31 Temmuz 2006

Adaletsiz Günler

Bugün adli tatil başladı. 5 Eylül’e kadar adalet tatile girdi yani. 35 gün boyunca adaletsiz günler yaşayacağız ne yazık ki. 2 yıl öncesine kadar bu süre 45 gündü. Yatıp kalkıp bugünlerimize şükretmeliyiz.

Nedir bu adli tatil? Adli tatil, ilk 1927'de başladı. Türkiye o yıllarda bir tarım ülkesiydi. Özellikle yaz aylarında, hasat zamanı geldiğinde Anadolu'daki birçok insan tarlada olduğu için adliyelere gidemiyordu. Çare olarak adliyeler 45 gün tatil edildi. Aradan yıllar geçti, Türkiye tarım, sanayi ve teknolojide ilerlediği halde adli tatil 45 gün kaldı. Nihayet 2 yıl önce 45 günlük tatil 35 güne indirildi.

Peki bu adli tatil süresince mahkemelerin kapısına kilit mi vurulur? Bizim insanımız nedense adli tatil denilince hemen bunu düşünür. “Adalet de tatil olur muymuş?” lafını işitirsiniz ordan buradan. Haksız da değiller aslında. Elbette mahkeme kapılarına kilit vurulmaz. Nöbetçi savcı ve hakimler iş başındadırlar. Yeni bir dava açabilirsiniz tatil esnasında, icra takibinde de bulunabilirsiniz. Dosyalarınız üzerinde herhangi bir işlem yapmanıza engel değildir. Ancak tüm bunlar için personeli bulamazsınız. Ya da hakimden bir karar alamazsınız, “ben nöbetçiyim, dosyanın hakimi karar versin” der, çıkar işin içinden.

Bir de adli yıl açılış törenleri vardır. Cüppelerini giyen yargıçlarımız eşrafın karşısına geçip demokrasi manifestoları sunarlar. Gerçi içlerinden konuştuklarını uygulamaya gelince akıllarına getirmeyenleri çoktur ama konuşmalar etkileyicidir.

Adli tatili biraz da bu adli tatil açılış konuşmaları için mi severler ne bizim hakimler?

29 Temmuz 2006

Ya Kalanlar?

Son bir kaç günde kanserden ölenler;

"Kurtlar Vadisi"nde Hüsrev Ağa karakterini canlandıran usta tiyatrocu Baykal Saran.

Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, “örtülü ödenek donlandırıcılığı” suçu ile gündeme gelen Selçuk Parsadan.

Takvim gazetesi köşe yazarı, Bab-ı Ali'nin en kıvrak "kalemşör"lerinden Halit Çapın.

''Çocuklar Duymasın'' dizisinin Müzeyyen Hanım'ı, tiyatro sanatçısı Ayşen Tekin.

Ankara Valisi Kemal Önal'ın eşi Emel Önal.

...ve duymadığımız niceleri...

Ve dünden sonra, bugün; Duygu Asena (30/07/06)

Uçan Çocuk

Çok şeyimi feda edebilirdim.

Açıklama: Çocuğun yerinde olmak için çok şeyi feda ederdim.

27 Temmuz 2006

Merak

Tüm İslam aleminin bu müstesna gecesi mübarek olsun inşallah. Hayırlara vesile olsun.

Ancak benim bir merakım var ve bunu gideremedim. Tüm mübarek gecelerin bir dayanağı oluyor. Mesela Kadir Gecesi Kur'an-ı Kerim'de adına sure indirilerek zikredilmiş bir gece. Aynı şekilde Mirac Gecesi de malumumuz. Berat Gecesi hakkında da Hadis-i Şerifler var. Fakat Regaib Kandili ile ilgili ben her hangi bir kaynağa ulaşamadım.

Bu sorumdan benim bu geceye muhalif olduğum filan çıkartılmasın tabi ama bilgisi olanların paylaşması için burada zikrettim bu konuyu.

26 Temmuz 2006

Allah Rahmet Etsin

Kaderdaşım, meslektaşım ve okul arkadaşım; Allah'ın rahmeti üzerinden eksik olmasın. Hepimiz ölümümüzü bekliyoruz, kimimiz bilinçli, kimimiz bilinçsiz, sıradayız...

