5 Ağustos 2008

Ayakkabı sevdası

İsim vermek elbette doğru olmaz ama özellikle bayan blogcular arsında alış-veriş çetelesini günlüklerine taşıyan, bu alış-verişlerinden de özellikle ayakkabı koleksiyonlarını okurlarıyla paylaşanların sayısı pek de azımsanacak durumda değil. "Dayınımiyeceğim, mutlaka alıciğim" diye başlayan, hatta "eşim ne dersen desin"i de ekleyen blogcuların duygularını biraz da ben yaşayayım dedim, bildiğim ayakkabı markalarını çevirimiçi gezmeye koyuldum.

Neticede fotoğraftaki ayakkabıyı görünce, bir anda kendimi o blogcular gibi hissettim ve "işte" dedim, "o his galiba bana da geldi. Eşime bile söylemeden bu ayakkabıyı almalıyım, dayınımiyeceğim." Hakikaten insanın alası da geliyor, değil mi?

Malum, Filipin Kraliçesi Imelda Marcos'un 5000 çift ayakkabısı olduğu söylenir. Bizim derdimiz onun yüzde biri için bile değil.

Ayakkabı için detaylı bilgiye ulaşmak isteyenler linki tıklayabilir.

31 Temmuz 2008

Yeni bir konu istiyoruz

30 Temmuz akşamından itibaren Türkiye'nin ilgileneceği bir konu kalmadığından bu rahatlık bize batar. Hele bir de Kıbrıs meselesi de çözülüyormuş galiba, aman Ya Rabbi, ne yapacağız biz? En kısa zamanda yeni bir konu bulunmalı. Buradan tüm yetkililere çağrıda bulunuyorum. Türkiye bu rahatlığı kaldıramaz.


Düşünsenize, canlı yayın araçları Ankara ve İstanbul'da iş olmadığından mesela Erciyes dağına tırmanan 3 profosyonel dağcıdan haber alınamamasından dolayı Kayseri'ye konuşlandıklarını ya da yeşil/çevreci örgütlerin Antalya'da yaptıkları orman yangınlarına yönelik toplantılarını izlemek amacı ile Antalya'ya konuşlandıklarını veya Güneydoğu'daki susuzluktan dolayı tarım alanlarındaki verimsizliği yerinde gözlemleyip kamu oyuna duyurmak için Diyarbakır'a gidildiğini...

Düşünmesi bile hafakanlar bastırıyor insana. Böyle bir Türkiye'yi düşünemiyorum bile. İnsanda tansiyon mansiyon kalmaz yahu. Biz yüksek tansiyona alıştık, bundan vazgeçemeyiz. Bu kadar sığ, basit, gerilimsiz haberler bozar bizi. Acilen yeni bir konu... Lütfen!

26 Temmuz 2008

Öcalan da mı masumdu?

Abdullah Öcalan da mı terörist değildi acaba? Ortaya çıkarılan nur topu gibi terör örgütünün yeterli mühimmatı bulunamadığından terör örgütü olarak nitelendirilemeyeceğini söyleyen bir takım terör örgütü "avukatları" acaba Abdullah Öcalan'ın da terörist olmayabileceğini savunurlar mı dersiniz? Neticede o da yakalandığında üzerinde herhangi bir silah yoktu. Yeterli mühimmatı olmayan biri nasıl olur da terörist diye yaftalanabilir sevgili "avukatlar"?

Yeni örgütün lider kadrosundan olduğu iddia edilen İlhan Selçuk'un evinde sadece ruhsatsız bir av tüfeği bulunmuş da, tartışmanın asıl kaynağı bu...

20 Temmuz 2008

Cami



Çinisiz de güzel olabiliyormuş camiler.
Camilerle ilgili düşüncelerim için lütfen tıklayın.

13 Temmuz 2008

Tatili satın almak

Yazıma öncelikle Jet Fadıl'a "helal olsun" diyerek başlamalıyım. Adam dindar kesimde var olan bir duyguyu müthiş şekilde yakalamış ve yatırımını yapmıştı bundan belki 10 sene önce.

İkinci olarak da kimseye neden tatil için bunca para harcıyorsun diye hesap sorma derdinde olmadığımı da belirteyim.

Neticeye gelelim; son yıllarda Türkiye'de insanlar günlük çalışmalarının belirli bir saatini yaz mevsiminde sahillerde tatil yapabilmek için ayırıyorlar. Asgari ücretin az yukarısında ücretle çalışan hemen herkes aynı dertte. Kredi kartın varsa, patrondan 2 hafta izin de koparabildiysen 12 takside maaşının iki katını verip tatil yaparsın. Bunun anlamı ne? Kış boyu çalışma saatlerinin bir kısmını bu tatil için çalıştın demektir.


Dindar kesim de kendisine sunulan "alternatif" tatil önerilerine bigane kalmadı, hatta Allah o işletmeleri nazardan korusun, diğer tatil merkezlerinden çok daha dolu geçiriyorlar sezonu. Esasında sosyolojik bir incelemeye tabi tutulması gereken bir konu bu, bir paragrafla geçiştirmek zor ancak şunu söyleyebilirim; biriken sermaye ve güç gösterme derdi var bu işin arka planında.

Eskiden tatil anne-babanın ocağına gitmek, büyükleri ziyaret etmek, birkaç gün de olsa köy havasını teneffüs etmekti belki bir çok insan için. Ancak artık devir değişti; anneler günüyle babalar gününde birer hediye sunup onların gönüllerini etmek yetiyor(!) geriye kalan halayı, teyzeyi, dayıyı, amcayı da zaten tanımıyoruz, suç bizim mi, iş-güç, para derdi, ne yapalım? Zaten onları ziyaret etmemek için bahane de çoktur, ne bileyim, mesela belki de bir miras sorunu olmuştur geçmişte... kim bilir? Bahane mi kalmadı?

Bu yazıyı yazdıktan sonra tatile gideceğimi, dükkanı kapatacağımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Buradayım.

7 Temmuz 2008

Ergenekon davası rövanştır

Geçtiğimiz hafta içinde birçok dosttan son gelişmeler hakkında neden yazmadığım sorusu geldi. Doğrusu yazacak çok şey vardı ancak dün geceye kadar neticenin bu şekilde sonuçlanacağından şüpheliydim. Savcı tutuklama isteyecek olsa da tutuklamayı yapacak olan neticede mahkemedir. Tutuklanma talebine rağmen mahkemenin bu yönde karar vereceğinden şüpheliydim. Özellikle 2 generalin serbest bırakılması soruşturmanın yarıda kalması anlamına gelecekti. Böyle bir durum soruşturmanın ciddiyetten uzaklaşmasını ve sulanmasını getirecekti. İşte bu neticeyi görmek istemiştim.

