6 Kasım 2006

Nisa/Rical


Bayan okuyucuları biraz kızdıracak bir konu ama merak ediyorum; neden bu duanın erkekler için olanı yok? Niye sadece bayanlar için?

Duanın tercümesi?

"Allahım, kadınların şerrinden bizi koru,
Allahım, kadınların belasından bizi koru,
Allahım, kadınların fitnesinden bizi koru."

Bu dua sadece erkeklere mi hitap ediyor? Ben belki kadınlara hitap eden hali de vardır diye biraz araştırdıysam da bulamadım. Yani, "Allahım, erkeklerin şerrinden bizi koru..." diye devam eden bir dua yok. Ancak tabi ki kadının kadına şerri dokunmaz diyemeyeceğimize göre bu duayı kadınlar da okumalılar diye düşünüyorum.

Bir de 'dua duadır, biri böyle bir dua etmişse bunu genellemek gerekmez' denebilir ancak bu dua namaz tesbihatlarında yer almış, bir çok evradın içerisine girmiş bir dua. Dolayısıyla genelleyen ben değilim. Bunu da küçük bir bilgi notu olarak belirtmek istedim.

4 Kasım 2006

Kar


Yılın ilk karı, hatta hatırladığım en erken kar... 4 Kasım'a karla uyandık İstanbul'da.

2 Kasım 2006

Dua

Böyle bir dua da varmış. İlginç geldi, paylaşmak istedim; buyrun.

1 Kasım 2006

Mum/Ateş

"Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" "ateş almaya gelmek" gibi sık kullandığımız sözlerin nasıl çıktıklarını biliyor muyuz?

Mesela birinci sözün kaynağı şu imiş; malum elektriğin olmadığı dönemlerde insanlar mum ışığında otururlarmış. Tabii TV ve PC gibi insanları gece geç saatlere kadar esir eden cihazlar da olmayınca herkes yatsı namazını kılıp yatarmış. Ama yatsıya kadar oturmasına gerek olmayan bir grup vardır ki; münafıklar! Ya da namaz kılmayan ama kıldığını söyleyen yalancılar! İşte bunlar yatsı vakti girer girmez mumlarını söndürüp yatarlarmış. Böylece konu komşu evin mumunun yatsıya kadar yandığını gördüğü için o evde de namaz kılındığını sanacak...

"Ateş almaya gelmek" cümleciğini şimdilerde acele davrananlar için kullanırız değil mi? Oysa bu cümle önceleri tam tersine uzun oturanlar için söylenirmiş. Yine malum eskiden ateş bulabilmek zormuş. Şimdiki gibi doğalgaz, tüp vs. yok tabi. Eline kütüğünü alan soluğu komşusunda alırmış ve onun ateşinden kendisine ateş almaya çalışırmış. Tabi koca kütüğün tutuşup bitişik eve götürene kadar sönmemesini sağlayacak ateşin edinebilmesi için de uzun süre beklemek gerekirmiş. "Ateş almaya gelmek" de işte bu imiş...

Bunları kimse üzerine alınmasın. Etrafımdakilerin mumları hep yanıyor ve beni bile ışıtıyor çok şükür. Ateş almaya gelen de olmuyor. Keşke olsa...

30 Ekim 2006

Kanser Yenilir mi?(!) İçilir mi?

Kayahan, Filiz Akın, İsmail Cem, Osman Yağmurdereli, Nevval Sevindi, Arzum Onan, Ufuk Güldemir, Mehmet Uzun, Leyla Umar... Hepsi mücadele etmiş/ediyor.

29 Ekim 2006

Cumhuriyet

29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlarım.

Bu vesile ile Said Nursi'nin Cumhuriyet anlayışını anlattığı kısa anekdetonu da buraya almayı uygun gördüm.

***

[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir kıssa-i müdafaayı beyan ediyorum.]

Orada benden sordular ki: "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?"

Ben de dedim: "Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum."
Sonra dediler: "Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun."
Cevaben diyordum: "Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler."

Şualar / 14. Şua

28 Ekim 2006

Kabe

Öyle bir yapı ki, insan biyolojisini, kimyasını, fiziğini, kısaca her şeyini etkiliyor. Bunun nedeni nedir diye düşünüyorum kendi kendime. Acaba hiç inancı olmayan biri görse ne hissedecek? Bunu gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü orda adeta bir büyü var. Bu kelime uygun mu bilmiyorum ama anlatacak kelime bulamıyorum. Allah ile doğrudan bir ilişki içinde olduğunuzu düşündürüyor orası. İşte bu acaba sadece müminler için mi geçerli bir duygu? Giremiyorlar, girebilseler ne düşündüklerini öğrenmeyi çok isterdim.

