5 Ekim 2018

Teknofest

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen (20-23 Eylül) Teknofest İstanbul'a Pazar sabah erkenden gitmemize rağmen çok kalabalıktı. Gittiğime kesinlikle pişman olmadım ama gitmesem pişman olur muydum emin değilim. Biraz açık hava ve güneşin etkisi ve üzerine bir miktar kalabalık beni rahatsız etti sanırım.

Bu vesile ile 1-2 gözlemimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle festival alanının İstanbul Yeni Havalimanı olarak belirlenmesi bence iyi olmuştu, zira insanlar açılışına kısa bir süre kala nasıl bir yatırım yapıldığını kendi gözleri ile görmüş oldu. Gerçekten devasa bir alan ve devasa bir yatırım gerçekleşmiş. Açılışa yaklaşık 35 gün gibi bir süre vardı ama eksikler çoktu. Bununla birlikte tüm o eksikliklerin çok rahatlıkla giderileceğine eminim açıkçası. Çünkü bazı proje uygulamalarına gözlerimle şahit oldum ve bitirilemez denilen ne varsa gününde bitti. 

İkinci olarak, özellikle 15 Temmuz sonrası tamir edilmeye çalışılan asker-halk bütünleşmesi bakımından da önemliydi festival. Omuzlarındaki apoletleri ile halka, önünde bulunduğu uçak ya da helikopter ve sair mühimmat hakkında bilgi veren, aslında halkla bütünleşmeyi bekleyen ve özleyen bir askerin varlığını görmek güzeldi. Zira ne yazık ki çok uzun yıllardır halktan uzak ve sadece kendi içlerinde bir sosyal yaşam kurmuş bir yapıdaydı askeriye. 

Son olarak, festival milli duyguların beslenmesi bakımından da fevakaladeydi. Askerlerimiz için çok sıradan da olsa oradaki birçok gösteri vatandaşlar için son derece gurur vericiydi. Eğer festival gelenekselleştirilecekse gelecek yıl nerede organize edileceğini merak ediyorum doğrusu. 

21 Temmuz 2018

Mimliyorum

Blog dünyasında aralıklarla düzenlenen mimleme ya da sobeleme denen oyunu bu defa ben başlatayım dedim. Düşündüm taşındım, bu oyunun amacı ne olabilir diye? Heralde oyuna katılanları daha iyi tanımak, biraz da sanal alemde boğulmuş blogculara gerçek hayatın güzelliklerini hatırlatmak olabilir diye düşündüm.

Geçelim mim konularımıza;

Birçok kişide intikam duygusu yoğundur ama ben pek intikam alma heveslisi olmadım çok şükür. Fakat öyle hadiseler yaşıyoruzki intikam duygusu yaşamasam da içerliyorum. İşte en çok içerlediğim hadiselerden biri;

Evin en küçüğü olmak, istenmeyen basit şeylerin sana yaptırılması demektir. Mesela pazar sabahı evde kahvaltı için ekmek yoksa evin en küçüğü gönderilir ekmek almaya. Ben de bizim evin en küçüğüyüm. Henüz paralar arasındaki farkı bilmeyecek bir yaştaydım. Elime tutuşturulan para ne kadardı hatırlamıyorum ama her zaman ki ekmek aldığımız bakkala gittiğimde ekmek bulamamıştım. O sırada bakkala gelen biri "sen şimdi bulamazsın, ben sana getireyim" dedi. Güvendiğim ve bir kaç sene önce vefat ettiğini öğrendiğim rahmetli bakkal amca da her hangi bir uyarı yapmayınca parayı verdim ve beklemeye başladım. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum ama eve ekmeksiz ve parasız döndüğümü hatırlıyorum. Benim o masum halimi kullanan o dolandırıcıya halen içerliyorum.

Hayatımın en komik anılarından biri;

Üniversitedeyim. İdare Hukuku dersinde Sait Güran'ı dinliyoruz ama adam dersin haricinde ne varsa anlatıyor. Tam da 28 şubat sürecinin üniversite ayağı hazırlanıyor. Hava da bahar havası olunca, amfinin de en arkasındaysanız ister istemez bir uyku basıyor. Beni gören hiç kimse yok ve ben uyuyorum, klasik öğrenci uykusu; kollarım sırada birleştirilmiş ve başım kollarımın üzerinde. Herkeste olur mu bilmiyorum, bu tür uykularda ya bir yerden düşüyor gibi olurum, ya bir şeyler üzerime düşüyor gibi olur, ya da buna benzer bir başka durum... Bu defa rüyamda dev ötesi bir böcek görüyorum ve güya ona vurmak üzere elimi bir güzel sallıyorum. Yandaki oturağın sırt kısmına öyle bir vurmuşum ki elim ağrıyor. Tabi hemen etrafıma bakıyorum, çok şükür arkasını dönüp bakan yok, hoca da tahtaya dönmüş bir şeyler karalıyor. Hoş, bin kişilik amfide en arkadaki öğrenciyi görebilmesi de zordur. Şimdi kimse görmemiştir diyerek teselli ediyorum ya kendimi, biri çıkar ben seni görmüştüm derse 12 yıllık tesellim de son bulur ama aklıma gelen en komik hallerimden biriydi işte bu, yazdım.

