20 Temmuz 2012

Kıbrıs Gezisi

Geçtiğimiz Nisan ayında bir grup arkadaş içimizdeki "yaza merhaba" duygusunu tatmin için, biraz da Kıbrıs gezisi için en iyi mevsim olacağı kanaatiyle Kıbrıs seyahati düzenledik. Toplam 36 saatlik bir seyahat oldu ama zamanımızın tamamını dolu geçirdik.

Kıbrıs özellikle muhafazakar kesim için uzak durulması gereken yerlerden biriymiş gibi algılanıyor ama asla öyle olmamalı ve öyle de olmadığını bizim gezimizle ben anlamış oldum.
Ziyaretimizin ilk bölümünü Kırklar Türbesine yaptık. Burada 40 sahabenin kabri olduğu rivayet ediliyor.
Lala Mustafa Paşa Camii ise katedralden çevrilme bir cami. En büyük 2 camiden biri olan mekan 16. yüz yılda camiye çevrilmiş. 
 Lala Mustafa Paşa Camii girişi.
 Cami Katedral mimarilerinin tüm özelliklerine sahip.
Daha sonra fotoğraf çekmenin yasak olduğu Maraş bölgesini ziyaret ettik. Harika bir kumsala sahip olan bu bölge hala 1974'ün izlerine sahip. İşte bu bina da vurulan binalardan biri.
Burası da Hz. İsa (A.S.)'nın havarilerinden Barnabas'ın kabrinin olduğu rivayet edilen  bir yer. Sükunetine hakim olduğu güzel bir yerdi.
Sonrasında Kantara Kalesine çıktık. Burası Kıbrıs'ın Beş Parmak Dağlarında yer alan -yanılmıyorsam- 3 kalesinden biri. Kaleye gidebilmek için dar bir dağ yolundan hayli zahmetli bir yolculuk yaptık.
Bu kalenin Bizanslılar tarafından Müslümanlara karşı direnebilmek amacıyla yaptırıldığı rivayet ediliyor. Kaleden araçların gelebildiği noktanın görüntüsünde ne kadar yüksek bir yapı olduğu anlaşılıyor. Araç yolu kadar zahmetli olmasa da yaya yolu da zor bir yoldu. Yaşlılara göre değildi.
Bu görünen kısım ise Kıbrıs'ın burnu diye tabir edilen en uç kısmı. Dikkat edildiğinde her iki tarafın da deniz olduğu anlaşılacaktır. 
Yine benzer bir kareye ayrıca sis eklenmiş. 
Bu da kalenin aşağıdan görüntüsü.
Ve Rum Kesimi ile sınır... Şehrin ortasından ayrılan iki devlet. Kıbrıslılar Kıbrıs doğumlu olmak kaydıyla Rum Kesimine vizesiz geçebiliyorlar.
KKTC polisi ile hatıra fotoğrafı... 
Sınır kapısının olduğu bölge Lefkoşa'nın tarihi kısmı. Evleri, ibadethaneleri ve sokaklarıyla adeta geçmiş zamanda yaşıyor hissine kapılabiliyorsunuz. 
Ve yine Katedralden çevrilme bir başka cami; Selimiye Camii. 
Yukarıda da bahsettiğimiz 2 büyük camiinden biri olan Selimiye Camii 1206 yılında yapılmış. 
Yine diğeri gibi Katedral mimarisi burada da söz konusu. 
Camiden çıktığınızda sizi böyle bir sokak karşılıyor. 
Ve yine hemen camiye  yakın bir başka sokak.
 Cumbalı evler...
Kıbrıs'a gitmeden önce daha önce bir süre orada bulunan bir yakınım ısrarla Bloom marka greyfurt suyu içmemi istedi. Kağıdı ters yapıştırılmış bu şişeyi zor buldum, içtim. Gidersem tekrar içer miyim? Zor! 

Ve bizimle ilgili olması nedeni ile dikkatimi çeken bina, Adalet Sarayı. Dışarıdan görüntüsü sıcak geldi bana. Mahkeme duvarı ifadesine ters... 
Hz. Ömer türbesi olarak da bilinen bir başka mekana gittik. Hz. Ömer de bir sahabe imiş ancak meşhur 4 halifeden biri olan Hz. Ömer değilmiş. Kıbrıs'a ilk gelen Müslümanların kabirlerinin bulunduğu bir yer.
Hz. Ömer makamı hemen deniz kenarında idi. Bazı arkadaşlarımız suyun cazibesine dayanamadılar. 
Ağa Cafer Paşa Camii. 
Girne limanından şehir merkezine çıkarken rampalı ve taş döşeli bir sokakta yer alan şirin bir cami.
Cafer Paşa hakkındaki kitabe.
Güzelyurt'a da gittik. Suudi Arabistan nedendir bilmiyorum, Kıbrıs'a özel bir ilgi duymuş. Mesela bu cami kralın armağanı imiş. Mihmandarımızın anlattığına göre yol yapımı için de para göndermişler ancak bizimkiler yol yapmamışlar. 

Şeyh Nazım Efendiyi de ziyaret etmek istedik ancak sağlığı müsait değilmiş. Fotoğraftaki piri fani zat ile birlikte Şeyh efendinin tekkesinde bulunan mescitte namazlarımızı eda ettik.
Dönüşte bir şey dikkatimi çekti. Dünyada tek midir bilmiyorum ama Lefkoşa Havaalanı sadece dış hatları olan bir havaalanı.

Gezimiz başta da belirttiğim gibi yaklaşık 36 saat sürdü. Kıbrıs'a hemen her havayolu ile ulaşım var. Konaklamada bizim tercihimiz sadece yatmakla yetineceğimiz için herkese açık olan Girne Öğretmenevi oldu.

2 Temmuz 2012

Bugünün Çocukları

İsterdim ki, çocuğum evin önünde seksek oynasın. Onun da bir Aysel teyzesi, Mihriban ablası olsun, Hacı Arif amca ve Hacı Süleyman amca gibi bakkallardan alış veriş yapsın, namaz vaktinde ekmek almaya bakkala gittiğinde bir süre kapı önünde beklesin; bunları istiyordum. Kibrit camisinde cuma geceleri okunan duadaki nikah yenileme kısmının kendince anlamsız gelmesine kıkırdasın, sıcak teravih namazlarından çıkan cemaate kovasındaki soğuk suyu dağıtan amcayı izlesin istiyordum.

Sokak kenarlarında kaldırımlarla yol arasını bölen ve şırış şırıl akan arkta sanki kendi marifeti ile yarışıyormuş gibi arkadaşlarıyla küçük dal parçacıklarını yarıştırmasını da isterdim çocuğumun.