Öncelikle bu süreci rövanş olarak görenlerin aslında doğru bir tespitte bulunmakla beraber konuyu Ak Partinin kapatılma davası ile ilişkilendirmelerinde hata yaptıklarını belirtmeliyim. Evet, bu bir rövanştır ama Ak Parti davasının rövanşı değildir; ayrıca rövanş mücadelesini yapan da siyasi iktidar değil bizzat yargıdır. Bu, yıllardır Türkiye’nin kanını emen parazitlerden alınan bir rövanştır. Senelerce mahkemeye dahi çıkarılmadan tutukevlerinde çürümeye bırakılanların rövanşıdır. Ülkenin dört bir yanında uygulanmış yargısız infazların rövanşıdır.

Yazının devamını oku

5 Temmuz 2008

Peki Şeyhülislam ne der?

Türkiye gerçekten bir tezatlar ülkesi. Örneğin Osmanlılarda yönetimin son sözü adeta Şeyhülislama bırakması sürekli eleştirilir ama cumhuriyet yönetiminde de benzer bir uygulama olmamasına rağmen böyle bir uygulama olsun diye diretenler çıkıyor.

Dikkat ediyorum, son zamanlarda çıkan ve resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren kanunlar medyada tartışılırken yasanın henüz anayasa mahkemesi süzgecinden geçmediğinden bahisle adeta uygulanmayacağı vurgulanıyor. Oysa anayasa mahkemesi iptal edene kadar anayasaya aykırı da olsa kanun uygulanır. İdare de kişiler de bu yasalara uymak zorundadır.

Bir başka örnek: Rahmi Koç bir süre önce verdiği bir mülkatta "sakallı ve bıyıklı çalıştırmam" dedi. Başbakan da "bu ayrımcılıktır" diye itiraz etti. Efendim Hürriyet gazetesi de hadiseyi Yargıtay destekli haberleştirmiş. Yargıtay bir kararında ayrımcılık değil demiş. Şimdi konu benim önüme de gelse gerçekten hukuki olarak ayrımcılıkla itham etmek mümkün değil Rahmi Koç'u. Herkes dilediği kişilerle çalışmakta elbette serbesttir. Kimileri de çalıştırdıkları bayanların illa ki başörtülü olmasını istiyor. Ancak hadisenin sosyolojik açıdan değerlendirmesini ne yapacağız? Koskoca KOÇ Holding sakallı ve bıyıklı kişileri işe almıyorum diyorsa bu sosyolojik açıdan bir ayrımcılık olmuyor mu? Hatta toplum vicdanına da ters gelmiştir kanaatimce.

Netice itibariyle demek istediğim şu ki, hukuksuz kesinlikle yaşanmaz ama herşeyi hukukla açıklamaya kalkışmak makul bir yöntem değildir.

20 Haziran 2008

Dünyanın en güzel kızını öpmek isteyen ihtiyar; Jack Nicholson

Son zamanlarda seyrettiğim filmlerden 1993 yapımı "bugün aslında dündü" ile 2007 yapımı "şimdi ya da asla" tamamen farklı iki konuyu işleseler de her ikisi de oldukça manidardı.

Yaşadığınız hergünü tekrar yaşamak ister miydiniz? Mesela sabah kalkıyorsunuz ama hergün aynı dakikada. İşinize giderken aynı olaylar, aynı kişiler... Ve artk bu durumu kabullenip etrafınızdaki insanlara az sonra neler yaşanacağını anlatmaya başlıyorsunuz çünkü hayatınızı ezberliyorsunuz. Doğrusu gerçek dışı senaryoları pek tutmam ama gerçekten filmin senaristini çok taktir ettim. Hayal gücü fevkalade yüksek ve izleyiciyi düşündürüyor. Neler düşündürdüğünü anlamak için filmi mutlaka izlemek lazım.

Diğer film ölümcül bir hastalığa yakalanan iki yaşlı adamın ölmeden önce yapmak istediklerini bu hastalığa inat yapmaya kalkışmalarını anlatırken beşeri hislerin yaşamdaki yerine de kuvvetli vurgular yapıyor. Mesela Jack Nicholson ihtiyar da olsa hasta da olsa dünyanın en güzel kızını öpmeyi kafasına koymuş bir defa. Öpüyor mu öpmüyor mu sorusunun cevabı tabi ki filmde. Herkes kendi hayatından bir kare bulabilir mi bilmiyorum ama benim hayatımdan da karelerin olduğu film, hayatı tiye almanın aslında en iyi sonucu doğurduğunu da anlatıyor. Etrafınızdakilerin sizi önemsememesi gibi bir netice doğurabilme ihitmali de olsa hayatla dalga geçerseniz hayatın zorluklarını siz de rahat geçersiniz. Film sanırım sinemalarda oynamıyor artık ancak DVD'si çıkmışsa mutlaka edinin ve seyredin.

17 Haziran 2008

Teknolojide muhalefet

Okuduğum bir habere göre internet kullanıcılarının % 13,76'sı Firefox kullanıyormuş. merak ettim benim blogu ziyaret edenlerin acaba yüzde kaçı Frefox'u kullanıyor diye; % 18,87 imiş. % 5'lik bir oran azımsanmamalı. Ben bunu şuna bağlıyorum, Explorer tartışmasız üstünlüğünü hala koruyor ancak etrafıma dikkat ettiğimde genelde muhalif tipler Firefox kullanıyorlar. Blog kullanıcıları da genellikle teknolojiyi bilinçli tüketen bir kesimden oluşuyor. Microsoftun tekeline muhalefet etme isteği blog kullanıcılarını Firefox'a yöneltiyor olmalı.

Aynı durumun blogcuların Microsoft menşeli Space yerine Google menşeli Blogspotu tercih etmelerinde, hatta Google'ı da artık bir tekel gibi görenlerin de Wordpress kullanmalarında etkili olduğunu düşünüyorum ben.

En son bu muhalefeti daha da ileri götürüp yıllardır kullandığı Q klavyeden vazgeçip F klavyeye geçen dostlarım da oldu ama ben hala Explorer ve Q klavyeye devam ediyorum. Birgün Pardus kullanmak istesem de şimdilik statükoyu tercih ediyorum.

16 Haziran 2008

Çeyrek final


Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikasını seyredebildim. Seyre başlamamla birlikte Türkiye'nin golleri gelmeye başladı. Keşke başından beri seyretseydim dedim ama Çeklere yazık olurdu, daha büyük bir hezimete dayanabilirler miydi bilmiyorum.

12 Haziran 2008

Malezyalı müslüman astronot

Malezyalılaşmak bir süre önce çok tartışılan bir konuydu ülkemizde. O zaman da yazmıştım, Malezyalılaşmanın nesinden korkuluyor diye. Adamlar uzaya astronot gönderiyorlar ve gönderilen müslüman astronotun orada hangi şartlarda ibadet edeceğini tartışıyorlar. Biz ülkemizde başörtülüler üniversitelere alınsın mı alınmasın mı diye tartışaduralım.

İşte ilgili haber;

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/10/071010_malaysian.shtml

6 Haziran 2008

Hukuk darbesi mi?