Üçüncü olarak da büyüklerimizle yaşadığımız en güzel hatıralardan biri. Ben babamla yaşadığım bir hatırayı anlatacağım;

Bir akşam üzeri babamla Vakıf Gureba Hastanesinin Çapa tarafındaki kapısından girdik Vatan Caddesine doğru yürüyoruz. Etraf sessiz ve sakin. Ben ne kadar korkuyorsam babam iki kat fazla korkuyor köpeklerden. Birden babamın bu hali geliyor aklıma. Arkamıza bakıyorum ve adımlarımı hızlandırırken "baba, köpek!" diye bağırıyorum. İnandırıcı olmak için birlikte 50 metre kadar koştuktan sonra babam hafiften arkasına bakabiliyor ve köpeğin olmadığını anlıyor. Gülerek devam ediyoruz yolumuza.

Şimdi sorularımız belli; 1 - İçerlediğimiz bir hadise (intikam almışsanız bunu da yazabilirsiniz), 2 - En komik anılarımızdan biri, 3 - Büyüklerimizden biriyle yaşadığımız güzel bir hatıra.

Sorularımız belli olduğuna göre mimlileri de sıralıyayım; tabii ki en başta beni en son bu oyuna davet eden Ryu'yu, son zamanlarda dikkatimi çeken blogculardan Ceylin'i ve Accen'i mimliyorum. Hadi kolay gelsin.

Düzeltme: Yazı eskilerden kalmadır. İlk yayın tarihi 2008 olsa gerek... Mimlediklerimin bir kısmı şimdi blog aleminde bile değil. Sadece hatıra niteliği taşıdığından güncelledim.

18 Temmuz 2018

Twitterı neden kullanmıyorum?

Twitterda neden aktif olmadığım soruluyor bazen. Evet, twitter hesabımı yaklaşık 10 yıl önce açmış ve bir dönem çok aktif kullanmıştım. Şimdi aktif kullanmamamın nedeni twitterın insanı değişik bir psikolojiye sokması ve bu psikolojiden kaynaklı olarak yeni bir sosyoloji doğurması diyebilirim.

Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayının yeni açıldığı zamanlarda adliyenin kullanımına ilişkin faydası olur düşüncesi ile küçük bir eleştiri yazmıştım twitterda. Sonra bu eleştirimi "nasıl bir faydası olur, nasıl bir zararı olur" diye kendi terazimde tarttım. Düşündüm ve böyle onlarca, hatta yüzlerce eleştiri yazsam bunun ancak bir ya da iki tanesi dikkate alınacaktı, belki hiçbiri dikkate alınmayacaktı. Oysa yazdığım eleştiriler onlarca insan tarafından okunacak ve o insanların olumsuzluk dürtülerini besleyecekti.

Tersinden düşündüm. Yani eleştiri yerine acaba pozitifi, güzellikleri yazsam ne olurdu?  Bunun da ne yazık ki alıcısı yoktu. Çünkü insanlarda genel kanaat sosyal medya (iktidara değil, her şeye) muhalefet aracı olarak görülüyor.

Nihayet bir dönem sonra twitterı aktif kullanmayı bıraktım.

Ara sıra giriyorum, kim ne yazıyor bakıyorum. Bir meslektaşım davasının ne kadar uzadığını yazmış, bir başkası kendi içinde bulunduğu yapıyı/meşrebi eleştiriyor, öbürü karşı cenahı eleştiriyor. Mesela, meslektaşımı düşünüyorum, davasının uzayıp uzamaması twiti okuyanlardan kaç kişiyi ilgilendiriyor? Bunu bir yetkili okuduğunda özel olarak o davayı ya da sair tüm davaların hızlanmasını sağlayacak bir girişimde bulunacak mı? Peki bu twit ne işe yaradı? Okuyanda "hukuk sistemimiz böyle işte, düzelmez bu işler" şeklinde bir umutsuzluk doğurmuyor mu?

Başka görüşler de ileri sürülecektir eminim. Fakat gerçekten bu tür twitlerin paylaşımı yeni bir sosyolojik durum oluşturmuyor mu?

Kanaatim şu, bir şeyler öğretebiliyorsanız paylaşın, bir şeyler öğrendiğiniz kişileri takip edin. Gerisi laf-ı güzaf.