Artık Play Station oyunları her tarafı fethetmiş. Çocuklar yağmurlu günlerde çıkıp çamurda oynayabilecekleri oyunları oynamayı bırakalı çok olmuş. Hatta güneşli günlerde bile çıkıp top oynamıyorlar. Sanal alemden uzak yapabildikleri tek alternatif eğlence yaz mevsimine mahsus olmak üzere bisiklet kullanabilmek. O da sadece evlerinin çevresinde... Zira aileler güvenmiyorlar; haklılar çünkü şehirler artık güvenli değil...

Acaba bugünün çocukları kendi hallerinden memnunlar mı? Ve yarın onlar da kendi çocukluklarını özleyecekler mi?

Not: Bu yazı 10.10.2009'da yazılmıştı.

27 Haziran 2012

Kül Suyu

Önce bir itirafta bulunayım, kadın bloglarına, daha doğru bir ifade ile hobi bloglarına hep hayran olmuşumdur. Sebebi ise basit; aralarında müthiş bir bağ var. Biri diğerinin bloguna yorum yazıyor, diğeri öbürünü mimliyor, takipçi listeleri bir hayli kabarık oluyor, filan.

Biz burada hükumet kurup hükumet indiriyoruz ama en ufak bir hareket gözlemek bile zor.

Bu yüzden bu defa konuyu değiştiriyorum. Konumuz kül suyu ile temizlik. Gözlerimle görmesem inanmaz ve asla paylaşmazdım ama gördüğüm şeye gerçekten inanamadım. Geçenlerde eşim temin ettiği külün suyu ile çoçukların çamaşırlarını yıkadı. Normal şartlarda çamaşırların yıkanması ilgi alanıma girmiyor ancak bu defa sonucu merakla bekledim. Çamaşırlar çocuklara ait olunca haliyle bir hayli lekeliydiler. Nitekim beklediğim sonuç çıkmıştı; lekeler olduğu gibi duruyordu. Eşim operasyonun henüz bitmediğini söyleyince "modern ürünlerle mi?" diye sordum fakat o sadece çamaşırı güneşe serdi. 2 saat sonra lekelerden eser kalmadığını gördüğümde inanmak istemedim ama gerçek ortadaydı. Adeta bir sihir gibiydi.

Temizlik firmaları bu yazdıklarımı duysa belki bir gün trafik kazasında yaşamımı yitirdiğimi bile duyabilirsiniz. Evet, gerçekten o kadar yani... Gerçi yine fırıncılar da yazdıklarımı duysa Fırıncılar Odasına başkan yapabilirler. Çünkü bu iş yaygınlaşsa çöpe giden tonlarca kül para etmeye başlayacak.

Peki bu bilgilere nereden ulaşmış eşim? İmece Evi adlı blogdan edinmiş bilgileri. Ben de takibe aldım derhal. Sizler de beni unutmadan o blogu da takip edebilirsiniz.

22 Haziran 2012

ÇOGEMED

ÇOGEMED yani Çocuk Gelişimi ve Montessori Eğitim Derneği.

Adından da anlaşılacağı üzere derneğin esas amacı Montessori Eğitim Modelini tanıtmak ve uygulamaya yönelik çalışmalarda bulunmak. Yaklaşık 5 yıldır adını sıklıkla duymaya başladığımız uzman pedagog Adem Güneş'in Anadolu Pedagojisi diye adlandırdığı projesinin temel kaynaklarından birini oluşturması bakımından Montessori Eğitimi gerçekten önemli. Kanaatimce Montessori Eğitimi Anadolu Pedagojisi ile harmanlandığında bizler için bir anlam ifade ediyor.


Derneğin birbirinden değerli üyeleri ve destekçileri de bulunuyor.

Ayrıca İstanbul Bahçelievler'de yanılmıyorsam 7 pilot okulda Montessori Eğitim modeli uygulanacak 2012-2013 eğitim-öğretim yılında. Buna dair bir başka haberin linkini de paylaşıyorum.

Montessori kimdir, eğitim modeli nedir, Anadolu pedagojisi nedir gibi sorulara cevap açısından derneğin sayfasını takibe almanızı ve incelemenizi öneririm.

18 Haziran 2012

6 Haziran 2012

Haberler Gerekli mi?

Hatırlanırsa bir kaç ay önce İsviçre'de bir otobüsün kaza geçirmesi sonucu çoğu çocuk 28 kişi ölmüştü. İşte o hadise aklıma paylaşmak istediğim bazı düşünceler getirmişti ama yazmak ancak şimdi nasip oluyor.

Öncelikle; bu tür kazaların aslında sadece bize mahsus olmadığını, insanoğlunun yaşadığı her yerde meydana gelebileceğini hatırlattı bana bu kaza. Zira aynı kaza bizde olsaydı bir an bizim medyanın bu hadiseye yaklaşımını "galiba zihniyetlerin geri kalmışlığının tüm örneklerini yansıtan cümlelerle kurulu metinler ortaya çıkarırdı bizim gazetelerimiz" diye düşündüm.

Fakat bahsettiğim bu kazanın hemen öncesinde bir inşaat alanındaki çadır yangınında 11 işçinin vefatında da düşündüğüm bir şey vardı ki; aslında paylaşmayı istediğim husus da o idi; bu tür ölüm haberleri, ve sair olumsuz tüm haberler toplum ve ferd vicdanını olumsuz biçimde derinden etkiliyor. Mesela 100 yıl önce yaşayan insanlar bu tür hadiselerin sadece kendi etrafındakilerden haberdar oluyorlardı ve muhtemelen bundan dolayı daha rahat bir psikolojiye sahiptiler. Ve yine aynı sebepten bu hadiselere karşı da daha duyarlı idiler.

Oysa şimdi 1 saat önce İsviçre'de meydana gelen kazayı hepimiz duyuyoruz. Bu hem olaylar karşısındaki duyarlılığımızı zedeliyor hem de pozitif enerjimizin eksilmesine neden oluyor.

Kaldı ki haberciliğin temel ilkelerinden birinin "köpeği ısıran insanın haber değeri taşıdığı" düşünülürse esasen haberlerin genel olarak ne faydası var diye de ayrıca düşünmek lazım.

Bununla beraber mevcut vaziyetin önüne geçmek mümkün değil.