Hayır! Evrensel bir değer olan "hukuk" kelimesini darbe ile birlikte anmaya kimsenin hakkı yoktur.

Bu bir darbedir ama hukuk darbesi değildir.

Türkiye'de hiç bir zaman "hukuk" olmamıştır. Türkiye İstiklal Mahkemelerinden, Kel Alilerden, Yassıadalardan buraya gelmiştir. Bu geleneğin hiç bir yerinde "hukuk" olmamıştır.

600 yıllık bir devleti yıkan İttihat ve Terakki zihniyetinin uzantılarından "hak" ve "hukuk"a uyacaklarını sanarak safdillik edenlerin hatasıdır dünkü sonuç.

1 yıl içerisinde 3 tane ciddi hukuksuzluğa göz yummaya kimsenin hakkı yoktur. Önce 367, sonra vatana ihanetten başka hiç bir sebeple yargılanmamayan Cumhurbaşkanı'nın yargılanması, ardından da anayasanın açık hükmünü ihlal ederek anayasa değişikliğini esastan incelemek... ya da yetkisini genişleterek şekilden incelemek. Her halükarda ortada bu denli açık hukuksuzluk söz konusu iken bu fiillerin bir yaptırımı olmalı.

Söz konusu olan başörütüsünün serbest olup olmaması değildir artık. Tartışılması gereken Anayasa Mahkemesidir.

Not: Bu yazı Moral Haber'deki yazımın özetidir. Yazının orjinal hali için lütfen tıklayın.

5 Haziran 2008

Anayasa 153

Başörtüsü düzenlemelerine ilişkin açılan davada Anayasa Mahkemesi kararını bugün açıklayacak. Günlerdir mahkemenin verebileceği kararlar tartışılıyor. Üzerinde en çok durulan ve çoğu muhalin arzuladığı ise "gerekçeli red". Güya dava reddedilecek, düzenleme geçerli sayılacak ancak gerekçede eski kararlara atfen yasak devam ettirilecek.

Bu kesinlikle hukuka ve anayasaya aykırıdır. Anayasanın 153. maddesi aynen "Anayasa Mahkemesi ..... kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez" der. Bunun aksi, kanun koyucunun yerini yargının almasıdır.

Umuyorum ki hiç bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak netlikte hak ve hukuk gözetilerek doğru olan karar verilir.

31 Mayıs 2008

Komik spikerler, komik manşetler

Günlerce böceklerle uğraştık. Netice itibariyle öğrendik ki böceklerin hepsi görevlerini hakkıyla yerine getirmişler.

Göz göre göre ellerinde hiç bir delil yokken tüm ülkeyi karıştıracak bir iddiayı dile getirip peygambere ve dine hakareti unutturmak ancak böyle olur. Tüm böcekleri kutlamak lazım.

Cuma sabahı işe giderken dinlediğim hemen her radyonun kendilerini "allame" sanan yorumcuları hadiseyi dillerine dolamışlardı. Ellerine geçen fırsatla(!) manevi değerlere etmedik hakaret bırakmıyorlardı. Acaba bir sonraki programlarında dinleyici karşısına nasıl çıkacak bunlar?

Onlara da artık ağabeyleri öğretsin bunu;

28 Mayıs 2008

Telekulak ya da orta kulak

Bugün "dinleniyoruz" feryatlarını dinledik. Dinlenmeyen kim var Allah aşkına? Teknolojinin geldiği son noktada isteyen istediğini istediği şekilde dinleyebiliyor.

Bugün feryat edenleri hükümete yakın olduğu söylenen Emniyet dinliyorsa, JİTEM de hükümeti dinliyordur. Ya da bir başka istihbarat örgütü de birilerini dinliyordur. Hatta eminim bazen frekanslar bile karışıyordur.

Dinlenmekten korkmamak lazım ama korkmamak için de doğru olmak gerek. Yanlışların ortaya çıkacağından endişe edenler dinlenmekten dolayı feryad-u figan ediyorlar. Hadise bundan ibaret.

26 Mayıs 2008

Tabii güzellik

Son yıllarda İstanbul'un çehresi laleler ve güllerle daha da güzelleşti. Mart ayındaki lalelerden sonra Mayıs ayında da gül mevsimi başlıyor.

Bunlar elbette içimizi ferahlatıyor, gözlerimizi şenlendiryor fakat her şeye rağmen, işte şu fotoğraflardaki tabii güzelliği yaşatmıyor.


18 Mayıs 2008

Şampiyonluk anketi


Benim anketlere katılanların ön görüleri hakikaten şu son anketle tescillendi. Maçların tamamlanmasına 4 hafta varken hazırladığım anketten Galatasaray'ın şampiyon olacağı sonucu çıktı.

Ben Sivas'ı destekliyordum ama sağlık olsun, FB olacağına GS olsun...

16 Mayıs 2008

Araç takibi

Son günlerin en dikkat çeken gündemi Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının takip edildiğini düşünmesi oldu. Fakat takip edildiğini düşünen biri neden doğrudan takip edenlerin yanına gider? Sıradan biri olarak ben bile takip edildiğimi (hatta polisin takip ettiğini) düşünsem durur, polisi ararım, onlar vasıtasıyla vaziyeti öğrenmeye çalışırım. Koskoca bir hakimin kendi güvenliğini düşünememesi akla ziyan bir fikir olduğuna göre burada başka bir şeylerin döndüğünü düşünmek gerekebilir.

Komplo teorisyenlerine bir fikir olsun dedim...

Teorisyenler işini yapa dursun, biz araç nasıl takip edilir ya da sıkıştırılır onu izleyelim;

13 Mayıs 2008

Toplu mail

Aşağıdaki maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermem gerekiyormuş, ben de bunu en kolay burdan yapabilirim dedim, buraya alayım da nasıl olsa günün birinde 1200 kişiye ulaşır diye düşündüm.

------------------------------------

Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.

Aids virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.

Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.

Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.

İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.

Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.

Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.

Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.

Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.

Msn paralı olacak; adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.

Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.

Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.

Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.

Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen; 'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen; Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana pisleyecek ve hayatı sana dar edecektir.

Bir dost...

5 Mayıs 2008

You Tube'u kapatmak

You Tube için hakimler artık inceleme de yapmaz oldular eminim. Kapıdan giren şikayetçinin ağzından You Tube ismini duyar duymaz katiplerini çağırıp bilgisayarlarındaki hazır müzekkereyi ilgili merciye gönderip yasaklıyorlar siteyi.

- Efendim, You Tube...
- Yine mi? Hemen yasaklayalım.
- Teşekkürler efendim.

Diyalogun tamamı bundan ibarettir sanırım. Tekrar açılsın, bir de ben deneyeceğim.

İlgili haber; http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317342

1 Mayıs 2008

1 Mayıs

1 Mayıs işçi bayramı ilan edilse, kutlamalar da Taksim Meydanında yapılsa ne olur? Bugünkünden daha kötü bir manzara ile mi karşılaşırdık yani?

