Ana içeriğe atla

Ayağına kurşun sıkan ülke; Türkiye

Yaşım itibariyle 12 Eylül’ü çok az hatırlasam da 28 Şubat’ı hafızamın en dinamik olduğu bir döneme denk gelmesinden dolayı net biçimde hatırlıyorum. Bir üniversite öğrencisiyken, hadiselere bilimsel boyutu ile yaklaşmaya çalışsam da kanlarımızdaki sıcaklığın tesiri ile duyusallaştığımız oluyordu. Kimi arkadaşlarımız o raddeye varmışlardı ki Fazıl Say’ın bir süre önce dile getirdiği “ülkeyi terk etme” fikri onlar için de geçerli olmuştu ve gerçekten de onların bir kısmı yaşamlarını başka ülkelerde geçirmeye karar vermişlerdi.

Gelinen nokta henüz 28 Şubat’ın tesirli günleri kadar etkili olmasa da gidişatın o istikamette olduğu görülüyor. Derinlerde yaşayanlar Fazıl Say’ı ülkeden koparmamak gerektiğini düşünmüş olmalılar ki yeni bir sürecin başlangıcı için düğmeye bastılar.
Türkiye’nin gelenekselleşen “demokrasi” tarihinin kendi içinde kıyaslanması gerçekten kolay olmuyor. Hiçbir müdahaleyi bir sonraki müdahale ile kıyaslamak kolay değildir mesela. Her defasında farklı bir yol takip edilmiş, sebepleri ve sonuçları ile birbirlerinden farklı olmuşlardır. Ancak hepsinin ortak bir noktası varsa o da müdahaleler müdahale edileni yani aslında isimleri farklı da olsa halkı güçlendirmiş, dolayısıyla her defasında demokrasi kazanmıştır.

Bu defa çok daha farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Her şeyden önemlisi bu sürecin en büyük özelliği çatışan güçlerden bir tarafın kılıçlarını kınlarından tamamen çıkarmış ve eteklerindeki taşları ortaya dökmüş olmalarıdır. İşte tam da bu nedenle birçok ortamda “son savaş” tamtamları çalınmaktadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse bir muhalefet liderinin çıkıp, parti kapatmanın zorlaştırılmasına ilişkin muhtemel bir anayasal düzenlemeye gidilip bunun referanduma sunulmasını laikliğin referandumu olacağı yönünde açıklama yapması savunmada kullanılacak başka bir literatürün kalmadığının ya da son kalenin laiklik olduğunun ve diğer bütün kalelerin yıkıldığının bir göstergesi, dolayısıyla ciddi bir zafiyet teşkil etmiyor mu? Savunduğunuz bir değere bir perde çekersiniz, savunulanı en altta tutarsınız. Laiklik ilkesini bu denli tartışmaya açmak laikliğin en yılmaz savunucuları için bile doğru bir yaklaşım mıdır?

Daha da ilginç olanı anayasa’nın 3. Maddesinde ifadesini bulan Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğuna ilişkin hüküm ne yazık ki çiğnenmektedir. Bu noktaya nereden ulaştığımızı merak ediyorsanız 22 Temmuz seçim sonuçlarına ve sonrasında açılan davalara bakmak yeterli olacaktır. Türkiye’nin güneydoğusundaki oyların ve milletvekilliklerinin ekser çoğunluğunu almış iki partiye kapatma davası açılmakla devletin kendisi bu bölgeyi yok saymakta ve görmezden gelmektedir. Dolayısı ile anayasa’nın 3. maddesini birileri ihlal etmektedir.

Hadise bununla da sınırlı değil; bir de Cumhurbaşkanının yargılanıyor olması var ki bu durum başlı başına trajikomik bir hadisedir. Yine anayasanın 104. maddesinde ifade edilen cumhurbaşkanının devletin başı olduğu ve bu sıfatı ile devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nasıl mümkün olacak? Yargılanan bir cumhurbaşkanını, devletini ve milletini temsilen başka devlet başkanlarının karşısına göndermekten utanmayacak mıyız? Hangi hakla onun elini zayıflatıyoruz?

Şimdi soruyorum;

Laiklik ilkesini bu kadar tartışma konusu yapmak…

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne bu denli kast etmek…

Cumhurbaşkanının elini bu kadar zayıflatmak…

Bu mu hukuk? Bu mu siyaset?