1 Haziran 2012

Camia/Hizmet ve Cemaatler

Önce Ekrem Dumanlı'nın kendilerini "camia", daha sonra bir başkasının da "hizmet" olarak tanımlaması esasen bana sakıncalı ifadeler olarak görünmüştü. Çünkü, toplumdan kendilerine camia denilmesi istenirken sunulan gerekçeler diğer cemaatleri farklı bir konuma oturtma ve ötekileştirme manalarını da ihtiva ediyordu. Hizmet ise sadece bir gruba mal edilemeyecek kadar önemli bir isimdi ve bunu sahiplenmek "sadece biz hizmet ediyoruz" anlamına geliyordu.

Tüm bu yaklaşımlar sonrasında ve sanıyorum biraz da MİT-Emniyet çekişmesinin de getirdiği son hassas dengelerin ayarındaki oynamaların akabinde ne yazık ki camia/hizmet ile cemaatler arasında anlaşılmaz bir çatışma meydana geldi. Hatta bu çatışma ortamına sebep olarak bir de Risale-i Nur eserlerinin sadeleştirilme çalışmalarını da ekleyebiliriz.

Şüphesiz bu durum ne camia/hizmet için ne de diğer cemaatler için istenilen bir durum olmamakla beraber ne yazık ki her iki taraf da fütursuzca saldırılara devam ediyor.

Bir tarafın vehmi veya gerçek bir güç elde ettiği aşikar fakat bu gücün istismarı, verdiği sarhoşluk duygusu ve kendileri haricindekileri küçümseyip hatta hain diye yaftalamak en başında camia/hizmet'in çıkış noktası olan diyalog ve hoşgörü manalarına ters düşmektedir. Özellikle eğer halen kendileri için en önemli kaynaklardan biri olarak görülüyor ise Risale-i Nur eserlerinden uhuvvet bahsini tekrar be tekrar okumalarını tavsiye ediyorum.

Diğer cemaatlerin de dünyevileşme sürecine girme tehlikesinin farkına vararak derhal asıl amaçlarına yönelmeleri, cemaat/hizmet olgusuna karşı duruşlarını kontrol ederek gereken hoşgörü ve diyalogu onlardan esirgememelerini ve iki kahramanın kavgasında küçük bir çocuğun iki kahramanı da alt edebileceği gerçeğini unutmadan kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiği kanaatindeyim.

Son olarak "Arap Baharı"nın mimarı olarak görülen sosyal medyanın aslında yukarıda belirttiğim çatışmaya da kaynak olduğunu gözlemlediğimi belirtmek isterim. Zira mobilize olunan bu dönemde anlık duygu ve düşüncelerin çok da önü-arkası düşünülmeden anında paylaşılması bir anda bir çığa dönüşme potansiyeli taşıdığı gerçeği göz ardı ediliyor.

Kusuru ve problemleri başka yerlerde aramak derdinde değilim. Fakat dış etkenlerin de varlığını unutmamak kaydı ile esas kusurun ve problemin bizde olduğunu düşünerek bu, sonu hayırlı durmayan gidişe dur demeliyiz.

29 Mayıs 2012

Kan ve Aşk

Hafta sonu uzun zamandır sinemaya gitmediğimi fark edince vizyonda neler var diye göz attım ve gidilecek doğru düzgün bir film bulamayınca her şeye rağmen Kan ve Aşk'ın seyredilebileceğini düşündüm ve gittim.

Benim gençliğimin ilk yıllarına denk gelen ve derin bir duyguyla hissettiğim bir dramın beyaz perdeye aktarılmış olması filmi seyretmeme neden olsa da ne yazık ki beklentimi karşıladığını söyleyemeyeceğim. Zira dramın sadece kadınlara yönelik cinsel suçlar kısmını alıp ayrıca bu sahnelerin de bir kaç defa tekraren gösterilmesi doğrusu dram filmi için bir miktar aşırı geldi bana. Filmin ilk sahnelerinde ağlayan bebeğin üzerinden devam edecek bir paralel senaryo daha etkileyici olurdu kanaatimce. Filmin bir çok karakterinin film içinde neredeyse bir anlamı yoktu.

Son olarak, film repliklerine göre savaşın asıl sebebi sanki Müslümanlarmış gibi gösterildiği de söylenebilir. Geçmişte yaşanmış dramatik hikayeler Müslümanlar aleyhine idi. Esasen böyle bir filmin önce Müslümanlar tarafından çekilmesi gerekirdi...

Film seyredilmeyi hak etmiyor kısaca. Puanım; 4/10

25 Mayıs 2012

Avukat

Dün bir davamın 6 veya 7. duruşmasına girdim ve nihayet karar çıktı. Ancak konumuz bu değil.

Bu süreçte karşı tarafın avukatıyla gayet medeni bir şekilde duruşma öncesinde ve sonrasında selamlaşıp sohbet ediyorduk ama ne olduysa dünkü duruşma öncesinde selamlaşmamıza rağmen davayı kaybeden meslektaşım sonrasında salondan arkasını dönüp öyle bir hızla ayrıldı ki ne selam ne kelam...

Benden en az 7-8 yıl daha kıdemli olduğunu düşündüğüm meslektaşımın bu tavrı haliyle üzdü beni. Biz avukatlar işimizi yapan ama asla kendimizi haklarını savunduğumuz kişilerin yerine koymayan insanlarız, olması gereken budur. Kaybeden esasen çoğu zaman avukat değildir, müvekkildir. Nitekim dünkü davada meslektaşım tüm iddia ve savunmalarını hakkıyla yerine getirdi ancak  hakkını savunduğu kişinin/şirketin hataları davanın kendi aleyhlerine sonuçlanmasına neden oldu. 

Sayın meslektaşım, hal böyleyken sen neden kendini gayr-i medeni bir duruşun içine sokuyorsun ki?

23 Mayıs 2012

Eğitim Sistemi Değişsin!

Eğitim sistemini sil baştan değiştiren son kanun değişikliği vesilesi ile en çok tartışılan konulardan biri de şüphesiz Kur'an ve siyer eğitiminin seçmeli ders olarak sunulmasıydı. Bu duruma itiraz edenler en çok söz konusu derslerin seçmeli olmasına rağmen devlet eliyle bir dinin körpe zihinlere dayatılması argümanını kullandılar.

Geçenlerde henüz 4 yaşında olan kızımın "en büyük Atatürk" diyerek tempo tuttuğunu görünce öğrendim ki; cümleyi ilkokul 1. sınıfa giden komşumuzun kızından öğrenmiş. Neredeyse 1 asırdır körpe zihinlere dayatılan bu argümana ses çıkarmayıp dayatma dedikleri seçmeli derslere itiraz edilmesi ne kadar da manidar.
30 sene önce ilk okula giderken Atatürk İlke ve İnkılapları başlığı ile CHP'nin 6 okunu bize de dayattıklarını hatırladım birden. Devlet eliyle belli bir partinin zihniyeti körpecik beyinlerimize dayatılıyordu. İstediğimiz kadar çok partiliyiz diyelim; gerçek ortada. Hala aynı şekilde midir bilmiyorum ama eğitim sistemimizin değiştirilmesi gerektiği ortada...