25 Temmuz 2006

"Buraya" değil "oraya" ait olmak

Çay bahçesi. Her masada çiftler var. Bekarlar, evliler, sevgililer ve arkadaşlar. Yok aslında birbirlerinden pek farkları. Arkadaşlar tavla oynuyor. Sevgililer birbirlerinin yüzüne aptal aptal bakmaktan bir hayli sıkılmış olarak, tv dizilerinden apardıkları jest ve mimiklerle yani en seven ve en çok sevilen olma payesi verecek mimiklerle, sanki kendilerini bir seyreden varmışçasına, rol kesiyor. Evlilerin evli olduğu nereden anlaşılıyor?Onlar sıkkınlıklarını ve bıkkınlıklarını saklama ihtiyacı duymuyor. Birbirlerine değil denize bakıyorlar. Arada kadınlar durup durup evin ihtiyaçlarından bahsediyor. Adamlar hiç cevap vermeyince "sen beni dinlemiyorsun" konulu kompozisyonu yazmaya başlıyorlar bir gayret. Esasında dünyanın bütün her yerinde erkekler aynı. Oyunu farklı yapan kadınlar.Oyunu yani kavgayı.

Derken telefonlar çalıyor. Şu tavla oynayanların masasında çalan ilk telefona tepki "uzatma oğlum, kısa kes. Açma açma" şeklinde ortaya konuyor.

Sevgililerden birinin telefonu çalıyor.Biraz önceki bıkkınlık yerini nasıl neşeli "biz" e bırakıyor.Telefonun öbür ucundaki zanneder ki Ferhat ile Şirin yorgun argın dağ aşmanın ardından oturmuş muhabbet etmektedirler. Burası da çay bahçesi filan değil, Şirinin babasının sarayıdır. Nasıl de emre amade beklemektedirler köleler ve cariyeler. Yaşanmakta olan an, aktarılabilir ana dönüştüğünde sıkıntının bezginliğin yerini keyif almıştır sanki.Biraz önce benim sevgilim neden filmlerdeki sevgililere hiç benzemiyor bezginliği ile bezermiş olan kız bu kız değildir. Sanki hayat hep ötekilere nisbet yapılarak yaşanmalıdır. Şimdi burada olanlardan daha önemli olan "oradaki" için anlatılacak/özendirilecek şeylerin biriktirilmesidir.

Eski zaman insanı zevk ehli idi. Zevk ehli yani bir anı hissede hissede yaşama ehli. Günümüz insanı gösteriş ehli. Desinler eşiğinde takılı.

Şimdi bu kız biraz önce kendisine telefon edene evet yanımda Taner de var derken nasıl hava atıyor. Sanki Taner "yanımda o da var " konulu kısa metraj filmler için katlanılıp taşınmaktadır.

Ah şimdi evli çiftin telefonları çalacak. Önce erkeğinki çalıyor. "Buyur abi, tamam abi" formülüyle ilerliyor konuşmalar. "Emrin olur abi hemen gelirim." Karşı taraf neredesin diye soruyor olmalı bu hemen gelirim cümlesinin üstüne. Yanımda çocuklar var filan denmiyor. Hemen gelirim. Emre amadeyim.Kadın dik dik bakıyor. Bakalım o hemen gidilecek yere hemen gitmek istiyor mudur? Onun telefonu çalıyor. Adam acele ile garsonu çağıra dursun. Kadın daha bir kurumlu kuruluyor plastik sandalyelere. "Evet canım evde değiliz. Şöyle boğazda bir kahvaltı yapalım dedik.(yalan.)Evet tavsiye ederim.Çok güzel.Çocuklar da oynuyor.(yalan çocukların oynayacağı bir alan bile yok .Güneşin bağrında tünüyor zavallıcıklar) Muhakkak bir gün kadın kadına da gelelim.Çok eğleniriz.(çok doğru)

Apar topar kalkılıyor. Adam "emret abi" nin yanına gidiyor. Kadın boğazda kahvaltı yaptıklarını kime anlatsın acaba!? Yol boyu bunu düşünüyor. Eve geliyor. Çevirdiği bütün ev numaraları cevapsız kalıyor. Yok kimseyi cepten arayıp mutluklarına tanık olmak istemez şimdi.

23 Temmuz 2006

Usandım

Tüm Receplere

Cenk Ünal'a özenmek istedim. Link de olsun diyordum ama bulamadım. Bu sıralar en çok dilime dolanan türkü bu. Linkini verebilecek olanlara da şimdiden teşekkür ederim.