Arada sırada bloguma TBMM'den girişler oluyor, okuyorlarsa bir zahmet bu durumu izah ediversinler de anlayalım.

27 Nisan 2008

27 Nisan

"Sözde" demokrasi taraftarlarının antidemokratik çıkışlarının üzerinden bir yıl geçti.

O günleri zihinlerimizde tekrar tazelemek için aşağıdaki komik resmi ve fıkrayı yayınlıyorum bugün.


27 Nisan sabahı 367 milletvekili oylama için TBMM'ye gitmek üzere evlerinden çıktıktan bir süre sonra ortadan kaybolmuşlar.

AK Parti, ANAVATAN ve DYP'lilerden oluşan 367 vekilin ortadan kaybolması Deniz Baykal ve arkadaşlarını için için sevindirirken, Abdullah Gül ve taraftarlarını derin üzüntüye boğmuş...

Türkiye'de büyük bir kaos yaşanırken ve herkes milletvekillerinin akibetini merak ederken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın cep telefonu çalmış. Telefonun ucundaki ses Deniz Baykal'a, "Eğer partinin başından istifa ettiğini açıklamazsan, her 5 dakikada bir milletvekilini serbest bırakacağız" demiş.

10 Nisan 2008

Ayağına kurşun sıkan ülke; Türkiye

Yaşım itibariyle 12 Eylül’ü çok az hatırlasam da 28 Şubat’ı hafızamın en dinamik olduğu bir döneme denk gelmesinden dolayı net biçimde hatırlıyorum. Bir üniversite öğrencisiyken, hadiselere bilimsel boyutu ile yaklaşmaya çalışsam da kanlarımızdaki sıcaklığın tesiri ile duyusallaştığımız oluyordu. Kimi arkadaşlarımız o raddeye varmışlardı ki Fazıl Say’ın bir süre önce dile getirdiği “ülkeyi terk etme” fikri onlar için de geçerli olmuştu ve gerçekten de onların bir kısmı yaşamlarını başka ülkelerde geçirmeye karar vermişlerdi.

Gelinen nokta henüz 28 Şubat’ın tesirli günleri kadar etkili olmasa da gidişatın o istikamette olduğu görülüyor. Derinlerde yaşayanlar Fazıl Say’ı ülkeden koparmamak gerektiğini düşünmüş olmalılar ki yeni bir sürecin başlangıcı için düğmeye bastılar.
Türkiye’nin gelenekselleşen “demokrasi” tarihinin kendi içinde kıyaslanması gerçekten kolay olmuyor. Hiçbir müdahaleyi bir sonraki müdahale ile kıyaslamak kolay değildir mesela. Her defasında farklı bir yol takip edilmiş, sebepleri ve sonuçları ile birbirlerinden farklı olmuşlardır. Ancak hepsinin ortak bir noktası varsa o da müdahaleler müdahale edileni yani aslında isimleri farklı da olsa halkı güçlendirmiş, dolayısıyla her defasında demokrasi kazanmıştır.

Bu defa çok daha farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Her şeyden önemlisi bu sürecin en büyük özelliği çatışan güçlerden bir tarafın kılıçlarını kınlarından tamamen çıkarmış ve eteklerindeki taşları ortaya dökmüş olmalarıdır. İşte tam da bu nedenle birçok ortamda “son savaş” tamtamları çalınmaktadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse bir muhalefet liderinin çıkıp, parti kapatmanın zorlaştırılmasına ilişkin muhtemel bir anayasal düzenlemeye gidilip bunun referanduma sunulmasını laikliğin referandumu olacağı yönünde açıklama yapması savunmada kullanılacak başka bir literatürün kalmadığının ya da son kalenin laiklik olduğunun ve diğer bütün kalelerin yıkıldığının bir göstergesi, dolayısıyla ciddi bir zafiyet teşkil etmiyor mu? Savunduğunuz bir değere bir perde çekersiniz, savunulanı en altta tutarsınız. Laiklik ilkesini bu denli tartışmaya açmak laikliğin en yılmaz savunucuları için bile doğru bir yaklaşım mıdır?

Daha da ilginç olanı anayasa’nın 3. Maddesinde ifadesini bulan Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğuna ilişkin hüküm ne yazık ki çiğnenmektedir. Bu noktaya nereden ulaştığımızı merak ediyorsanız 22 Temmuz seçim sonuçlarına ve sonrasında açılan davalara bakmak yeterli olacaktır. Türkiye’nin güneydoğusundaki oyların ve milletvekilliklerinin ekser çoğunluğunu almış iki partiye kapatma davası açılmakla devletin kendisi bu bölgeyi yok saymakta ve görmezden gelmektedir. Dolayısı ile anayasa’nın 3. maddesini birileri ihlal etmektedir.

Hadise bununla da sınırlı değil; bir de Cumhurbaşkanının yargılanıyor olması var ki bu durum başlı başına trajikomik bir hadisedir. Yine anayasanın 104. maddesinde ifade edilen cumhurbaşkanının devletin başı olduğu ve bu sıfatı ile devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nasıl mümkün olacak? Yargılanan bir cumhurbaşkanını, devletini ve milletini temsilen başka devlet başkanlarının karşısına göndermekten utanmayacak mıyız? Hangi hakla onun elini zayıflatıyoruz?

Şimdi soruyorum;

Laiklik ilkesini bu kadar tartışma konusu yapmak…

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne bu denli kast etmek…

Cumhurbaşkanının elini bu kadar zayıflatmak…

Bu mu hukuk? Bu mu siyaset?

Sakın derdiniz başka bir şey olmasın? Yoksa kim bindiği dalı keser? Ya da kim ayağına kurşun sıkar?

29 Mart 2008

Merak ettim

Ak Parti'nin kapatılıp kapatılmayacağı hakkında yanda mini bir anket yaptım. 12 kişiden 10'u kapatılmaz dedi.

Mahkeme seyrinin nasıl ilerleyeceğine şurda iki gün kalmışken merakımı saklayamadım, bu on kişi acaba hangi saikle Ak Parti kapatılmaz diyor? Yoksa bunların hepsi Murat Özdemir mi?

24 Mart 2008

Herkes kendi işine!

Medyayı sınıflandırmak, şucu, bucu, muhafazakar, bir kesim ya da islami gibi vasıflar kullanmak hoş olmasa da ister istemez böyle bir sınıflandırma yapmak zorunda kalıyoruz. Neticede her gazete ve televizyonun takip ettiği bir çizgi var. işte o çizgi, gazete veya TV'ye bir vasfın yapışmasına neden oluyor.

Netice-i kelam, Yeni Şafak için hangi vasıf uygun görülür? Elbette İslami ya da muhafazakar basın denir, değil mi? Bu gazetenin son 2-3 senedir nedense kendini farklı bir kimliğe sokmaya çalıştığını izliyoruz. Geçen yıldı sanırım, 14 Şubat ile ilgili verdiği ekten dolayı bazı çevrelerde epey tartışma konusu edilmişti. Son olarak da bir magazin haberi patlattı; Gülben Ergen boşanacakmış. Ancak aynı günün akşamında haber Gülben Ergen tarafından yalanlanmış.