Not: Resim http://www.sosyalistforum.net/mizah/33869-kemalizmin-sartlari.html adresinden uyarlanmıştır.

18 Mayıs 2012

İçimdeki Yangın

Ortadoğuda süregelen trajediyi tüm detaylarıyla bir filmin ele alabilmesi elbette beklenemez ancak bu trajedinin tam ortasından ufak bir hikayeyi alıp yaşanan trajedinin gölgede kalan kısımlarına dair fikir oluşturmak ve bu trajediyi belleklere kazımak istiyorsanız bu hafta sonu İçimdeki Yangın şeklinde Türkçeleştirilen Incendies filmini izleyebilirsiniz.

Keşke tanıtmayı bu kadar geciktirmeseydim, zira filmi izleyeli 2 aydan fazla oldu ve gerçekten ender etkilendiğim filmlerden biriydi ama ancak fırsat bulabildim.

Filmin ilk kısımları sıkıcı da gelse dişinizi sıkın ve izleyin, sonunda, özellikle de son 5 dakikasında filmi izlemekle ne iyi ettiğinizi hissedeceksiniz. Kanada yapımı olmakla birlikte filmin bizim coğrafyaya ait olması, bu coğrafyaya özlemimin de arttığı bu dönemde beni hiç sıkmadı ama herkes için aynı olmayabilir. Bu yüzden sonunu mutlaka getirin filmin.

Filmi buradan ve buradan inceleyebilirsiniz.

15 Mayıs 2012

Anneler günü mü?

Anneleri 8  yıl önce vefat eden ve S.Arabistan'da yaşayan biri 11 diğeri 20 yaşlarında iki kardeşin cumartesi günü bize gelip anneler gününü bizde geçirmeleri, zaten kültürümde çok yer etmeyen bu güne karşı bende derin bir anlamsızlık oluşturdu.

Pazar sabahı ben tam bu durumda iken twitterda takip ettiklerimden biri, aslında bugünün hem annesizler için hem de çocuğu olmayan anneler için ne kadar zor bir gün olduğunu yazdı. Ardından eşimin "İstanbul bugün sana annesiz yavruların gözlerinden bakacağım. Sessiz ol, sırrını sakla! Anneler gününden haberleri yok" twiti geldi. 

Tüm bunlar yetmezmiş gibi pazar günü gezimizin son durağında uğradığımız AVM'deki süslemelerin sebebini soran büyük kardeşe ne diyeceğimi bilemedim ve -kem -küm ederek bir an evvel oradan uzaklaşmanın yolunu aradım.

Hasıl-ı kelam; dünya yalan!

11 Mayıs 2012

Yazmak

Her yeni bir şey yazmak istediğinizde aklınıza "ben bunu neden yazıyorum?" sorusu geliyorsa ve bunu cevaplayana kadar yazacaklarınızı unutuyorsanız;

1- İhtiyarlık merdivenini tırmanmaya başlamış olabilirsiniz,
2- Hayat sizin için anlamsızlaşmaya başlamış olabilir,
3- Paylaşmayı sevmez olmuşsunuzdur,
4- ............

Listeyi dilediğiniz kadar uzatmak mümkün.

Fakat; ihtiyarlık! Sana inat yazmaya devam edeceğim.

17 Mart 2012

Lisem

Liseyi fotoğrafta görünen sarı binada okudum.


Not: Fotoğraf ne yazık ki bana ait değil. Bilgisayarda çok önceden kayıtlı imiş, kim çekmişse hakkını helal eder inşallah. 

12 Mart 2012

Öncelik Sonralık

Ağabeyimin milletvekili olmasından bu yana yaşadığım iki şey beni gerçekten rahatsız ediyor. Birincisi; eğer ben, babamı tanıyan birilerine tanıtılıyorsam "filanın oğlu" değil de "filanın kardeşi" diye tanıtılmam. İkincisi ise; her ikisini de tanıyan insanların babamı hiç sormayıp ağabeyimi sorması ya da önce ağabeyimin sorulup sonra babamın sorulması.

Bu biraz da belki babamın üzerinde taşıdığı bilinen kimliğinin benim açımdan daha değerli olması ve herkes tarafından da bu şekilde algılanması isteğinden kaynaklanıyor olabilir.

Muhtemelen bu yazdıklarımı ağabeyim de okuyacaktır ama onun da benden farklı düşünmeyeceği kanaatindeyim ben.

8 Mart 2012

Dünya Kadınlar Günü

Şamil Tayyar'ın twitterda paylaştığı şu twiti okuyunca aklıma birden 6 yıl önce benim de aynı duygularla yazdığım satırlarım aklıma geldi. Ve geçmişe bir yolculuk olsun istedim. İşte o satırlarım; 

Dünya Erkekler Gün(leri)ü

2 Mart 2012

Cleopatra Stratan

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın facebook sayfasında rastladığım 2002 doğumlu Cleopatra Stratan'ın müziği ve sesi beni etkiledi. Biraz araştırınca meğer ailecek müzikle uğraşıyorlarmış. Ukraynalı imiş ve mtv ödülü bile almış. İlk albümünü ise henüz 3 yaşında iken çıkarmış. Şimdi hep beraber bir kaç gündür dilime pelesenk olan parçasını izleyelim;

pub şa La La La Laaaaa Lalalalala


24 Şubat 2012

Makro mu, Mikro mu?

2010'un sonunda veda ettiğim blogu bu kadar sürede tekrar aktif etmeyi düşünmüyordum işin açıkçası. Daha da doğrusu tekrar aktif ettiğimi söylemek için de henüz erken. Neticede burayı kendim için yazdığım kadar okunması için de yazıyorum. Blogun okunduğunu ve takip edildiğini bilmek isterim elbette.

Hali hazırda mikro blog olarak da adlandırılan twitterda aktif sayılırım. Fakat hala içimde blogda geçirdiğim 5 yılın özlemi de saklı. Twitter buranın tadını hiç bir zaman veremedi, veremiyor.

Bismillah diyelim ama akıbetine sonra karar verelim.

28 Aralık 2010

Elveda!

