13 Ekim 2010

Hangisine gitmeli?

15 Ekim cuma akşamı birbirinden güzel olacağını tahmin ettiğim 2 etkinlik çakışıyor. Ben bu tereddüdü yaşarken bari tereddüdü yaşayan tek olmayayım dedim ve blog ziyaretçilerimle paylaşayım diye düşündüm.

Birincisi Yerebatan Sarnıcında Ahmet Meter'in düzenlediği Kanun Resitali. Bunun saati 19:00

Diğeri ise Sultanbeyli Kültür Merkezinde Kardeş Türküler Konseri. Bunun saati ise 20:00

İlgilenenlere duyurulur...

12 Ekim 2010

2010 Medine

26 Ekim 2006 tarihli yazımda Medine'den Ramazan ayı izlenimlerimi paylaşmıştım. 4 yıl sonra Allah tekrar nasip etti ve bu Ramazan ayında da umre ziyaretinde bulundum. Her bir dakikasının ayrı ayrı anlatılabileceği, sayfalar dolusu konuların çıkabileceği harika bir 12 gün geçirdim. İkindi namazı öncesi Mescid-i Nebevi'nin avlusunda cemaatin iftariyelikleri hazırlanmış ve namaz sonrasında yüz binlerin oruç sevaplarına ortak olmak isteyenlerin cömertliğini sergileyen bu fotoğrafı paylaşmak istedim.

Allah tüm isteyenlere gidebilmeyi nasip etsin.

8 Ekim 2010

Sosyal Ağlar

Daha önceden de kaleme almıştım bu meseleyi ama tüketim halen devam ettiğine göre konunun güncelliği de devam edecek demektir.

Facbook'un Türkiye'de yeni yaygınlaşmaya başladığı günlerde bir arkadaşımın ismiyle açılan hesap üzerinden çeşitli mağduriyetlerin doğduğunu öğrenince derhal kendime bir hesap alıp dondurmuştum. Facebook hesabım kafama da pek yatmadığından olsa gerek öylece kaldı. Ardından twitter ortaya çıkınca o arkadaşımın mağduriyeti aklıma geldi yine ve hemen twitter üyeliğimi de yaptım ve kendi fotoğrafımı da yerleştirdim baş köşeye. Benim üyeliğim Türkiye'deki bir çok üyeden eskidir.

Gel zaman git zaman, twitterı hiç kullanmamama rağmen özellikle de 12 Eylül referandumu öncesinde birden benim de twitter fırtınasına yakalandığımı fark ettim. Takibe başlayınca takipçilerim olmaya başladı, bu durum hoşuma da gitti. Bir süre sonra anladım ki, twitter adeta dipsiz bir kuyu gibi; içine girdikçe çıkması güç olacak. Ve sonunda yaklaşık 1 haftadır kullanmaz oldum. Hesabımı silmeyi düşündüm ama bahsettiğim mağduriyeti göz önünde bulundurarak olduğu gibi bıraktım.

Ayrıca bir arkadaşımızın blogunda karşılaştığım haberin; bırakmamda etkili olmadığını söyleyemem.

Resim için kaynak; hafif.org

5 Ekim 2010

Başörtüsü meselesi

Bilindiği üzere YÖK İstanbul Üniversitesi'ne bir yazı göndermiş ve disiplin kurallarına aykırı davranan öğrencilerin derse girmişse çıkartılamayacağı, öğretim üyesinin derse devam edeceği, gerekirse tutanak tutup dekanlığa durumu bildireceğini belirtmiş.

Düşündüm; ben öğretim görevlisi olsaydım böyle bir konuya haber olmaktan ve böyle bir yazıya muhatap olmaktan utanırdım sanırım. Koskoca bir öğretim görevlisinin bir zabıta görevlisiymişçesine öğrencisini yaka paça kapı dışı ediyor olması düşünülemez. Eğer gerçekten böyle birileri varsa hallerinden utanmalılar.

