24 Ağustos 2022

Bursa'da bir hafta sonu

Yıllar önce yine burada bir Bursa seyahatimi yazmıştım. Aradan geçen 15 senede Bursa'ya çok defa gittim yine, ancak hep bir iş veya görüşme için, telaş içinde olan gidişlerdi. Kasım 2021'in bir sonbahar hafta sonunda ailecek planladığımız Bursa gezisini gerçekleştirdik.


Cumartesi erken saatlerde Eskihisar'dan feribotla Topçular'a geçtik.

18 Ağustos 2022

Faizsiz sisteme nereden başlanmalı?

Ülkemizde ekonomik istikrarın bir türlü rayına oturmadığı herkes tarafından malum. Bugünün ya da mevcut iktidarın problemi değil bu, yıllardır süregelen bir durum.

Açıkçası son 1 yıldır ekonomi yönetiminin uyguladığı yöntem herkesin kafasını karıştırdığı gibi benim de kafamı karıştırıyor. Şahsi görüşüm faizsiz bir ekonomik modelin uygulanması elbette ama bunu uygularken realiteyi bir tarafa bırakıp toplumu ikna edemeden ilerlenebileceğini düşünmüyorum. Bir defa her şeyden önce iktidarın gerçek niyetini açıklaması gerekir. Gerçekten faizsiz bir model için mi çaba gösteriyorlar yoksa "faize karşıyız" söylemi sadece günü kurtarmaya mı yönelik?

Eğer gerçekten faizsiz bir model öngörülüyor ise bunun teorik alt yapısının ilgililerince ilgililerine anlatılması ve izah edilmesi gerekiyor.


Kanaatimce iktidarın eğer böyle bir niyeti varsa, her şeyden önce çözümü daha pratik olan bir takım faiz uygulamalarından vazgeçebilir. Örneğin milyonlarca insan yıllardır TOKİ aracılığı ile faizli kredilere yönlendirilerek ev sahibi yapılıyor. Bu devletin teşvik ettiği, yönlendirdiği ve çok rahatça alternatifini üretebileceği bir faiz uygulaması. Ancak buna bir çözüm üretilmiyor. Bir başka örnek ise devlet alacaklarına dair uygulanan faiz. Ben bir din adamı değilim ancak faiz almak yerine devlet alacaklarına sabit bir ceza ödenmesi şeklinde uygulanacak bir yöntemle faizden uzaklaşılmış olacaktır. Herhangi bir ekonomik ve dini otorite sahibi değilim ancak sadece verdiğim bu iki örnek üzerinde ekonomik ve dini otorite sahiplerinin yapacağı kısa bir çalışma ile her iki örneğe de faizsiz bir yöntem çok rahatlıkla bulunabilir. Devletin ve ekonomi yönetiminin en kolayından başlaması daha doğru olur.

Bugün TCMB piyasanın beklemediği bir faiz indirimini duyurdu. Ne zamandır, konu hakkında bir şeyler yazmak isterken bu duyuru bu yazıma vesile oldu. Bu teklifimi kim okur, kim duyar bilemem ama bu tür konularda bir çalışma yapılması gerektiği çok açık. Tabii ki maksat faizsiz bir sisteme yönelmekse!



8 Aralık 2020

Koronadan ders alacak mıyız?

Korona hayatımızın adeta bir parçası oldu. Hastalığın ilk evresinde etrafımda rahatsızlandığını öğrendiğim sadece bir kişi olmuştu. O da çok şükür atlatmıştı. Oysa şimdi kimle görüşsem bir hastalık haberi veriyor. Ve etrafımdan ölüm haberleri de almaya başladım.

Şüphesiz taktir Yüce Allah'ındır. Kainatta bir yaprağın dahi hareketinden bihaber olmayan Allah elbette bu çaplı bir musibeti de hikmetinin bir tecellisi olarak bizlere gönderdi. Peki biz acaba o hikmet ne olabilir ki diye kafa yorup düşünüyor muyuz? Yoksa her şeyi güllük gülistanlık gibi yaşamaya devam mı ediyoruz?

Salgının ilk evresinden bu yana beni en çok sarsan görüntü hiç şüphesiz Kabe'nin durumu. Her defasında canlı yayını açıp seyrettiğimde en derinimden bir yerlerde yoğun bir sızı ve bazen de o sızıya eşlik eden bir göz yaşı damlacığı oluşuyor. Elbette neredeyse tüm İslam aleminde camilerin mahzun ve sessizliği de etkili bir tesir bırakıyor üzerimde. Ancak Kabe ve Mescid-i Nebevi hüznümü derinleştiriyor.