Şimdi Yeni Şafak'a sesleniyorum, lütfen kendi işinle uğraş, ne senin okuyucun böyle bir haber bekliyor senden, ne de senin muhabirin o ortama girip o işi yapabilir? Yok, ben o işi yapabilecek muhabiri bulurum diyorsan o muhabirin de sana ne kadar değer verip çalışacağını sen hesapla! Sen en iyisi kendi işini düzgün yap!

23 Mart 2008

Esnaf Ahlakı

İşte gerçek esnaf ahlakından bir örnek; "Her yere Güllüoğlu açıyorsunuz, başkalarının ekmeğine mani olmak var mı? Öteki baklavacılar ne olacak? Böyle büyümeye son verin."

Güllüoğlu baklavalarını bilmeyenimiz yok. Nejat ve Faruk Güllü'nün babası Mustafa Güllü'ye ait bu sözler. Çocuklarına kızgın. Kızgınlığının nedeni ise nezaketi.

Hala böyle esnaflarımızın da var olduğunu bilmek güzel.

16 Mart 2008

Türk Milleti Adına; Beyinsizsiniz!

Resimde de görüldüğü üzere savcılar davayı açarken kamu adına açarlar.

Anayasanın 9. maddesi de "yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır" der.

Mahkemeler kararlarına "Türk Milleti Adına" diye başlarlar.

Bu durumda Ak Part'yi kapatma kararı verirse Anayasa Mahkemesi, Türk Milleti Adına kararını açıklarken şunu mu diyecek?

"Sevgili Millet, evet, daha 8 ay önce siz bu partiyi seçtiniz ancak ben sizin adınıza karar veriyorum, bu parti kapatılmalı. Çünkü siz seçeceğiniz kişileri bilmiyorsunuz, sizler akılsız ve dahi beyinsizsiniz. Size kömür dağıttılar diye gittiniz oylarınızı bu partiye verdiniz."

Anayasa Mahkemesi dese ne, demese ne? Zaten başsavcı dedi diyeceğini. Bizim adımıza davayı açtı başsavcı.

14 Mart 2008

Demo Demokrasi

Türkiye demokrasisi için başka bir açıklama yapmaya gerek yok, kullandığımız demokrasi ne yazık ki süreli, demokrasinin demo versiyonunu kullanıyoruz. Süresi dolduğunda kullanılamayan, ancak belirli bir ücret karşılığında yenilenebilen bilgisayar programları gibi. En son 3 Kasım 2002’de yenilemiştik versiyonu ama süresi yine dolmaya başladı galiba. Uyarılar vermeye başladı. Biraz daha yüklü miktarda ödeme yaparsak programın daha güçlü bir versiyonuna sahip olabiliriz belki.

Aslına bakılırsa en iyisi, galiba bu programdan vazgeçmek. Böylece el aleme karşı da rezil olmaktan kurtuluruz.

Yeni programımızda neler olsun?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olsun, ömrünün ahirinde de olsa Murat Demirel hazırda bekliyor.

Başbakan da Mesut Yılmaz. O hala genç ve dinamik.

TBMM için 550 milletvekili çok. 98 milletvekili kâfi. Diğer partiler kapatılsın. CHP Türkiye’nin partisi, hem de en köklü partimiz. Başka partiler fuzuli işgal ediyorlar meclisi.

Türkiye’de tek hakim olsun, o da Sabih Kanadoğlu. Savcısı da Vural Savaş olsun. Anayasa Mahkemesi başkanlığına da Yekta Güngör Özden getirilisin.

Türkiye’ye Akdeniz Üniversitesi kâfi. Üniversiteler arası kurul filan da gerekmez böylece. Rektörlerimizin Ankara’da toplanmaları için masraf etmelerine lüzum kalmaz.

YÖK de usulen var olsun yine. Başkanlığına da Erdoğan Teziç atansın tekrar. Üyelere filan da ihtiyaç yok, böylece YÖK başkanı tek başına genelge de yazabilir.

Genelkurmay’da da revizyon gerek bence. Hem baksanıza, şimdiki komuta kademesi ABD’nin emri ile kara operasyonunu bitiriyor, olacak şey mi? Emekli generallerimizden Veli Küçük Paşamız ne güne duruyor? Askerin başına o gelsin.

Medyaya da bir çeki düzen verilmeli. Doğan grubu kâfi gelebilir bence. Yeterince yazılı ve görsel yayınları da var zaten. Ayrıca geniş kitlelere hitap edecek şekilde de yayın çizgisi oluşturmuşlar. Başka medyaya ne hacet?

Diyanet İşleri Başkanlığı’na da Yaşar Nuri Öztürk getirilsin.

Seçimler elbet var olmaya devam etsin. Nitekim Saddam’ın Irak’ında ve Esad’ın Suriye’sinde de seçimler var olmuştur.

Elbette tüm bunların yanında Merkez Bankası’na da bir başkan gereklidir. Kanaatimce orası için de en iyisi Cem Uzan olur.

Peki bu durumda Ak Parti’ye oy veren % 47 ne yapmalı diye mi soruyorsunuz? Onun cevabı zaten verilmişti ya, onlar Arabistan’a gitsinler.

9 Mart 2008

Güvenli Hakimler ve Savcılar

Türkiye gerçekten enteresan bir ülke. Bunun çok örnekleri var ama benim hemen her gün yaşadığım bir örneğini anlatayım;

İstanbul'da yaşayanlar biliyordur, Bakırköy'de E-5'in yanında estetik yoksunu ve işlevine göre tasarlanmamış ya da tasarlanamamış kocaman bir adliye yapıldı. O bölgeye yakın diğer adliyeler bu binada birleştirildi. Adliyeye 4 giriş var. Birincisi adliye personelinin girdiği ana kapı. İhtişamlı bir giriş denebilir çünkü kapıdan devasa yükseklikte bir salona (sağdaki fotoğraf) giriyorsunuz.Ben olsam bu girişi umumi giriş kapısı yapardım çünkü adliyeler aynı zamanda devletin gücünü göstermesi bakımından önemlidir. O girişin bu gücü gösteren bir işlevi olurdu en azından. Neyse taktir büyüklerin... İkinci kapıdan vatandaşlarımız giriyor. Üçüncü bir kapıdan da avukatlara kapı açmışlar. Kapı "aslında avukatlar girmeseler de olur ama ne yapalım işte, sistem..." der gibi binanın bir ucunda. Bu her üç kapıda da x-ray cihazları var. Son olarak da bina altına yapılan otoparktan giriş yapılmış. Fakat şimdi sıkı durun, bu otoparka sadece adliye personeli girebiliyor. Mesela hakim ve savcılar ya da adliyenin müstahdemi (müstahdemde araba olur mu demeyin, olur elbet!) Bu otopark sadece onlar için. Mesela bir avukat duruşmaya yetişmek için koşturdu ve diğer açık otoparkta yer bulamadı aracı için, alttaki otoparka giremez, neden? Yer olmadığından mı dediniz, hayır, güvenlik nedeni ile. Eee, artık hakim öldüren meslektaşımız da var nasıl olsa, bahane de hazır. Fakat mübaşir veya müstahdemin hakim öldürdüğü duyulmuş mudur? Onlar girebilir. Devletimizin memurlarına her daim güven esastır.