Bütün ihtişamı ile karşımda görünce “Ey Allahım! Tüm günahlarıma rağmen beni tekrar buraya, senin evine aldın, misafir ettin. Bu senin rahmetinin ve mağfiretinin ne kadar geniş olduğunun göstergesi” dedim ve önce şükrümü eda ettim. Edebildim mi? Bilmiyorum ama etmeye çalıştım. Sonra bu duygularımı paylaşmak istedim vesile-i hayatlarımla. Fakat mümkün olmadı. Sadece tavaftakilerin yakarışlarını işitebildiler… Dakikalarca…

Kabe imamlarının okudukları ayetler adeta içinize işliyor. Adeta kelime kelime, cümle cümle anlıyor oluyorsunuz o ayetleri. Azap ya da yalvarış ayetleri geldiğinde zaten dünya ile irtibatınız kesiliyor. Hz. Ali’nin cihat esnasında yaralanan ayağının tedavisi için namaz anını seçmesi geliyor akla. Sebebini anlıyorsunuz.

Rüku anı yaklaştıkça o an geliyor diye sevinmeniz mi yoksa kıyamın biteceğinden dolayı üzülmeniz mi gerekiyor, kestiremiyorsunuz. Secdede duygularınıza tercüman olan gözyaşlarınızın cehennem ateşini söndürmeye yetmeyeceğini düşünüp havf ederken O’na bu derece yaklaşmış olabilmenin sevinci ile reca duygusunu aynı anda yaşıyorsunuz.

Tavaf ise apayrı bir ibadet. Neden Kabe’yi solumuza alıp dönüyoruz diye düşünüyorum. Sonra Mevleviler geliyor aklıma. Onlar da sola doğru dönmüyorlar mı? Sonra dünya… O da sola doğru dönüyor. Her şeyde var olan düzen ve hikmet… Bunun da vardır bir hikmeti diyerek vazgeçiyorum sorgulamaktan o eşsiz anın hazzını çıkarmaya çalışarak.

Yaptığımız her ibadetin güzelliğini ve aynı zamanda acziyetimizi zerrelerimize kadar hissettiğimiz müstesna bir mekan… Allah gidemeyenlere gitmeyi, gidenlere tekrar gitmeyi, gitmek istemeyenlere bu fikirlerinin yanlışlığını görmeyi ve isteyebilmeyi nasip etsin.

27 Ekim 2006

Bir Türk Kahvesi Muhabbeti

- Yahu bu adamların da Kur’an’a hiç saygıları yok, yere koyuyorlar baksana…

- Evet ya, öyle, hatta yastık yapıp uyuyanı da gördüm ben.

Bu arada “adamlar”dan binlercesi bir sayfayı bitirmiş, ikinci sayfaya geçmiştir.

- Ya biliyor musun, bizim otelin yemekleri hiç iyi değil. Böyle olacağını bilseydim yemeksiz programla gelirdim. Sizin nasıl?

- Biz yemeksiz programı seçtik. Hanım sağolsun yemeklerimizi evimizdeki gibi yapıyor. Gelirken yanımızda bulgurumuzu salçamızı getirdik. Fakat arttı, giderken ne yapalım diye düşünüyoruz.

Bu arada “hanım” otelde yemek pişirmektedir. En güzel anlarda otelde olmak…

Yine bu arada “adamlar”dan binlercesi Mushaflarından bir sayfa daha çevirmiştir.

- Ne rahat adamlar bunlar böyle? İki kişilik yere tek başına bağdaş kurup oturuyor. Doğru mu bu?

Üçüncü şahıs, rahat oturan adamların arasına girmeye çalışır ve sesini yükselterek onlara bağırır. Kimin huzurunda olduğumuzu düşünmez, ayet aklına gelmez; “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin…” 49/2

Bu arada “adamlar”dan binlercesi daha bir sayfa çevirmiştir.

Ve vakit yaklaşır. İftar vakti… Sofralar düzenlenir, herkes yerini alır. Türk kahvesi yerine Suud kahvesi ikram edilir ama ortam Türk kahvesidir.

Ve havaalanı; çuvallarla eşyalar ve çuvallardan sızan, zeytinyağları, salçalar, şireler…

Biri Mekke'de, diğeri Medine'de iki ayrı mekan. Türk hacılarının umumiyetle tercih ettikleri yer her iki yerde de Osmanlıların yaptıkları bölümler. Mekke'de müezzin mahfilin altı, Medine'de de eski mimarisi ile duran mescidin en ön kısmı. Amacım kesinlikle Türk hacılarımızı kötülemek filan değil. Aksine bu peygamber aşıklarının her yaptıkları hataya anlayışla yaklaşmak gerektiğine inanırım. Çünkü öyle duygu yüklüler ki, en ufak bir hislenme ile göz yaşlarına hakim olamıyorlar. Ancak bazı duygularımızın da artık köreldiğini görmek üzüyor insanı.