İlim adamının uğraşması gereken konu öğrencisinin disiplin kurallarına uyup uymadığı, uymuyorsa bunu yaka paça dışarı atmak olmamalı. Hiç medeni bir davranış biçimi değil bu. Daha fazla da yorum yaptırmayı gerektirmeyecek kadar açık bir konu.

22 Eylül 2010

Eylül




Yaklaşık 3 haftadır İstanbul'a tam doyamayan biri olarak döner dönmez havanın karanlık olması, güneşin nazlanması, uzun kollu gömleğimin altındaki tenimin üşüdüğünü hissetmem, okul trafiğinin genel trafiğe etkisi ve aylar sonra karnabahar kızartıp yiyecek olmak bana her sene yaşadığım hüzün mevsiminin geldiğini hatırlattı yine...

Son bir defa uğranılan ve ortalıkta kalan son kap kacağın, giysilerin, yiyeceklerin kaldırıldığı yazlık evlerindeki o hüzünlü sessizlik...

Gecenin 12'sinde tüm yorgunlukla tatil dönüşü valizlerin indirildiği sırada çiseleyen yağmurun altında birkaç tane, hafiften sararmış yaprağın önünüzden uçup gittiğini görmek...

Sinema salonlarına yeni ve kaliteli filmlerin gelmesi,

Manav reyonlarına yeşil mandalinaların gelmesi,

Ve; hayata yeni bir başlangıç...

26 Ağustos 2010

Toz kalkmasına karşı ilginç çözüm

Özellikle dağlık ve kırsal alanlarda yolculuk edenler bilirler, ev sahipleri evlerinin önlerine kasis yaparlar ki yoldan geçen araçların evlerini toza boğmalarını engellemek için. Tabi oradan ilk defa geçen biri için bu durum bazen sıkıntı oluşturur. Hızı yüksek olan sürücü için tehlike oluşturur. Haberde ise bir vatandaş güzel bir çözüm bulmuş. Ancak sürdürülebilirliliği nedir bilemem. Muhtemelen sürücüler bir süre sonra yeni bir aktivite bekleyeceklerdir.

Toz kalkmasına karşı ilginç çözüm - ZAMAN GAZETESİ

20 Ağustos 2010

Avukat oldu nitekim!

Son zamanlarda siyasi ağırlıklı yazılar yazmamın ya da bir başka yönüyle blogun ilk zamanlarındaki konuları yazamamamın elbette çeşitli nedenleri var. Bunların başında şüphesiz o tarihlerde tek yaşıyorken şimdi evli ve 2 çocuk babası olmamdır. Vakit ayırmam gereken kişi ve iş sayısı zamanla artıyor. Bu da haliyle sadece gündeme ilişkin konularda yazabilmeme neden oluyor.

Bir önceki yazıma yorum yapan ziyaretçilerimden gelen tepkileri de göz önünde bulundurarak bu defa farklı bir konuda yazayım dedim ve bir anekdotumu paylaşmak istedim.
Yerel mahkemede kazandığım bir davayı karşı taraf temyiz ederek dosyanın Yargıtay'a gönderilmesini istedi. Ancak bu arada araya giren birileri vasıtası ile anlaşma sağlandı ve vekil sıfatımızla ben ve karşı tarafın avukatı bir araya gelip bir mutabakat imzaladık ve davayı kendi aramızda halletmiş olduk.

Her şey bu noktadan sonra başladı, avukat kimliğini cebinde taşıyan zat dosyanın esasında bu şekilde sonlandırılmış olmasının bizim lehimize olduğunu, zira kendisinin dosyayı Yargıtay'da incelediğini, üye hakimlerden birinin dosyaya küçük notlar iliştirdiğini (gerçekten de hakimlerin genelde yaptıkları bir uygulamadır), bu notlarda kararın bozulması yönünde görüşlerin bulunduğunu gördüğünü belirtti. Bu sözleri karşısında avukat beye sadece şapkamı çıkardım ve ayrıldım. Çünkü dosyanın henüz Yargıtay'a gönderilmediğini, dosyanın yerel mahkemede küçük bir eksikliğin giderilmesini beklediğini söylesem adamcağızın düşeceği duruma acıdım. Hem dosyadan bihaber olacaksın, hem de teferruatlı bir senaryo çizeceksin, üstelik bunu karşındaki meslektaşına - tabir-i avamla - hava atmak için yapacaksın. Ayıp yahu!