Geçtiğimiz günlerde ayağındaki özründen dolayı başsavcılıktan özel izinli(!) bir meslektaşla birlikte otoparka girmeye çalışan bir başka meslektaşımızı kapıdaki görevli, "hayır siz giremezsiniz, araçtan inin ve dolaşıp, kendi giriş kapınızı kullanın" demiş. Evet! Durum bu işte. Devletin zihniyeti...

Fakat her nedense Bakırköy Adliyesi’ndeki bu sıkı GÜVENLİK Şişli Adliyesi’nden esirgenmiş. Bir pasaj içinden girilen adliyenin girişinde görevli bir polis memurundan başka hiç kimse yok. Hatta x-ray cihazı da yok. Şimdi ne düşünmek lazım? Yoksa Şişli'de görev yapan hakim ve savcılar Bakırköy'de görev yapan hakim ve savcılardan daha mı az kıymetli devletimizin yanında?

21 Şubat 2008

1045

Cem Yılmaz reklamları Türk Telekom'u eski günlerine döndürebildi mi bilmiyorum ama yeni uygulamaya giren 1045'le galiba sabit hattı daha sık kullanacağız.


Uluslararası Millenicom firmasının bir çok ülkede uyguladığı 1045 servisi artık Türkiye'de de uygulanıyor ve % 80'lere varan indirim sağlıyor. Abone olmaya ya da ekstradan bir ücret ödemeye gerek kalmaksızın aramalarınızın başına 1045'i ekemeniz kafi.


Detaylı bilgi edinmek için linklerini tıklayabilirsiniz.

20 Şubat 2008

İnanamadım ama...

Türkiye'de, hava parası piyasası bulunan bir memuriyetin bulunduğunu öğrendim bugün.

Meşgul etmeyin, bakana mektup yazıyorum.

17 Şubat 2008

Çarşaf ve burka nasıl serbest kalır?

Bu haftayı kezzapçı ile geçirdik. Bakalım önümüzdeki haftayı nasıl geçireceğiz? Kaosa kalkmayan eller(!) kaos oluşturmaya çalışıyor. Muhtemelen daha işin başındayız. Cumhurbaşkanının onayından sonra üniversitelerde kaos üretilmeye çalışılacak. Bilim üretemeyen zihniyetin bundan daha iyi yapabileceği bir marifeti de olamaz heralde.

YÖK yasasının geçiçi 17. maddesi de tartışılacak galiba. Değiştirilmemesi taraftarıydım ancak kimi çevrelerce uygulamanın yerleşmesine şart koşulduğu için ona da çözüm bulmak gerektiği kanaatindeyim. Bence o maddeyi öyle bir düzenlemek gerekiyor ki, neyin yasaklanmayacağını değil de neyin yasaklanacağını sıralayarak hem düzenlemenin uygulanırlılığı sağlanmalı hem de Anayasa Mahkemesinin denetiminde sorun çıkarmamalı. Yasaklanmak istenen çarşaf ve burka değil mi? Yazsınlar bunu maddeye. Gerisine karışmasınlar. Yok fiyonklular, yok tavşan kulaklılar, yok baş altı, yok iğneli... Bunlara değinmeye gerek yok. Madde bu haliyle iptal edilirse ordan ötesi kendilerinin bileceği, çarşaf ve burka da serbest kalır.

* * *

NOT: Geçen hafta başlattığım uygulamamı bilgi notu şeklinde sunduğum yazıma iki ziyaretçiden gelen oylama ile 2,5 puan verildiğini gördüğümden bu yana o uygulamanın doğruluğunu sorgulamaya başlamıştım ki, bir dostumun bizzat uyarısı da eklenince artık o uygulamadan vaz geçmeye karar verdim. Dostumun uyarısı şuydu; "madem hafta sonunda bu kadar güncelleme hazırlayabiliyorsun, yine hazırla ama yayınlamak için hafta içini bekle, aralıklarla yayınla" dedi. Bana da makul geldi. Bu yüzden eski uygulamama geri dönüyorum.

10 Şubat 2008

Bilgi Notu

Blogumla hafta içi ilgilenemez oldum. Bunun çeşitli nedenleri var elbette, mesela şimdiye kadar ihmal ettiğim İngilizce için her akşam kursa gidiyor olmam bu nedenlerden biri.

Kendimi bağlamış olmak istemiyorum ancak bundan böyle blogumu haftada bir güncellemeyi düşünüyorum. Ana sayfada sadece güncellediğim yazıların yer almasını sağlayacağım.

Aksi bir durum olmadığı sürece bundan böyle bu şekilde karşınıza çıkacağım.

Başörtüsü Yasağı Kalktı (mı?)

Bu hafta mecliste önemli bir anayasa değişikliği kabul edildi ve çok büyük bir ihtimalle Abdullah Gül'ün onayıyla değişiklik yürürlüğe girecek. Değişikliğin amacı başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakmak. Ne değiştirildi? 10. madde şu şekilde oldu; "Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır." 42. maddeye de şunlar eklendi; "Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir."

Peki değişiklik amaçlanan neticeyi sağlayacak mı?

Bence hayır! Elbette yasağa karşı olan rektörler için artık bir engel görülmeyecek, çeşitli nedenlerle uymak zorunda kaldıkları yasağı bundan böyle uygulamayacaklardır. Ancak problem yasağı savunanlarda... Onlar yeni düzenlemeye uymadıklarında ne olacak? Ortada zaten yasak yoktu ki yeni düzenleme ile yasağı kaldırsınlar. Kanaatimce sonuna kadar direneceklerdir. Ve asıl çıkmaz da galiba bundan sonra başlayacak.

Bakalım bu işin sonu ne olacak?

İstanbul Şehir Rehberi

Bir süre önce İstanbul'da uygulanmaya başlayan EDS (Elektronik Denetleme Sistemi) 'den blogumda bahsetmiştim. Geçenlerde yakın bir dostumdan bir mesaj aldım. Efendim EDS cezası yağmış adresine. Kendisi bilmiyormuş ceza yazılacağını. Bundan kurtulmanın yolu yok muymuş? Ben de "benim blogu takip etmemenin cezası bunlar, ödemek zorundasın" diyemedim tabi, geçerli bir sebep ispat edemediği sürece ödemek zorunda olduğunu söyledim.