Sakın derdiniz başka bir şey olmasın? Yoksa kim bindiği dalı keser? Ya da kim ayağına kurşun sıkar?
3 yorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ümitvar olunuz

Türkiye farkında olmadan farklı bir noktaya doğru adeta sürükleniyor. Sürüklenmek olumsuz bir mana çağrıştırsa da her sürüklenme her zaman kötü değildir. Bazen sahile doğru sürüklenir ya, başıboş kalmış bir deniz aracı, işte o misal... Ben böyle görüyorum. 
İnsanoğlu geçmişi çabuk unutuyor. Hatırlar mısınız, 2000'li yılların ortalarında Türkiye sabah akşam laikliği tartışırdı. Hatta ben o dönem laikliğin yılmaz savunucusu Deniz Baykal'a hayret ederdim. Çünkü siyaseten yanlış bir yol tutmuştu. Ne bileyim, insan değer verdiği bir eşyayı rakibiyle kavga ederken saklar değil mi? Onu kendisine silah yapıp onunla karşındakine saldırmak değer verdiğin eşyanın zarar görmesine neden olur. Bilmiyorum, belki elinde başka saldıracağı silahı kalmamıştı, belki bu yüzden sürekli laiklikle saldırıyordu iktidara. En sonunda ne oldu? Laiklik konuşuluyor mu şimdi?
Yılbaşı gecesi gece kulübünde meydana gelen terör eyleminin bundan 10-15 yıl önce gerçekleştirildiğini düşünün bakalım. Şimdi bile çok …

Tahta Kılıç

Fitne günlerini yaşadığımıza kimsenin şüphesi yoktur eminim. Daha düne kadar el ele kol kola gezen çevreler ne olduysa 2-3 aydır düşman oldular. Bu fitne değilse nedir?
Çok şükür böyle durumlarda bize doğru yolu gösterecek mihenk taşlarımız var. Peygamber Efendimiz'in hayatı ve hemen sonrasında yaşanan fitne hadiseleri örnek alınsa kafi...

Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Ömer gibi sahabelerin önde gelenleri Cemel Vakası gibi fitne zamanlarında üçüncü yolu tercih etmişler ama aynı zamanda hak bildiklerini de söylemişlerdir. Hz. Ali'nin içtihadında doğru olduğunu belirtmişler fakat savaşa katılmamışlardır. Peygamberimizin "Müslümanlar arasında fitne çıktığı vakit tahtadan bir kılıç edinin" hadisine uygun hareket etmeye çalışmışlardır.

Bu son hadiselerde elbette benim de haklı bulduğum bir taraf var. Camianın yanlış yaptığı kanaatindeyim. Bu düşüncem hükumet üyelerinin yaptıkları iddia edilen yolsuzlukları hoş gördüğüm ve kabul ettiğim anlamına gelmez elbette. İddialar…

Kül Suyu

Önce bir itirafta bulunayım, kadın bloglarına, daha doğru bir ifade ile hobi bloglarına hep hayran olmuşumdur. Sebebi ise basit; aralarında müthiş bir bağ var. Biri diğerinin bloguna yorum yazıyor, diğeri öbürünü mimliyor, takipçi listeleri bir hayli kabarık oluyor, filan.
Biz burada hükumet kurup hükumet indiriyoruz ama en ufak bir hareket gözlemek bile zor.
Bu yüzden bu defa konuyu değiştiriyorum. Konumuz kül suyu ile temizlik. Gözlerimle görmesem inanmaz ve asla paylaşmazdım ama gördüğüm şeye gerçekten inanamadım. Geçenlerde eşim temin ettiği külün suyu ile çoçukların çamaşırlarını yıkadı. Normal şartlarda çamaşırların yıkanması ilgi alanıma girmiyor ancak bu defa sonucu merakla bekledim. Çamaşırlar çocuklara ait olunca haliyle bir hayli lekeliydiler. Nitekim beklediğim sonuç çıkmıştı; lekeler olduğu gibi duruyordu. Eşim operasyonun henüz bitmediğini söyleyince "modern ürünlerle mi?" diye sordum fakat o sadece çamaşırı güneşe serdi. 2 saat sonra lekelerden eser kalmadığı…