Aralık 2010 itibarıyla blogum 5. yılını tamamladı. Tam 5 yıldır hemen hemen ara vermeden çeşitli konulardaki düşüncelerimi, duygularımı, kendi çektiğim fotoğraflarla beraber başkalarına ait beğendiğim fotoğrafları, kimi yazarların ve bloggerların yazılarını, kısacası birçok şeyi daimi ziyaretçi sayım olan 5-10, bazen 20 kişi ile, google ve benzeri yollardan gelen yüzlerce kişi ile paylaştım.

Bu platformu önemsedim. Yazdıklarıma, paylaştıklarıma; bunun yanında dil kurallarından, konu seçimine kadar her ayrıntıya elimden geldiğince azami dikkat etmeye çalıştım. Kişileri incitmemek en önemli önceliğimdi, umuyorum böyle bir sıkıntı yaşayan ziyaretçim olmamıştır.

Bir blog için bence 5 yıl önemli bir zaman dilimi. Benimle beraber başlayan birçok blog bugün yok. Var olanlarsa tabiri caiz ise can çekişiyorlar. Zaman zaman benzer durumları benim blog da yaşadı ancak her şeye rağmen canlılığını koruyan bir blogum vardı diye düşünüyorum. 5 yıldır toplam 496 adet yayınım olmuş. Bu da senede ortalama 100 yayına tekabül ediyor ki, hiç de fena bir rakam değil. 2009 yılının ilk iki ayı hariç, hemen hiç bir ay blogumu yayınsız bırakmamışım.

Neticeye gelecek olursak, her şeyin bir ömrü olduğu gibi bu blogun da bir ömrü olmalı. Blog bir kaç gün daha açık olacak. Muhtemelen yılbaşı akşamı ise kapanacak.

Bu vesile ile başta bloguma ilk zamanlarda yazdıkları yazılar ile katkıda bulunan Tuğrul Cenker'e, Fethi Kaya'ya, Fatih İşgören'e ve A. Selim Can'a, ayrıca yorumlarıyla her zaman bloga renk katan değerli Mehmet Abi'ye, yine blogumu şu ana kadar izlemeye alan 9 kişiye, diğer tüm ziyaretçilere ve yorumculara teşekkürlerimi sunuyorum.

Hayatta olursam ve Blogger da hizmete devam ediyor olursa tam 5 yıl sonra blogu tekrar açıp eski yazı ve yorumların okunabilmesini sağlamayı düşünüyorum.

Sağlıkla kalın...

11 Aralık 2010

Kerbela şühedasının hatırasına

Muharrem ayına girdik. Bilindiği üzere tarihte bu ayda çok sayıda hadisenin varlığı rivayet edilir. Bunlardan biri de Peygamber Efendimizin torunlarının Kerbela'da yaşadıkları üzücü vakıadır. İşte Kerbela şühedasını anmak ve onların ruhlarına bağışlanmak üzere İstanbul Müftülüğünün düzenlemiş olduğu bir programı paylaşmak istiyorum.

Programdan dünkü Cuma hutbesinde haberdar oldum. Hatip Süleymaniye Camii'nde 12 Aralık 2010 pazar günü saat 11:00'de başlayıp öğle namazını da takiben devam edecek dedi. İstanbul'un tanınmış hafızları tarafından Kur'an ziyafeti sunulacakmış. Teferruatı için İstanbul Müftülüğü'nün sitesine girdim ancak konuyla ilgili tek bir duyuru dahi yoktu. Ulaşabildiğim tek şey hutbenin metni oldu ve orada da yukarıda yazdıklarım yer alıyordu.

Bu vesile ile biz de şuhedamızı rahmetle anıyoruz.

6 Aralık 2010

Seyfullah

Allah'ın kılıcı unvanına layık görülen Halid bin Velid hazretlerinin Suriye'nin Humus kentindeki kabrini ziyaret etmek nasip oldu geçenlerde. Fotoğraflarını paylaşıyorum;





Cami son halini Sultan II. Abdülhamid tarafından yapılan tadilatla elde etmiş. Daha eski tarihi nedir bilmiyorum ancak Türk mimarisini andırıyordu.

Cami çevresindeki çocuk yaştaki ayakkabı boyacıları Türk turistlerin başbakanlarının, cumhurbaşkanlarının övülmesinden memnun olduklarını anlamışlar sanırım, ısrarla onların adını zikrederek peşimi bırakmadılar.

Ayrıca Kurtlar Vadisi dizisinin aktörlerinin basılı olduğu tişört giyen çok sayıda Humuslu genç gördüm aynı çevrede.

Hz. Halid Bin Velid ile ilgili detaylı bilgi için ise lütfen linki tıklayın.

2 Aralık 2010

25 Kasım 2010

Buldum!

Bayram öncesi "eskiden lunaparklar bayramlarda kurulurdu, mahalle aralarında" diye bir cümle sarf etmiştim. Meğer hala kuruluyormuş o lunaparklar. Bunun için Suriye'ye, Şam'a gitmek gerekiyormuş. İşte videosu;


Bu da bir başka mahalleden, sabah erken bir saate çekilmiş fotoğrafı;


Suriye'ye dair diğer izlenimlerimi de aralıklarla paylaşmayı düşünüyorum.

24 Kasım 2010

35 Yaş

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.


Cahit Sıtkı Tarancı

12 Kasım 2010

Bayram

Eskiden en güzel giysileri bayramlarda alınırdı çocukların.

Eskiden birçok aile bayramda yerdi eti.

Eskiden lunaparklar bayramlarda kurulurdu mahalle aralarında.

Eskiden en güzel yemekler ancak bayramlarda yenilebilirdi.

Eskiden bayramlarda gazeteler çıkmaz ve böylece siyaset konuşulmazdı.

Eskiden bayramlarda sahillere değil aile büyüklerine ziyarete gidilirdi.

Bu liste uzatılabilir.

Şimdi çocuklar her daim bizim çocukluğumuzda ancak bayramlarda giyebildiğimiz giysileri giyiyorlar. Artık et pahalandığı için sadece sözünü ediyoruz ama yine marketlere hücum edip etleri alıyoruz. Lunaparklar sadece bayramlarda değil, en cazip halleri ile her zaman yanıbaşımızdalar, hatta bilgisayar oyunları lunaparklara da ihtiyaç bırakmıyor. En güzel yemekleri bayramlarda yemek yerine bayramlarda yeme içme yerine tatlıları yiyoruz, çünkü kurbanlarımızı artık biz kesmiyoruz, hayır hasenat dağıtıyoruz(!). Siyasilerin bayram mesajları var artık gazetelerde ama sadece mesaj halka veriliyor, kendileri o mesajların muhatapları değiller sanki. Bayramlar 9 gün olsun da vizesiz ülkelerden birinde tatil yapalım diyoruz.