Büyükşehir belediyesi bir süredir güzel hizmetler sunuyor. Belki bir çok kişi haberdardır ancak ben yine de buradan da aktarayım, birincisi online şehir rehberi. Sokak sokak, hatta iş yerleri dahi rahatlıkla bulunabiliyor. Mesela evinizde kullandığınız beyaz eşyanın en yakın servisi nerde diye arasanız bulursunuz, ya da nöbetçi eczaneyi... İkinci bir hizmeti ise İstanbul trafiğinin yoğunluk haritasını, ya da gitmek istediğiniz yere en kısa sürede nereden ulaşabileceğinizi gösteren Trafik Kontrol Merkezi. Aynı hizmetten yola çıktıktan sonra faydalanmak istiyorsunuz; bu durumda uyumlu cep telefonunuz varsa online hizmet alabilirsiniz. Ya da 444 4 154 numaralı telefonu arayarak da ulaşacağınız yere hangi yönde gitmenizin daha makul olduğunu size bildireceklerdir.

Bunları kullanmak sadece bizim için önemli değil aslında. İstanbul trafiğini rahatlatmak açısından hepimizin görevi de. Tek bir tarafa yoğunlaşarak içinden çıkılmaz bir duruma sebep olacağımıza alternatifler kullanarak eşit dağılım sağlanır tarfikte ve böylece herkesin birbirine faydası olur diye düşünüyorum.

Mem ü Zin (Mem û Zîn)

Leyla ve Mecnun kadar meşhur değil belki ama tam da Türk-Kürt kardeşliğinin yaralanmaya çalışıldığı bugünlerde bir Kürt aşk hikayesi olan Mem ü Zin okunası bir roman.

"Mem ü Zin; Yerde Yeşerip Gökte olgunlaşan Bir Aşk Hikayesi" ünlü Kürt bilgini Ahmedi Zani'nin manzum tarzda yazdığı bir eser. Ancak bu eseri İslam coğrafyasının yetiştirdiği müstesna ilim adamlarından Prof. Dr. Said Ramazan El-Buti roman şeklinde kaleme almış. Arapça keleme alınan bu eserin Türkçe'ye tercümesini ise yine bir akademisyen olan Abdulhadi Tümurtaş yapmış. Kent yayınlarından çıkan kitabın internet üzerinden satışını yapan tek bir siteye ulaşabildim;
http://www.kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=9018

Zin'e ulaşamayan ve zindana düşen Mem'in münacaatından kısa bir parça:

"Rabbim! Dünyayı ve dünya ümitlerimi kaybettiğim sırada senin lütfuna kavuştum.

Ruhumda parlayan hidayetin devam ettiği sürece sabretmek bana gayet tatlı gelir. Gönlümde bana ünsiyet veren nurunu gördüğüm sürece, bu karanlık gözüme hiç gelir. Lütfun ve merhametinle kuşatıldığım sürece bu acı kalbime rahatlık verir."

İlk Emir

2 Şubat 2008

222A

Biz bu görüntüleri Nisan 2007'de izlememiş miydik? Bunlar yoksa yapılacak düzenlemenin Abdullah Gül tarafından referanduma sunulmasını mı istiyorlar?


(Not: Burada 222A mitinginin Milliyet Gazetesinin internet sitesindeki video haberi vardı. Ancak her fırsatta en çok tıklandığını iddia eden site, ne yazık ki vidounun içeriğini değiştirmiş. 29.03.08)

29 Ocak 2008

Soru

Ergenekon operasyonu ile başörtüsü düzenlemesinin aynı döneme denk gelmesi sadece bir rastlantı mıdır acaba?

Ya da "bürokrasinin" düzenlemeye sessiz kalmasındaki sebep nedir?

25 Ocak 2008

İnanmayın, Telekom’u Şikayet Edin!

Birkaç gün önce bir tüketicinin Telekom’a açtığı dava (denilse de dava değil) ile ödediği sabit ücretleri geri aldığı yazıldı çizildi. Ancak Telekom yapılan bu haberler karşısında zor duruma düştüğünü anlayıp bir açıklama yapmış. Açıklamasında kısaca Tüketici Sorunları Hakem Heyet(ler)inin mahkeme niteliği taşımadığını, bunun da Anayasa Mahkemesince verilmiş bir karardan kaynaklandığını belirtmiş.

Burada detaylı bir şekilde konuyu anlatacak değilim ancak Anayasa Mahkemesinin söz konusu heyetleri “mahkeme” olarak tanımadığına ilişkin kararı gerçekten varsa da kararın niteliği Telekom’un almak istediği sonuçla bağlantılı değil. Netice itibariyle belli bir meblağı geçmeyen tüketici sorunlarına ilişkin ihtilafların çözüm yeri halen bu heyetlerdir ve bu heyetin verdiği karar icra edilebilir mahiyettedir. Nitekim Telekom da ilgili karara Tüketici Mahkemesinde itiraz etmek sureti ile kararı yok sayamamıştır.

Telekom bu açıklama ile karşısına gelecek binlerce heyet kararının önünü kesmek, bu suretle tek cephede savaş vermek istemektedir. Çünkü alınacak her heyet kararını ayrı ayrı Tüketici Mahkemesine sunmaya kalkışsa bunun altından kalkamayacağının farkındalar.

Tüm bu sebeplerle gerçek bir tüketici bilinci çerçevesinde haksız alınan bu sabit ücretin kaldırılması için tüm sabit telefon kullanıcılarının bulundukları ilçe kaymakamlıklarındaki Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurmaları fevkalade elzemdir.

24 Ocak 2008

20 Ocak 2008

Değişiklik çözüm değil çözümsüzlüğe sebep olabilir!

Ak Parti ile MHP arasındaki uzlaşma neticesinde ortaya çıkan başörtüsüne çözüm haritası görüldüğü veya gösterildiği kadar engebesiz bir harita değildir. Aksine engebelerin yanında çok sayıda mayın da söz konusudur.

Öncelikle 1982 Anayasasının 13. maddesinde açıkça belirtilmiş olan temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin bir hüküm varken aynı hükmün tekrar mahiyette eğitim ve öğrenim hakkını düzenleyen 42. maddesine eklenmesinin yasakçı zihniyeti kırmaya yönelik hiçbir etkisinin olmayacağı aşikârdır. Aynı şekilde 10. madde için öngörülen düzenlemenin de ciddi anlamda bir tesir oluşturacağını düşünmüyorum. Tüm bu düzenlemelerin altının doldurulması gerekmektedir ki bu da ancak kanunla mümkündür.

Bu noktada YÖK kanunu ek 17. maddede değişiklik yapılmak sureti ile anayasada yapılacak düzenlemelerin altı doldurulmaya çalışılıyorsa da işte yasakçı zihniyetin istediği çözümsüzlük de burada başlamaktadır.

Öncelikle anılan maddede yapılması düşünülen değişiklik 1988 yılında YÖK kanununa eklenen ek 16. maddedeki "Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir" hükmünden farklı düzenlenmişse de benzer bir hüküm getirmektedir. Bilindiği üzere anılan madde o günkü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Anayasa Mahkemesi ise maddeyi iptal etmiştir. Hangi gerekçe ile iptal edilmiş olursa olsun benzer bir düzenleme yapmak sureti ile yasağın aşılacağını düşünmek çözüm değil çözümsüzlüktür. Anayasada yapılacak yeni düzenlemeler de söz konusu ek 17. maddenin iptaline engel olmayacaktır.