15 Ağustos 2010

Fehmi Koru'dan Destek

Komplo Teorisi başlıklı yazıma kimseden bir destek veya yorum gelmese de Fehmi Koru'nun da benzer düşüncelerde olduğunu görünce teorimi yabana atmamam gerektiğine kanaat getirdim.

İşte Fehmi Koru'nun ilgili cümlesi;

"Yürüttüğü kampanyanın söylemi ve seçtiği üslup yüzünden kendisinin 'değişimci' yönü tam anlaşılmadan sahneden çekilmek zorunda kalabilir CHP'nin yeni genel başkanı. Belki kendisini birdenbire genel başkanlık koltuğunda bulmasını sağlayanların amacı da budur: Değişimin CHP'ye fazla bir şey kazandırmayacağını ispatlamak.."

Yazının tamamı için lütfen burayı tıklayın.

6 Ağustos 2010

Komplo Teorisi

Bir önceki yazımda komplo teorisinin muhafazakarlara yapıştırılmış bir hastalık olduğunu söyledikten sonra şimdi bu yazıda bir komplo teorisi yazsam ne olur dersiniz? Ama dayanamayacağım ve yazacağım.


Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin yükselen yıldızıydı ve herkes adamcağızda bir cevher var zannediyordu. Deniz Baykal da en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan bu zatın esasında kof olduğunu biliyordu. Lakin halkın ve partililerinin de anlaması için "bu adamcağızı geçici bir dönem başa getireyim, hem bu arada dinlenirim, ayrıca referandumda zaten yenileceğiz, bari bu yenilgi de benim üzerimde kalmaz" diye düşünüp küçük bir manevra ile Kılıçdaroğlu'nun önünü açmıştır. Teoriyi biraz daha geliştirirsek; 50 yıllık en yakın dostu Önder Sav ile anlaşarak bu işi yapmıştır ve Önder Sav'a da Kılıçdaroğlu'nun ne olduğunun ortaya çıkarılması için gerekli argümanları sağlamasını tembihlemiştir.

Neden bu teoriyi düşünüyorum?

Dün Balyoz davasına bakacak olan 10. Ağır Ceza Mahkemesinde bir duruşmam vardı. Sabah duruşmasına öğleden sonra girebildim. Haliyle günüm Beşiktaş'taki meşhur adliyenin koridorlarında ve baro odasında geçti. Bir çok meslektaşımla ayak üstü sohbet etme imkanı buldum. Bir çoğu yaşlı ve sol kökenli idi. Fakat Kılıçdaroğlu'ndan hiç memnun olmadıkları gibi, bir kısmı geçici olduğunu, bir kısmı ise Deniz Baykal'ın geri döneceğine kesin gözüyle bakıyordu. Önümüzdeki referanduma ya katılmayacaklarını veya katılıp evet diyeceklerini söylüyorlardı. Bu değişikliklere hayır demek mümkün değil diyorlardı.

Yukarıda yazdığım teori nedense çoğu yaşlı olan meslektaşlarımla yaptığım sohbet sırasında aklıma geldi.

30 Temmuz 2010

Kırılma Anı

Son zamanlarda futbol maçlarına ilişkin yorumları izlerken "maçın kırılma anı" diye bir tabir kullanıldığını sıkça görmeye başladım.Türkiye'de de muhafazakar kesimle solcu-ulusalcı kesim arasında bir kırılma anı varsa o da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun 27 Nisan e-muhtırasını sonuçtan sebebe varma teorisi ile değerlendirip söz konusu eylemin dönemin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı arasındaki işbirliğinin neticesi olduğunu söylemesidir bence.