Hepinize iyi bayramlar dileği ile ben aile büyüklerimi ziyarete gidiyorum, müsaadenizle...

3 Kasım 2010

Hayrettin Karaman Hoca'dan güzel tespitler

Dün akşam Karaman Hoca TRT Haber kanalında bir programa konuk olmuş.Hassas bir konuda gerçekten yerinde ve delilli bir izahatta bulunmuş. Çok zaman aklıma geliyor, kaleme almak istiyor olmamam rağmen konunun hassasiyeti, kendi konumum ve daha birçok nedenden dolayı değinemediğim bir konuya böyle bir referansla değinebilmek iyi oldu. Ne ben yorulayım, ne şimşekleri üzerime çekeyim. Buyurun size ilgili açıklamaların linki; "Açıktan daha cazip başörtülü 'giyinmiş çıplaklar' var!"

28 Ekim 2010

Osmanlı bozgunu bitiyor mu?

Başlığın sonuna sadece soru ekini ekledim ve size sunuyorum. Her zamanki gibi güzel bir yazı kaleme almış Engin Ardıç. 

Esasen benim için bu yazısında en çok hoşuma giden kısım bundan 6 ay önce kaleme aldığım bir düşüncemi destekler mahiyetteki cümlesi idi. O yazımın linki burada. Engin Ardıç işte bu yazımdaki düşüncemi şu cümlesi ile dile getirmiş;
"Osmanlı bozgunu bitmektedir!
İlk kez "bu kadar para kazanan" Anadolu'nun güveni yerine gelmiştir. (Ligin puan durumuna bakın bakalım, bu özgüven futbola nasıl yansımış?)"
Yine o yazımdaki tabuların yıkıldığına dair cümlemi destekleyen bir kaç çarpıcı cümlesi de şöyle Engin Ardıç'ın;
"Bir yandan "biz büyük milletiz" övüncü, öte yandan "biz adam olmayız" yerinmesi...
Aşağılık kompleksi "daha ziyade" aydınlarda gözleniyordu tabii.
Bazı şaşkınlar cumhuriyetin bittiğini ileri sürüyorlar.
Hayır, cumhuriyet asıl şimdi yerine oturuyor. Biten, yanlış yolda yürütülmüş bir ara rejimdir.
Cumhuriyetin "temel kazanımları" korunacak, "köpüğü" alınacaktır."
Siz en iyisi yukarıda verdiğim linkten yazının tamamını okuyun. 

23 Ekim 2010

Uyarılar manşetlerde!

Keşke her sabah gazeteleri açtığımızda siyasilerin yerine savcıların beyanatları manşetlerde olsa, değil mi? Mesela şöyle bir kaç haber örneği oluşturalım;
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcısı A apartmanın kapısında evine girmeye çalışan vatandaşı uyardı; "sakın hırsızlık yapma, yasalara göre bu suçtur."
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Beyazıt Meydanında arkadaşlarıyla kahve içmeye giden bir grup üniversiteli gence "izinsiz eylem yapmayın" uyarısında bulundu.
Beşiktaş'taki Özel Yetkili Cumhuriyet Savcıları halkı uyardı, "telefonlarınızı dinliyoruz, dikkat edin."
Ne var şimdi statükonun kibirli temsilcilerinden bir savcımızın, partileri uyarmasında? Yukarıdaki örnekler hoş değil miydi, o halde neden bu savcımızın uyarısı hoş karşılanmıyor? Tamam, ufak bir fark olabilir, yasada suç olarak öngörülmeyen bir konuda uyarı yapıyor sayın savcı ancak her savcı her şeyi bilecek diye bir kayıt yok ki! Biraz hoşgörü lütfen...

20 Ekim 2010

Yaşlılık

Dişlerimin tedavisi için gittiğim muayenehanede akrabam olan diş tabibi sivil polis memuru hemşehrilerimle tanıştırdı beni. Hoş beş, on beş derken birinin soyadı benim ortaokuldan bir arkadaşımın soyadıyla aynı olunca tanıyıp tanımadığını sordum. "Amcam" dedi. Sen kaç doğumlusun dedim, benden 10 yaş küçükmüş.

Bütün bunları niçin yazıyorum? Evet, ben de yaşlanmışım. Bunu anladım o sohbetin sonrasında... Üstelik dişimi de tedavi ettiriyorum...

18 Ekim 2010

Banttan yayın

Canlı yayındayız dediysek de kullandığım teknoloji henüz görüntü ve sesi canlı aktaramıyor. Bu nedenle cuma akşamı katıldığım kanun resitalinden kısa bir bölümü banttan yayınlıyorum.




Tarihi yarımadanın benim için çok ayrı bir yeri var. Elbette okuduğum fakültenin orada olması bunun en büyük sebebi. Neredeyse her sokağında ayrı bir hatıramın canlandığını hissedebiliyorum o taraflara yolum düştüğünde. Hatta tramvay hattının o bölgedeki güzergahını takip etmek, o bölgeye has yolcu profili, bunların hepsinin zihnimde farklı çağrışımlara açılan kapıları mevcut. Üniversite gençleri, turistler, bekar işçiler ve biraz da geç saat olduğunda ayyaşlar...

"Hangisine gitmeli" başlığında verdiğim linklerde de, bendeki mevcut bilgilerde de etkinlik 19:00'da başlayacak yazıyordu ancak doğrusu 20:00 imiş. Önce yetkililere kızmayı geçirdiysem de içimden bana tarihi mekanlarda fazladan bir saat verdiklerini düşünüp neredeyse teşekkür edecektim. İyi ki öyle olmuş, Firuz Ağa camiinde akşam namazı kılma, Sultanahmet Köftecisinde köfte yeme ve birkaç CD ile kitap bakabilme fırsatım oldu bu bir saat içinde.

Sonuçta 1 saatlik Kanun Resitali ise ekmekli kadayıfın kaymağı idi...

15 Ekim 2010

Canlı yayın

Biraz twitter gonderileri gibi olacak ama olsun, Kanun Resitalinden canlı yayındayız.

13 Ekim 2010

Hangisine gitmeli?

15 Ekim cuma akşamı birbirinden güzel olacağını tahmin ettiğim 2 etkinlik çakışıyor. Ben bu tereddüdü yaşarken bari tereddüdü yaşayan tek olmayayım dedim ve blog ziyaretçilerimle paylaşayım diye düşündüm.