Kaldı ki meri ek 17. madde mevcut hali ile Anayasa Mahkemesi denetiminden geçmiş ve kanaatimce yeterli bir hüküm iken maddeyi tekrar düzenleyerek yargı denetimine açmak yerine mevcut haliyle uygulanabilirliliğini sağlamak, mesela anayasanın 13. maddesine mahkemelerin vermiş olduğu kararlara oluşturdukları gerekçelerle temel hak ve özgürlüklerin sınırlanamayacağına ilişkin bir vurgu yapılmak sureti ile çok daha sonuç alıcı bir düzenleme yapılmış olacaktır. Bu şekilde ek 17. madde hükmünü uygulamayanlar anayasal bir suç işlemiş olacaklarından çok daha kısa yoldan ve net bir sonuç alınacaktır.

Kuşkusuz siyasetin insiyatif alarak konu üzerinde çalışması ve Türkiye’nin önemli iki büyük partisinin uzlaşması basite alınmayacak bir durumsa da yukarıda ifade etmeye çalıştığım mayınları temizlemek gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. Bu güzel ve örnek uzlaşının oluşturduğu havayı bozmak ve kötümser düşünceler oluşturmak değil kastım. Sadece hukukçu kimliğimle muhtemel senaryolara dikkat çekmek istedim. Ve ne yazık ki şu haliyle meclise sevk edilen düzenlemeler sonuç almak için yeterli görünmüyor. Aksine çözümsüzlüğe götürme ihtimali daha yüksek.

Siyasi aktörlerin Türkiye’nin önemli bir yarasını tedavi etmeye kalkışırken yarayı kapanmaz hale getirme ihtimalini iyi düşündüklerini ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey ne yazık ki bulunmuyor.

29.01.2008
İstanbul

17 Ocak 2008

Anket

Anketi yaptın da ne öğrendin Ali? "Blogu düzenli takip edenler" diye de başladın anket soruna, Allaaşkına sen inanıyor musun toplam 24 takipçinden 11 tanesinin senin bloguna arama motorlarından ulaşıp bunların blogunu düzenli takip ettiklerine?

Hadi istersen bir de anket sonucunun doğruluğunu sorgula bir başka anketle, nasıl olur? Fena olmaz değil mi?

14 Ocak 2008

Tende Cânım


Eskiden Mevlevihanelerde kullanılan ancak uzunluğu ve üfleme güçlüğü nedeniyle yaklaşık 50 yıldır kullanılmayan Şah Ney'in icra edileceği bir konseri dinlemek istiyorsanız ve 17 Ocak Perşembe akşamı başka bir programınız yoksa Cemal Reşit Rey'deki Süleyman Erguner'in konseri size göre demektir.

9 Ocak 2008

Sakın Edebi Terk Etme!

Şair Nabi'nin meşhur şiirinin hikayesini daha önce blogumda yazmıştım. O şiirin babamdaki Osmanlıca yazılı halini fotograf çekmiştim.


Latin harfleriyle;

Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu
Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu

Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır
Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır

Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil
Amâdan açdı mevcûdât düş ceşmin tûtiyâdır bu.

Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı Kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu.

Açıklaması;

Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Hz. MuhammedMustafâ (s.a.v)’nın makamı, Ravza-i Nebî’dir.

Bu Gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği yanık aşığıdır.
Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır.

Burası, Allah (c.c)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onun arşınaçıkartılmıştır.

Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir.

Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve Peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.

Kaynak: http://mimnun.wordpress.com/2007/04/01/sakin-terk-i-edebden/

7 Ocak 2008

Değişiklik İşe Yarayacak mı?

Anayasa;

Kanun önünde eşitlik

MADDE 10 –
Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Yüksek Öğretim Kanunu;

Ek Madde 17 – Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

Maddeler bunlar. Görüldüğü üzere hukuken bir yasak bulunmuyor, fiili durumla oluşturulan bir yasak var. Ortada böyle bir durum varken son günlerde MHP önerisi olarak ortaya atılan Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin yasağın kalkmasına bir etkisinin olmayacağı anlaşılmaktadır. Düzenleme ile "bütün işlemlerinde" ifadesinden sonra "her türlü kamu hizmetlerinin sunulmasında ve bunlardan yararlanılmasında" cümlesi eklenmek isteniyor. Yasakçılar için bu ifadeler yeterli gelmeyecektir. Yine Anayasa Mahkemesi kararlarından ve AİHM kararlarından bahsedecekler ve bildiklerini okuyacaklardır. Yapılacak değişikliğin başörtüsü sorununa yönelik ve bu kasıtla yapılmış olmasından dolayı belki geçici bir rahatlama ile yasak bir süre ortadan kalkacaktır ancak maddenin düzenleniş biçimi yarın bir gün yasağın tekrar uygulanmasına engel değildir. Yasak tekrar uygulanabilecektir.

Kaldı ki Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin altının doldurulması gerekmektedir. Tek başına bir anlam ifade edebilmesi yukarıda belirttiğimiz gerekçeler çerçevesinde mümkün bulunmamaktadır. Bu durumda çıkarılacak bir yasa ile maddenin uygulanabilirliliği sağlanmaya çalışılmalıdır. Ancak bu noktada da çıkarılacak kanunun yukarıda zikrettiğimiz YÖK Kanununun ek 17. maddesinin akıbetine uğrama ihtimali söz konusudur. Dolayısıyla bu düzenlemenin de bir anlamı bulunmamaktadır.

Hatırlanacağı üzere 1990 yılında YÖK kanunundaki anılan düzenleme ile kılık kıyafet serbestliği sağlanmaya çalışılmış, o günkü SHP yasayı Anayasa Mahkemesine götürmüştü. Anayasa Mahkemesi, kararını açıkladığında herkes derin nefes almıştı çünkü yasa Anayasaya aykırı görülmemişti. Fakat kararın gerekçesi yazıldığında başörtüsünün Anayasanın laiklik ilkesi ile çeliştiğinden bahsedilmişti. Bu gerekçeye rağmen açık kanun hükmü karşısında doğru bir uygulama ile yasak uzun süre uygulanmamıştı. Ta ki 28 Şubat süreci ortaya çıkana kadar. 28 Şubat’ın mimarları ve halen yasağı savunanlar Anayasa Mahkemesinin bahsi geçen kararına değil o kararın gerekçesine dayanmaktadırlar. Bu uygulama ile Anayasa Mahkemesi adeta “kanun koyucu” konumuna getirilmiştir. Hem de Anayasanın açık hükmüne muhalif olarak.

Umuyoruz başörtüsünün serbest olması için Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin yeterli olmadığını iktidar partisi mensupları da fark ediyorlardır.
19.01.2008
İstanbul