Salgını dramatize ederek "devletlerin, toplulukların ve bireylerin çeşitli insani değerlerden uzak davranışlarının neticesinde bu durumu yaşıyoruz" paylaşımları son zamanlarda arttı. Fakat bu tür musibetler karşısında örneğin deprem, sel gibi musibetlerde konunun ilahi bir ceza olduğu yönündeki düşüncelere anında tepki veren bir grup var. Salgın için de aynı tepkiyi verirler mi bilinmez ancak benim kanaatim bu musibetler gerçekten de inanan insanların ders almasına yönelik. Bu nedenle inanan insanlar her şartta yaşanan her hadiseden ders çıkarmakla mükellef olduğu gibi bu salgından da ders çıkarmak zorunda.


Acaba 14 asırdır her mevsimde tavaf edilmiş olan, günün her saatinde dolup boşalan Kabe'de tavafın halihazırda nispeten devam etmesine karşın neredeyse durma noktasına gelmesine bizim hangi davranışlarımız neden oldu? Camilerimiz neden mahzun, 3 aya yakın bir süre kapalı kaldılar ve halen neredeyse boş. En başta dini hizmetler verdiklerini düşünen onlarca cemaat yapılanmaları camileri boş bıraktıkları için kendilerini sorumlu hissedecekler mi? Neredeyse her cemaatin, her vakfın kendilerine ait ayrı mescitleri var. Bir kısmı camiye karşı olmasalar dahi namazlarını kendi özel alanlarında yine kendi özel cemaatleri ile eda ediyorlar. Oysa cami, adı üstünde cem olunan, toplanılan mekanlar. Müslümanların kaynaştığı, bir araya geldiği, saf saf dizildikleri yerler camiler.

Ayasofya'nın cami olarak ibadete açılmasına milyonlarca Müslüman sevindi ama aynı Müslümanlar mahallelerine döndüklerinde camiye gittiler mi? Eğer mahalledeki camiye gidilmiyorsa Ayasofya'nın açılmasına sevinmek havanda su dövmek gibi bir şey oluyor aslında.

Ben bu yazdıklarımla camilere ilişkin yaşananların, hatalarımızın ve alınması gereken derslerin üzerinde durmaya çalıştım. Fakat kim bilir daha niceleri var. Allah tüm Müslümanları hatalarını görüp af ve mağfiret dileyenlerden ve dahi buna mazhar olanlardan eylesin.

6 Kasım 2020

Bugün eleştirmek yerine teşekkür edelim

Covid-19 salgını nedeni ile mahkemelerdeki duruşmalar yaklaşık 2-2,5 ay kadar yapılmamıştı ilkbaharda. Herkes için zor bir dönemdi. Bu kısmı bir tarafa, o günlerde yaşadığım bir olay aklıma geldi bugün.

O dönemde her ne kadar duruşmalar yapılmıyor idiyse de mahkemeler açıktı ve memurlar idarenin belirlediği şartlarda çalışmaya devam ediyordu. Elbette bizler de boş durmak yerine dosyalarımızı gözden geçirerek eksikliklerimizi kontrol ettik ve tamamlanması için az da olsa çeşitli içeriklerde dilekçelerle mahkemelere müracaat ettik. Ancak devlet hantallığından hiçbir şey kaybetmemişti ve çoğu talebimiz askıda kaldı. Ta ki, yeni normal hayata geçip adliyelere adım atmaya başlamamıza kadar. Zira artık Covid-19 nedeni ile memurlara yaklaşamasak da kapıdan işimizi hatırlatıp adım attırabildik dosyalarımıza.

Doğrusu ben adliyelerin de en az bizim ofislerimiz kadar çalışıp dosyalardaki tüm eksikliklerin giderilmesi yönünde adım atmalarını ve nihayetinde yeni normal hayata dönüşte sıfır kilometre bir yargı ile karşılaşacağımızı ummak istedim ama böyle bir şeyin ancak hayal olacağını bildiğim için hiç öyle bir hayale kapılmadım.