Gemilerde talim var
Bahriyeli yarim var
O da gitti sefere
Ne talihsiz başım var
Hani benim Recebim Recebim
Sarı lira vereceğim
Almazsan karakola gideceğim
Hani benim Recebim Recebim
Sarı lira vereceğim
Almazsan karakola gideceğim
Gemi gelir yanaşır
İçi dolu çamaşır
İstanbul'un kızları
Recep diye ağlaşır
Hani benim Recebim Recebim
Sarı lira vereceğim
Almazsan karakola gideceğim
Oy benim Recebim Recebim
Sarı lira vereceğim
Almazsan karakola gideceğim
Mavi giyme tanırlar
Seni yolcu sanırlar
Geçme kapım önünden
Seni benden alırlar
Hani benim recebim recebim
Sarı lira vereceğim
almazsan karakola gideceğim
Oy benim Recebim Recebim
Sarı lira vereceğim
Almazsan karakola gideceğim

22 Temmuz 2006

Carte de Visite

Kartvizitiniz değerli olsun. Kartvizitiniz ikinci defa isteniyorsa vermeyin.

Benim kartvizitim değerlidir.

İçselleştirme, Dışsallaştırma, Ötekileştirme, Berikileştime...

Bir insan,
Bir vakıa,
Bir olgu,
Bir düşünce...

19 Temmuz 2006

Anketçiler

Büroma ulaşabilmek için bir miktar yaya yoğunluklu bir caddeden geçmem gerekiyor. Yolumun üzerinde çok sayıda anketçi oluyor. Hemen her gün değişen bu anketçiler nedense beni bir türlü anket için durdurmazlar. Üstlerine üstlerine gidiyorum, yanlarında yavaşlıyorum, beni de durdurun dercesine gözlerine bakıyorum, yine tık yok…

Beni niye beğenmiyor bu anketörler?

17 Temmuz 2006

Sanal Alem

MSN başlıklı yazımı yayınlayalı bir kaç kişi beni MSN listesine eklemiş. Böyle habersiz ekleyenlere kızıyorum işin açıkçası. Oysa bu MSN denen proğram, "eklediğiniz kişiyi bir mail göndererek haberdar etmek ister misiniz" diye soruyor. Hal böyle iken niçin usulen de olsa bir haber verilmez, pek anlam veremiyorum. Ekleyenleri "acaba tanıdık mıdır, kabul etmezsem ayıp olur mu" düşüncesi ile kabul ediyorum ben. Ancak lafın başında sorup tanıdık değilse silme yoluna gidiyorum. Çünkü sanal aleme güvenmiyorum. Kimse kusura bakmasın. Azarlandıklarını düşünenlerden de özür dilerim ama hata bende değil...

Ferid El-Atraş


Udun gelmiş geçmiş en büyük ustası; Ferit Atraş. Ve videosu;


15 Temmuz 2006

MSN

MSN çıktı mertlik bozuldu, deseler yeri. Önceleri ziyaretler varmış, insanlar birbirlerini ziyaret ederlermiş. Sonraları telefon çıkmış... Ziyaretler azalmış. MSN de çıkınca ziyaretler bitmiş, telefonlar azalmış. MSN yaygınlaşalı, telefon da bitti gibi...

MSN'i mi demeliyiz, MSN'yi mi diye tartışa duralım, hayatımızın ayrılmaz parçası oldu bile o. Her açtığımda en az 20 çevirim içi kişi(m) oluyor. Eskiden "kişilerinizden hiç biri çevirim içi değil" derdi çoğu zaman. Ah benim kişilerim... Keşke şimdi de olsanız da çevirim içi olmasanız diyesi geliyor insanın. Hiç olmazsa arada bir çevirim içi olduklarında sohbet ediyorduk. Kimi çevirim içi olduğu halde durumunu "dışarıda" ayarlamış, kimi en sevdiği ile sohbet ettiği için "meşgul" ayarlamış, kimi de hiç dönmeyeceği halde hemen dönceceğini söylemiş... Selam verdiğinde "bu da nerden çıktı şimdi" dediğini duyar gibi oluyorum bazılarının. Mertlik bozuldu diyorum ya, gülenin gerçekten gülüp gülmediğini bilmiyorsun, ağlayanın da... Sadece harfler... Mimik yok, bakışlar yok, ses yok...

Bu sabah listemi şöyle bir düzenlemek istedim. Bir de baktım ki, daha düne kadar ortalıkta olmayan bir düzine kişi(m) olmuş. Yaşları 6-12 arası. İhtiyarladım mı acaba dedim kendi kendime. Bunları bir grup yapayım dedim, gruba isim vermeden önce şöyle bir tekrar kontrol ettim, kim bunlar? Sonra gruba ismini verdim; Yeğenler. Dünya ne garip...