Türkiye'nin modern tarihinde muhafazakarlar sürekli bir komplo teorisi üretme merkezi olarak görülmüştür. Her ezilme, itilme halinin arkasında ABD, İsrail, Mossad, derin devlet vs. gibi çeşitli faktörler olduğu düşüncesi dile getirildikçe bu düşünceler ne kadar düzeyli, mantıklı olursa olsun karşı kesimden muhafazakarların komplo teoricisi oldukları söylenir ve bu düşüncelerle dalga geçilirdi.Oysa ilk defa Kılıçdarıoğlu'nun yukarıda bahsi geçen teorisini dile getirmesi ile durum değişmiş ve solcu-ulusalcı kesimin en önde gelen kurumu CHP'nin lideri vasıtası ile komplo teorisyenliği muhafazakarların elinden alınmıştır. Ayrıca yine bu teoriye bağlı olarak mağdur ve mazlum edebiyatını bu kesim yapmaya başlamıştır.

Solcu-ulusalcı kesime şapkalarını önlerine alıp düşünmelerini tavsiye ediyorum.

28 Temmuz 2010

35. Madde

TSK İç Hizmet Kanunun 35. maddesi ile ilgili tartışmalara ben de bir tarafından dalayım diye düşünürken bugün okuduğum bir yazının fikirlerimle örtüştüğünü görmem üzerine yazının linkini paylaşmak istedim.

22 Temmuz 2010

Usandım

Dünyayı kendi haline bıraktım (!)

Ne hali varsa görsün.

Artık evden işe, işten eve giderken 92,5, 102,8 gibi frekansları dinlemek yerine 101,6'yı dinliyorum.

Dünyayı ben kurtaracak değilim ya, 12 Eylül'de giderim oyumu kullanırım, nağmeleri dinlemeye devam ederim.

21 Haziran 2010

Neler oluyor?

Türkiye'de son zamanlarda arka arkaya tatsız vakalar olmaya başladı. Gemi olayından tutun da İran anlaşmasının uluslararası camia tarafından göz ardı edilmesi, bir çok davanın bir çok tutuklusunun göz göre göre tahliyeleri, artan terör olayları... Daha sayamadığımız niceleri...

Peki sebebi nedir?

Bir dostun uyarısı ile dikkatimi çevirdim sebeplerinden biri olabilecek bu fikre; o dostuma göre bu gelişmelerin bir sebebi var ancak sebebin ne olduğunu söylemese de verdiği örnekler açıklayıcı olabilir.

Bilindiği gibi Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere 1955 yılında Bağdat Paktını kurdular. Amaç Sovyetler Birliğinin Ortadoğu nüfuzunu azaltmaktı bir bakıma ama diğer taraftan da İslam aleminde bir heyecan uyandırmıştı bu süreç. Ne olduysa 1958 yılında Irak pakttan ayrıldı ve süreç dağılma aşamasına girdi. Neticesinde Adnan Menderes'in başına geleni de sanırım zikretmeye gerek yok.

Ardından 1992 yılında yine heyecan uyandıran Karadeniz Ekonomik İşbirliği kuruldu. Türk dünyası bir araya geliyordu. Ancak ne olduysa işlevselliği düşünüldüğü gibi gitmedi ve Turgut Özal bu projeden çok kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu.

Ve yıl 1996. Yine heyecan uyandıran bir başka birlikteliğin adımı atıldı söz konusu tarihte. D-8 olarak adlandırılan bu birliktelik gelişen 8 ülkenin bir araya gelmesi ve iş birliği içinde olmalarını öngörüyordu özetle. Ne olduğunu yazmaya bile gerek yok sanırım; fikir babası sayılabilecek Necmettin Erbakan hükumetten el çektirildi ve yerine gelenlerin yaptıkları ilk icraat D-8'in faaliyetlerini askıya almaları oldu.

Yıl 2010, Haziran başları; Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Tesis Edilmesi Hakkında Ortak Siyasi Bildirge yayınlandı. Yine ülke insanlarında heyecan uyandıran bu gelişme henüz taze. Ne olacağını Allah bilir ancak yine bir el sahneye girdi. Ne yapabileceklerini göreceğiz!