Birincisi Yerebatan Sarnıcında Ahmet Meter'in düzenlediği Kanun Resitali. Bunun saati 19:00

Diğeri ise Sultanbeyli Kültür Merkezinde Kardeş Türküler Konseri. Bunun saati ise 20:00

İlgilenenlere duyurulur...

12 Ekim 2010

2010 Medine

26 Ekim 2006 tarihli yazımda Medine'den Ramazan ayı izlenimlerimi paylaşmıştım. 4 yıl sonra Allah tekrar nasip etti ve bu Ramazan ayında da umre ziyaretinde bulundum. Her bir dakikasının ayrı ayrı anlatılabileceği, sayfalar dolusu konuların çıkabileceği harika bir 12 gün geçirdim. İkindi namazı öncesi Mescid-i Nebevi'nin avlusunda cemaatin iftariyelikleri hazırlanmış ve namaz sonrasında yüz binlerin oruç sevaplarına ortak olmak isteyenlerin cömertliğini sergileyen bu fotoğrafı paylaşmak istedim.

Allah tüm isteyenlere gidebilmeyi nasip etsin.

8 Ekim 2010

Sosyal Ağlar

Daha önceden de kaleme almıştım bu meseleyi ama tüketim halen devam ettiğine göre konunun güncelliği de devam edecek demektir.

Facbook'un Türkiye'de yeni yaygınlaşmaya başladığı günlerde bir arkadaşımın ismiyle açılan hesap üzerinden çeşitli mağduriyetlerin doğduğunu öğrenince derhal kendime bir hesap alıp dondurmuştum. Facebook hesabım kafama da pek yatmadığından olsa gerek öylece kaldı. Ardından twitter ortaya çıkınca o arkadaşımın mağduriyeti aklıma geldi yine ve hemen twitter üyeliğimi de yaptım ve kendi fotoğrafımı da yerleştirdim baş köşeye. Benim üyeliğim Türkiye'deki bir çok üyeden eskidir.

Gel zaman git zaman, twitterı hiç kullanmamama rağmen özellikle de 12 Eylül referandumu öncesinde birden benim de twitter fırtınasına yakalandığımı fark ettim. Takibe başlayınca takipçilerim olmaya başladı, bu durum hoşuma da gitti. Bir süre sonra anladım ki, twitter adeta dipsiz bir kuyu gibi; içine girdikçe çıkması güç olacak. Ve sonunda yaklaşık 1 haftadır kullanmaz oldum. Hesabımı silmeyi düşündüm ama bahsettiğim mağduriyeti göz önünde bulundurarak olduğu gibi bıraktım.

Ayrıca bir arkadaşımızın blogunda karşılaştığım haberin; bırakmamda etkili olmadığını söyleyemem.

Resim için kaynak; hafif.org

5 Ekim 2010

Başörtüsü meselesi

Bilindiği üzere YÖK İstanbul Üniversitesi'ne bir yazı göndermiş ve disiplin kurallarına aykırı davranan öğrencilerin derse girmişse çıkartılamayacağı, öğretim üyesinin derse devam edeceği, gerekirse tutanak tutup dekanlığa durumu bildireceğini belirtmiş.

Düşündüm; ben öğretim görevlisi olsaydım böyle bir konuya haber olmaktan ve böyle bir yazıya muhatap olmaktan utanırdım sanırım. Koskoca bir öğretim görevlisinin bir zabıta görevlisiymişçesine öğrencisini yaka paça kapı dışı ediyor olması düşünülemez. Eğer gerçekten böyle birileri varsa hallerinden utanmalılar.

İlim adamının uğraşması gereken konu öğrencisinin disiplin kurallarına uyup uymadığı, uymuyorsa bunu yaka paça dışarı atmak olmamalı. Hiç medeni bir davranış biçimi değil bu. Daha fazla da yorum yaptırmayı gerektirmeyecek kadar açık bir konu.

22 Eylül 2010

Eylül




Yaklaşık 3 haftadır İstanbul'a tam doyamayan biri olarak döner dönmez havanın karanlık olması, güneşin nazlanması, uzun kollu gömleğimin altındaki tenimin üşüdüğünü hissetmem, okul trafiğinin genel trafiğe etkisi ve aylar sonra karnabahar kızartıp yiyecek olmak bana her sene yaşadığım hüzün mevsiminin geldiğini hatırlattı yine...

Son bir defa uğranılan ve ortalıkta kalan son kap kacağın, giysilerin, yiyeceklerin kaldırıldığı yazlık evlerindeki o hüzünlü sessizlik...

Gecenin 12'sinde tüm yorgunlukla tatil dönüşü valizlerin indirildiği sırada çiseleyen yağmurun altında birkaç tane, hafiften sararmış yaprağın önünüzden uçup gittiğini görmek...

Sinema salonlarına yeni ve kaliteli filmlerin gelmesi,

Manav reyonlarına yeşil mandalinaların gelmesi,

Ve; hayata yeni bir başlangıç...

26 Ağustos 2010

Toz kalkmasına karşı ilginç çözüm

Özellikle dağlık ve kırsal alanlarda yolculuk edenler bilirler, ev sahipleri evlerinin önlerine kasis yaparlar ki yoldan geçen araçların evlerini toza boğmalarını engellemek için. Tabi oradan ilk defa geçen biri için bu durum bazen sıkıntı oluşturur. Hızı yüksek olan sürücü için tehlike oluşturur. Haberde ise bir vatandaş güzel bir çözüm bulmuş. Ancak sürdürülebilirliliği nedir bilemem. Muhtemelen sürücüler bir süre sonra yeni bir aktivite bekleyeceklerdir.

Toz kalkmasına karşı ilginç çözüm - ZAMAN GAZETESİ

20 Ağustos 2010

Avukat oldu nitekim!

Son zamanlarda siyasi ağırlıklı yazılar yazmamın ya da bir başka yönüyle blogun ilk zamanlarındaki konuları yazamamamın elbette çeşitli nedenleri var. Bunların başında şüphesiz o tarihlerde tek yaşıyorken şimdi evli ve 2 çocuk babası olmamdır. Vakit ayırmam gereken kişi ve iş sayısı zamanla artıyor. Bu da haliyle sadece gündeme ilişkin konularda yazabilmeme neden oluyor.

Bir önceki yazıma yorum yapan ziyaretçilerimden gelen tepkileri de göz önünde bulundurarak bu defa farklı bir konuda yazayım dedim ve bir anekdotumu paylaşmak istedim.
Yerel mahkemede kazandığım bir davayı karşı taraf temyiz ederek dosyanın Yargıtay'a gönderilmesini istedi. Ancak bu arada araya giren birileri vasıtası ile anlaşma sağlandı ve vekil sıfatımızla ben ve karşı tarafın avukatı bir araya gelip bir mutabakat imzaladık ve davayı kendi aramızda halletmiş olduk.

