yi son seçimlerde destekleyen solun önde gelen kalemlerinde İlhan Selçuk ve benzerlerini, bunun yanında CHP=MHP formüllerinin taraflarca sıkça dile getirildiğini düşündüğümüzde CHP ile MHP arasında da çok bir farkın olmadığı anlaşılacaktır. Ancak şu da mümkündür ki, eğer MHP 1999–2002 arasındaki tutumlarının, aynı şekilde daha 2 ay öncesinde barajı aşar denilen DP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tutumunun seçmen tarafından nasıl cezalandırıldığını görüp bu dönemde yapıcı bir muhalefet yaparsa CHP’nin biraz daha erimesine ve oylarını kendine çekmesine şahit olabiliriz. Çünkü yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere taban olarak iki parti arasında çok ciddi bir fark kalmamıştır.

Dört partinin neredeyse seçmenin tamamını temsil eder bir oranda oy alması her bakımdan Türkiye için güzel bir gelişmedir ve demokrasinin daha sağlam ve sağlıklı yerleşmesi için güzel bir fırsattır. Umuyoruz bu fırsat iyi değerlendirilir.

Bu yazı aynı zamanda Moral Haber'de yayınlanmıştır.

26 Temmuz 2007

Seçmen Ne Dedi?

Seçmen 22 Temmuz’da her şeyden önce demokrasi dedi. Bunu herkesin hiç tereddüt göstermeden kabul etmesi gerekiyor.

22 Temmuz’dan birkaç ay geriye doğru giderek seçmenin daha özelde neler söylediğine bakacak olursak;

Popülist söylemlere tokum dedi seçmen. Mazotun 1 YTL olacağına da üniversite giriş sınavlarının kaldırılacağına da inanmadı. Bu bir zamanlar 2 anahtar vaadine kanmış seçmenin artık bilinçlendiğinin kanıtıdır.

Seçmen Anayasa Mahkemesinin üst mercii benim dedi. Ak Parti’ye 367 milletvekili veremediyse de sayısal olarak oyunu % 13 artırarak meclisin iradesine dokunulmasına sessiz kalmadığını gösterdi.

Darbe, muhtıra ve türevlerine prim vermediğini çok net bir şekilde dile getirdi.27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat sonrasındaki cevaplarını okuyamayan çevrelere bu defa daha açık bir cevap verilmesi gerektiğini anladı ve ona göre davrandı.

Seçmen Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekliyorum demiştir. Bunu oraya buraya çekmeye çalışan zihniyetler yine olacaktır, uzlaşma gerekli diyenler olacaktır ancak unutulmaması gereken bir şey var ki millet sandıkta uzlaşmıştır. Bu sonuçlardan sonra kimse çıkıp da Abdullah Gül’ün adaylığına çomak sokmaya cesaret edememelidir. Çünkü bir sonraki seçimde sandığa gömülmeyi bırakın sandığa çakılırlar.

Tandoğan, Çağlayan gibi mitinglerde toplanan kalabalıklara da en güzel cevap sandıkta verilmiştir yine. “Tayip baksana, kaç kişiyiz saysana” diyenlerin sayıları sandıkta ortaya çıkmıştır.

Seçmen Kuzey Irak’a girilmesini de tasvip etmemiştir. Seçim arifesinde ısrarla Kuzey Irak çığırtkanlığı yapan çevrelere destek olmamış aksine makul öneri ve fikirleri olan Ak Parti’ye yoğun destek çıkmıştır

Şimdi sıra siyesi aktörlerde. DP lideri Mehmet Ağar üzerine düşeni yaptı. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne var olduğunu göğsünü gere gere belirten CHP’nin lideri nedense seçimden 2 gün sonra çıkabildiği kameralar karşısında sadece 15 senedir var olduklarını ve bu 15 senede oylarını 4,7’lerden bu noktalara çıkarmış olmalarının başarı olduğunu iddia etmiştir. Fakat 5 yıllık Ak Parti’nin oylarının bu kadar yüksek olmasının nedenini de açıklayabilmiş değildir.

Bu seçim Türkiye’de hor görülen, göbeğini kaşıyanlar diye tabir edilen vatandaşlarla birlikte lüks sitelerde oturan vatandaşların ortak bir taleplerinin olduğunu göstermiştir. Türkiye artık sözde değil özde demokrasi istiyor.

Yazı aynı zamanda Moral Haber'de yayınlanmıştır.

21 Temmuz 2007

Demokrasi Bayramı

Bir süredir blogumla ilgilenemediğimin farkındayım. Bunun nedeni bir yakınımın milletvekili adayı olması nedeni ile çalışmalarına iştirak ettiğim içindi.

Seçimler demokrasilerde bir bayram niteliğindedir ve biz bir süredir bu havadayız. Partilerin dostça ama rekabet ortamında bir birlerine nazireler yaparak etkinliklerini sürdürdükleri bir seçim dönemi geçirdik. Ümidimiz seçim sonrasında da aynı havanın devam ettirilmesi.

Yarın seçim var. Yarın demokrasi bayramı. Şimdiden hayırlı olsun diyorum.

15 Temmuz 2007

Geç Cevap

Selim bir süre önce benim nerelerde olduğumu sormuştu. Bugün buna cevap vermeye çalışacağım.

Bir süredir dağ-taş-tepe-deniz-tünel geziyorum. Cenk abi blogunu kapatmadan bir süre önce çok geziyordu malum, umuyorum ben de onun gibi olmam. Gerçi o da blogunu geri açmış ama tüm postalar silinmiş durumda. Vardır bir bildiği. Bekliyoruz.

Aslında leyleği bırakın havada, yerde bile görmedim ama ben de bu işi pek anlayamadım. Leylekle pek alakası yok galiba bu işin.


Bu kareyi önce Amerikalı yetkililere göndermek için çektim(!) Vatandaşlarına hilalin ne kadar tehlikeli olduğunu bu fotoğrafla anlatsınlar diye. Sonra bu fikrimden vaz geçip bloguma koymaya karar verdim.

***


Bolu tünelinden ilk defa geçtim. Sanırım Adana-Gaziantep otoyolundaki tünel daha uzundu. Fakat bu tünel de içine girildiğinde insanı düşündürüyor.

***


Tarihi Safranbolu.

***


Safranbolu'da bir konağın ve sokağın gece görüntüsü. Uzaklardan gelen köpek havlaması eşliğinde sadece ayak sesleri...

***


180 yıllık bir konağın içindeki havuz o dönemde yaşayan dedelerimizin ne kadar zevkli olduklarını gösteriyordu.

***


Geçen yıl yine bahsetmiştim. İşte o ağaç.

***

Cevizin henüz mevsimi gelmemişti.

***


İskenderun geceye hazırlanıyor.

***





Börtü böcek.

***

Maşukiye'den yaklaşık yarım saatlik bir mesafede ayrı bir dünya; Kuzuyayla

***

Maşukiye. Bu çeşmede elinizi yıkamanız uzun sürmüyor. Çünkü elinizi dondurabilirsiniz.

***


Taşa meydan okuyan bir dal.

***

Reklam yok. Sadece tepedeki yıldızdan dolayı hoşuma giden bir fotoğraf oldu, paylaşmak istedim.

***


Ah İstanbul, hep özleniyorsun...

***

Bu fotoğraflar gezdiğim bazı yerlerden çektiğim karelerdi. Dolaştığım başka yerlerin fotoğraflarını da zamanla yayınlamaya çalışacağım.