Sonra bir kaç isim dikkatimi çekti. Önceden sürekli çevirim içi olurdu bunlar, artık hiç görünmüyorlardı. Hepsinin ortak özelliği geldi aklıma birden, evet, bu arkadaşlarım evlendiklerinden bu yana çevirim içi olmuyorlar artık. İçimden bir ses, "çevirim içi olduklarında selam vermene kızanlardı işte bunlar" dedi. Dinlemedim o sesi. Ben eski dostlarımı unutmam dedim, birer mail yazdım onlara.

Hülasa; MSN çıktı, mertlik bozuldu.

13 Temmuz 2006

Dere Boyu Kavaklar

Akşam'dan beri dilime dolandı; Barış Manço'dan, Dere Boyu Kavaklar.

Haydi!



Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

Branşınız?

- Avukatım.
- Branşınız?
- Branş?
- Yani ne avukatısınız?
- ?

Avukatların başına gelen en sık diyaloglardan biridir bu. Nedense illa bir “…. Avukatı” olmanızı bekler insanlar.

- Boşanma avukatıyım, eşleri itina ile boşarım.
- AĞIR ceza avukatıyım, adamı ipten alırım.
- İcra avukatıyım, adamın yanan sobasını bile alır götürürüm.

Değil işte, böyle olmuyor avukatlık ne yazık ki? Dahiliye uzmanı Dr. Filan gibi Boşanma Av. Filan diye bir tabela göremezsiniz hiçbir zaman.

Peki neden?

Hukuk bir bütündür, insan uzuvları gibi parça parça değildir. Örneğin bir tazminat davası kazandınız. Tazminat ödemek zorunda kalan kişinin “dava aleyhime neticelendi, adamın parasını gidip vereyim” demesini mi bekliyoruz? Bu ömür boyunca beklemek anlamına gelir. Ne yapılıyor? Davanızı yürüten vekiliniz bu tazminat kararını icraya koyuyor. Ne oldu? “özür dilerim, ben tazminat avukatıyım, icra işlerinizi gidin bir başka meslektaşıma yaptırın” mı dedi avukat?

Ya da boşandınız.

- Aman avukat bey, bizim nafakayı nasıl alacağız?
- Bilmem ki. Benim branşıma girmiyor. Onu da siz hallediverin artık.

İşte böyle. Bu meslek zordur. Her şeyiyle…

11 Temmuz 2006

Habib Ali Cifri

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tespih edin. O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah mü'minlere çok merhamet edendir. Allah'a kavuşacakları gün mü'minlere yönelik esenlik dileği "Selam" dır. Allah onlara bol bir mükafat hazırlamıştır. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah'ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik. Mü'minlere kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Onların eziyetlerine aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter." Ahzab 33/40-48

Habib Ali Cifri. Ülkemizde adı çok duyulmasa da diğer İslam aleminde ve İslam'a gönül verenler içerisinde ismi oldukça yaygın biri o. Bir kaç defa görüşmek bana da nasip oldu. Allah hizmetlerini daim etsin. İşte bu gönül insanının yukarıdaki ayetler okunurkenki hali için lütfen tıklayın.

Üslup

"Avukatım" mı?
"Vekilim" mi?

9 Temmuz 2006

İki İstirham

Her iki konuda da yardıma ihtiyacım var.

Bu hattı süsleyecek bir müzehhip arıyorum.

Senelerdir kanun okuyorum. Artık biraz da çalmak istiyorum.En uygun kursu arıyorum.

14 Ay Sonra



Annemin hediyesi... Nihayet, 14 ay sonra tekrar çiçek açtı!

Büyük Kaçış

Bakalım Amerikan pilotlarına yetişebilecek miyiz? 6. oyunda 22,063 san. Kolay gelsin; Büyük Kaçış

8 Temmuz 2006

Bu Eleştirilerin Maksadı Ne?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı hükümeti eleştirmiş. Sebeb bulmak kolay eleştirmek için. Esas önemli nokta, maksat nedir bu eleştirilerden? Sayın Ok'un eleştiri mevzuu, Şemdinli, Yücel Aşkın ve Danıştay olaylarında hükümetin, kendisini yargı yerine koymuş olması.

Peki ama bu konular nedeniyle hükümetin eleştirilmesinden maksat ne? Ve devlet kuruluşları ve vatandaşlar arasında taraf gütmemesi gereken yargının iddia makamında bulunan başsavcı rolündeki bir şahıs nasıl böyle tarafgir açıklamalar yapabilir? Böylesine açıklamalarda bulunmak, tam da eleştirilen konuma düşmek değil midir?

Nasıl ki hükümetin kendisini yargı yerine koyma iddiası ile eleştiri yapılıyorsa, başsavcının da, üstelik gündemde böyle bir konu yokken hükümete eleştiri yöneltmesi işin perde gerisinde "siyasi" başka nedenler olduğu vehmini uyandırmaz mı?

Yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olduğu demokratik bir ülkede kurum ve kuruluşların, belirli kimi zamanlarda, birbirlerinin ayaklarına böylesine çelme takıyor görüntüsü vermesi, doğrusu hem ülke adına, hem millet adına esefle karşılanması gereken acı bir tablodur.

7 Temmuz 2006

Cuma Namazından İzlenimler

Hutbelerin sonunda umumiyetle şu ayet okunur; “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. (Nahl 90) Önceleri sadece arapçası okunurdu. Son 6-7 senedir meali de okunmaya başlandı.

Bunu daha önce ofisimin bulunduğu yerdeki caminin imamı şu şekilde aktarırdı cemaate; “Şüphesiz ki Allah adaletli davranmamızı, iyilik yapmamızı, yakınlara yardım etmemizi emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı da men eder. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

Şimdiki Cuma’yı eda ettiğim caminin imamı ise şu şekilde aktarıyor; “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutalım diye bize öğüt veriyor.”

Aradaki fark, uzun zaman hocalar aleyhine kullanılan argümanları destekleyen bir fark. Çok mülayim bir hoca efendi idi ama bir türlü bunu ona söyleyememiştim.

İkinci bir izlenim; Sahabeler ön safta yer alabilmek için birbirleri ile yarışırlarmış. Hatta o kadar sıkıştırırlarmış ki birbirilerini giysilerinin omuz kısımlarının yırtıldığı olurmuş. Şimdiki cemaat ne yapıyor? Önde bir kişilik yer boşaldığında kimse oraya geçmiyor. Yanındaki itenler de var, güya ona iltifat etmiş oluyor. Basit konular da olsa bana kalırsa geri planında çok derinlikler bulunan konular bunlar. O yüzden de aklıma geldi, yazdım…

6 Temmuz 2006

AB'yi Niçin İstiyoruz?

Uzunca biz zamandır bu blogda düzenlediğim Türkiye Avrupa Birliğine(AB) girsin mi diye sorduğum anketten % 54 ‘Evet’ çıktı. % 46 ise ‘Hayır’

Türkiye 12 Eylül 1963 Ankara Anlaşmasından bu yana AB için adım atmakta, bazen içerden bazen dışardan gördüğü engellemelerle geçen 44 sene içinde henüz ortaklık bünyesinde yer alamadı. En iyimser tahminlerle önümüzdeki 15 yıl içerisinde de yer alamayacak.

Peki AB’yi niçin istiyoruz? Özellikle de 28 Şubat sürecinden sonra ülkemizde AB yandaşlığı ciddi ölçüde taraftar kazanmıştır. Hatta o güne kadar karşıt olan zihniyetler dahi yandaş olmuşlardır. Bunun geri planında “denize düşen yılana sarılır” misali bir endişe mi söz konusu idi acaba? Anketi hazırlarken en çok düşündüğüm nokta buydu. 28 Şubat sürecinin mağdurları herkesin malumu olduğu üzere ağırlıklı olarak dini hassasiyetleri olanlardı. O dönemin sancılı konu başlıklarının en başlarında başörtüsü ve İmam Hatip Liseleri sıkıntıları sıralanabilir… ve bu başlıkların mağdurları kendilerine kurtarıcı olarak AB’yi görmeye başladılar ve mağduriyetlerini AB’nin kurumlarından sayılabilecek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine(AİHM) iletmeye başladılar. Oysa geçen sürede de görüldü ki AİHM öyle sanıldığı gibi her şeyi objektif kriterlerle değerlendiren bir kurum değildi.

İlk okuldan itibaren ruhumuza sürekli enjekte edilen bağımsızlık hissimizi AB söz konusu olduğunda neden farklı yönlendiriyoruz. Birilerinin yönlendirmesi ile mi özgürlükçü olmak zorundayız. Yoksa bizim kendi kendimize düzenleme ve düzeltme yeteneğimiz sahiden de elimizden alınmış mı? AB’nin elbette çok uygar ve denenmiş uygulama ve düzenlemeleri var. Ancak biz bunları neden illa onların dayatması ile yapmak zorunda kalıyoruz? Biz kendimiz bu düzenlemeleri yapmayı ve yaptırmayı beceremiyor muyuz? Uygulamaz ve uygulatamaz mıyız? Nedir sıkıntımız?

Ya da AB’yi isteyenler takiye mi yapıyorlar acaba?

5 Temmuz 2006

İtiraf


Bu akşam Almanya-İtalya maçını izlerken birazcık kanserojen takıldım.