Her şey bu noktadan sonra başladı, avukat kimliğini cebinde taşıyan zat dosyanın esasında bu şekilde sonlandırılmış olmasının bizim lehimize olduğunu, zira kendisinin dosyayı Yargıtay'da incelediğini, üye hakimlerden birinin dosyaya küçük notlar iliştirdiğini (gerçekten de hakimlerin genelde yaptıkları bir uygulamadır), bu notlarda kararın bozulması yönünde görüşlerin bulunduğunu gördüğünü belirtti. Bu sözleri karşısında avukat beye sadece şapkamı çıkardım ve ayrıldım. Çünkü dosyanın henüz Yargıtay'a gönderilmediğini, dosyanın yerel mahkemede küçük bir eksikliğin giderilmesini beklediğini söylesem adamcağızın düşeceği duruma acıdım. Hem dosyadan bihaber olacaksın, hem de teferruatlı bir senaryo çizeceksin, üstelik bunu karşındaki meslektaşına - tabir-i avamla - hava atmak için yapacaksın. Ayıp yahu!

15 Ağustos 2010

Fehmi Koru'dan Destek

Komplo Teorisi başlıklı yazıma kimseden bir destek veya yorum gelmese de Fehmi Koru'nun da benzer düşüncelerde olduğunu görünce teorimi yabana atmamam gerektiğine kanaat getirdim.

İşte Fehmi Koru'nun ilgili cümlesi;

"Yürüttüğü kampanyanın söylemi ve seçtiği üslup yüzünden kendisinin 'değişimci' yönü tam anlaşılmadan sahneden çekilmek zorunda kalabilir CHP'nin yeni genel başkanı. Belki kendisini birdenbire genel başkanlık koltuğunda bulmasını sağlayanların amacı da budur: Değişimin CHP'ye fazla bir şey kazandırmayacağını ispatlamak.."

Yazının tamamı için lütfen burayı tıklayın.

6 Ağustos 2010

Komplo Teorisi

Bir önceki yazımda komplo teorisinin muhafazakarlara yapıştırılmış bir hastalık olduğunu söyledikten sonra şimdi bu yazıda bir komplo teorisi yazsam ne olur dersiniz? Ama dayanamayacağım ve yazacağım.


Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin yükselen yıldızıydı ve herkes adamcağızda bir cevher var zannediyordu. Deniz Baykal da en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan bu zatın esasında kof olduğunu biliyordu. Lakin halkın ve partililerinin de anlaması için "bu adamcağızı geçici bir dönem başa getireyim, hem bu arada dinlenirim, ayrıca referandumda zaten yenileceğiz, bari bu yenilgi de benim üzerimde kalmaz" diye düşünüp küçük bir manevra ile Kılıçdaroğlu'nun önünü açmıştır. Teoriyi biraz daha geliştirirsek; 50 yıllık en yakın dostu Önder Sav ile anlaşarak bu işi yapmıştır ve Önder Sav'a da Kılıçdaroğlu'nun ne olduğunun ortaya çıkarılması için gerekli argümanları sağlamasını tembihlemiştir.

Neden bu teoriyi düşünüyorum?

Dün Balyoz davasına bakacak olan 10. Ağır Ceza Mahkemesinde bir duruşmam vardı. Sabah duruşmasına öğleden sonra girebildim. Haliyle günüm Beşiktaş'taki meşhur adliyenin koridorlarında ve baro odasında geçti. Bir çok meslektaşımla ayak üstü sohbet etme imkanı buldum. Bir çoğu yaşlı ve sol kökenli idi. Fakat Kılıçdaroğlu'ndan hiç memnun olmadıkları gibi, bir kısmı geçici olduğunu, bir kısmı ise Deniz Baykal'ın geri döneceğine kesin gözüyle bakıyordu. Önümüzdeki referanduma ya katılmayacaklarını veya katılıp evet diyeceklerini söylüyorlardı. Bu değişikliklere hayır demek mümkün değil diyorlardı.

Yukarıda yazdığım teori nedense çoğu yaşlı olan meslektaşlarımla yaptığım sohbet sırasında aklıma geldi.

30 Temmuz 2010

Kırılma Anı

Son zamanlarda futbol maçlarına ilişkin yorumları izlerken "maçın kırılma anı" diye bir tabir kullanıldığını sıkça görmeye başladım.Türkiye'de de muhafazakar kesimle solcu-ulusalcı kesim arasında bir kırılma anı varsa o da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun 27 Nisan e-muhtırasını sonuçtan sebebe varma teorisi ile değerlendirip söz konusu eylemin dönemin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı arasındaki işbirliğinin neticesi olduğunu söylemesidir bence.


Türkiye'nin modern tarihinde muhafazakarlar sürekli bir komplo teorisi üretme merkezi olarak görülmüştür. Her ezilme, itilme halinin arkasında ABD, İsrail, Mossad, derin devlet vs. gibi çeşitli faktörler olduğu düşüncesi dile getirildikçe bu düşünceler ne kadar düzeyli, mantıklı olursa olsun karşı kesimden muhafazakarların komplo teoricisi oldukları söylenir ve bu düşüncelerle dalga geçilirdi.Oysa ilk defa Kılıçdarıoğlu'nun yukarıda bahsi geçen teorisini dile getirmesi ile durum değişmiş ve solcu-ulusalcı kesimin en önde gelen kurumu CHP'nin lideri vasıtası ile komplo teorisyenliği muhafazakarların elinden alınmıştır. Ayrıca yine bu teoriye bağlı olarak mağdur ve mazlum edebiyatını bu kesim yapmaya başlamıştır.

Solcu-ulusalcı kesime şapkalarını önlerine alıp düşünmelerini tavsiye ediyorum.

28 Temmuz 2010

35. Madde

TSK İç Hizmet Kanunun 35. maddesi ile ilgili tartışmalara ben de bir tarafından dalayım diye düşünürken bugün okuduğum bir yazının fikirlerimle örtüştüğünü görmem üzerine yazının linkini paylaşmak istedim.

22 Temmuz 2010

Usandım

Dünyayı kendi haline bıraktım (!)

Ne hali varsa görsün.

Artık evden işe, işten eve giderken 92,5, 102,8 gibi frekansları dinlemek yerine 101,6'yı dinliyorum.

Dünyayı ben kurtaracak değilim ya, 12 Eylül'de giderim oyumu kullanırım, nağmeleri dinlemeye devam ederim.