Sadece mahkemenin biri benim hayalimi tetiklemişti. O günlerde bir iş aldım ve davayı UYAP sistemi üzerinden açtım. Aradan henüz yarım saat ya geçmiş ya geçmemişti, bir e-tebligat geldi. Hemen açtım, bir de ne göreyim? Az önce açtığım davanın ilk işlemleri yapılmış, duruşma günü tayin edilmiş ve taraflara tebliğ edilmiş. Bu hadise hayalimi tetiklediyse de aradan geçen günlerde diğer mahkemelerde bir değişiklik olmadığını gösterince hayalimi unuttum, unutmaya çalıştım.

Gün geldi, davanın duruşmasına girdim. Duruşma tutanağını elime aldıktan sonra hakime döndüm ve "biz avukatlar muhalif olmayı sever ve bu nedenle de her şeyi eleştiririz. Ama ben bu defa eleştirmeyeceğim, teşekkür edeceğim" dedim, başımdan geçeni anlattım. Elbette hakim de teşekkürümden dolayı memnuniyetini ifade etti.

Bugün aynı mahkemede duruşmam vardı ve duruşmaya tam saatinde girdim. Oysa mutat olan duruşmaya en az 20 dakika geç girmektir. Demek ki mahkemeler de isterlerse işlerini düzgünce bir disiplin içinde yürütebiliyorlarmış.

Güzel ve sağlıklı günlerde, hak ve adaletin incinmediği zamanlara uyanmak ümidini hep taşıyalım. Dua hükmüne geçsin.

5 Nisan 2020

Haydi! Dünyevi ve uhrevi kemalat zamanı

Koronavirüs salgını tek gündem maddemiz olmayı sürdürüyor. Önceki iki yayınımda daha çok iç alemimize yönelik fikirlerimi kaleme almıştım. Oysa hemen herkesin aklında olan salgın sonrası dış aleme yönelik değişimlerin söz konusu olacağı düşünülüyor, konuşuluyor, yazılıyor.

Dar daireden geniş daireye doğru düşünmeye çalışıyorum. Yani önce kendimizde ne tür değişimler olacak? Olmalı? Sonra ailemizde, sonra etkileşim halinde olduğumuz insanlarla ve nihayetinde toplumlarda, devletler arası ilişkilerde ne gibi değişimler olabilir?

Bu soruların özellikle de kendimize ve ailelerimize bakan yönü herkes için farklılıklar gösterecektir elbette, ancak genel olarak hem bu zorunlu tatil döneminin nasıl değerlendirilmesi gerektiği hem de salgın sonrasına dair bir kaç genel kelam edilebilir.

Ben kendi namıma şunu söyleyebilirim, 1 aylık emeklilik dönemi yaşıyor gibiyim. Zira 20 yıllık meslek hayatımda adli tatiller de dahil, iş yoğunluğunun bu kadar azaldığı bir başka zaman olmadı ve inşallah böyle bir sebebe bağlı olarak bir daha olmaz da. Bu nedenle beynimin bu yönü ile tatillerde dahi olmadığı kadar dinlendiğini hissediyorum.

İşte tam da ertelenen hayallerin, fikirlerin en azından bir kısmını gerçekleştirmek için güzel bir fırsat sunuyor bu dönem. Elbette dünya turu hayalinizi şu ortamda gerçekleştirebilmek mümkün değil ama en kolaylarından başlayacak olursak, aile fertleri ile iş, telefon, e-posta ve benzeri baskılar olmadan birebir diyalog halinde olmak... vakit olsa da biraz yabancı dilimi geliştirsem diyenler için yine güzel bir fırsat sunuyor bu dönem. Yine mesela onlarca mesleki eğitim videolarını sıra gelip de izleyemediyseniz bu dönemde onların hepsini tek tek eritebilir ve mesleğinizi geliştirmek için bu dönemi fırsata çevirebilirsiniz. Online iş, kültür, sanat platformlarından faydalanabilirsiniz. (Örneğin Çarşamba günü KOBİ'ler için online pazarlama süreçlerininin konuşulacağı bir toplantıyı şimdiden not edebilirsiniz.)

Üst paragrafta yazdıklarım biraz dünyaya bakan etkinliklerdi. Oysa “hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol” hadis-i şerifine uygun olarak ahiretimiz için de çalışmalıyız. Hep iş-güç bahanesi ile öteleyip terk ettiğimiz namaz tesbihatlarımızı daha bir huşu içinde yapmak ve bunu adet haline getirmek ne kadar güzel olur? Hadis-i şeriflerle belirli vakitlerde okunması tavsiye edilen surelerin okunması, bizi Yaradanımıza yaklaştıracak bilumum ibadet ve kulluk vazifelerimizi herhangi bir dünyevi baskının altında olmaksızın yerine getirmek ne kadar doğru bir davranış olur? İmanımızı ziyadeleştirecek eserleri, günde 2-3 tane de olsa hadis-i şeriflerden okumak da eklenebilir. Bu faaliyetlerin aile fertleri ile birlikte yapılması, hem onların da alışkanlık kazanmasına hem de bir ev içi etkinlik olarak onlarla vakit geçirmeye güzel bir vesile olacaktır.

Bunlara göre herkes kıyasen farklı faaliyetleri gerçekleştirip bu faaliyetlerini salgın sonrası günlerde de sürdürmeye çalışabilir.

Önümüzdeki yazılarda daha çok dış aleme bakan konulara dair de yazmayı umuyorum. Ya nasib...

31 Mart 2020

Ders alıyor muyuz?

Zorunlu tatil beni tekrar bloga yönlendirdi galiba. Buraya göre bir miktar yeni sayılabilecek sair sosyal medya mecralarını kullanmayı pek sevmiyor olmamın yanında geçmişe bir köprü kuruyor olması da belki beni buraya çekiyor.

Her neyse, konuya geçelim.

Son yazdığım "aklımıza sahip olalım"  başlıklı postumdan devam edecek olursak, konu aslında sadece akla sahip çıkmakla, evhamlarımıza yenik düşmeme meselesi değil. Zira daha önemlisi yaşanan her hadiseden bir ders çıkarabilecek miyiz, yoksa "o dersi başkaları çıkarsın, bize ne" mi diyeceğiz? Dindar kesimin sürekli, "artık dizginlenemeyen bir azgınlığın neticesinde Allah'ın bizlere verdiği bir ders bu" minvalindeki beyanları elbette doğruluk payı içeriyordur. Ancak bu tespiti yapmakla yetineceksek vay halimize. Her ferdin dersin aslında kendisine verildiğini, bir başka ifade ile musibetin aslında kendisine geldiğini düşünüp ona göre bir çizgiye girmesi gerekeceğini aklımızdan çıkarmayalım. 

Eğer cuma namazının saatini icabet saati olarak görmeye devam edemiyorsak, o saati sanki cuma namazı eda ediyormuşçasına ibadetle geçiremiyorsak dersi aldığımızı söyleyemeyiz. Vakit namazlarında minarelerden okunan ezanları işittiğimizde cemaatsiz kalan camiler için yüreğimiz sızlamıyorsa ders aldığımızı söylemek zor. "Ey Allah'ım, senin çağrına hakkıyla cevap veremedim, beni affet" diye kalbimiz sızlamıyorsa gecenin bir vaktinde, ders aldığımızı söylemek kolay olmasa gerek.


"Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vadettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen, vadinden dönmezsin." (Ali İmran)

30 Mart 2020

Aklımıza sahip olalım

İnsanoğlu genellikle karşılaştığı her durumda önce olumsuz tarafa bakma yanlısıdır. Yaradılışımızda bize verilen bazı duygular, hislerdir belki bizi bu şekilde yönlendiren.

Örneğin bu salgın (kovid-19/koronavirüs) günlerinde nezle olsa, korona virüsü mü kaptım diye düşünür insan. Çünkü insandaki korku damarı devreye girer. Girmesi gerek çünkü insanın hayatını koruması lazım. Allah bu hissi bize hayatımızı korumamız için vermiş.

Elbette her his ve duyguyu da dengeli kullanmamız gerekiyor. Aksi taktirde akıldan uzaklaşma ve bu defa da delirtme noktasına gidebiliriz.

Alışkanlıklarımızdan mecburen uzaklaştığımız şu günlerde aklımıza sahip çıkmak konusunda daha dikkatli olmalıyız. Tedbir bizden taktir Allah'tan deyip evhamlarımıza geçit vermeyelim.

23 Ocak 2019

Değişime direnmek

Son zamanlardaki teknolojik değişimin hızına yetişmek gittikçe daha zor olmaya başlıyor. Ben kendimi teknolojiyi seven ve ona aşina biri olarak tanımlarım mesela ama artık çoğu gelişmeden koptuğumu hissettiğim oluyor.

Bununla beraber insanoğlunun yeniye karşı hep bir direnci var sanki, sürekli eski halin kalmasını isteyen ve eski hale özlem duyan bir kesim de var. Eskiye özlemi elbette ben de yaşıyorum ve bu çok tabii bir hal ama aşağıda vereceğim örneklerdeki gibi bir özlemi anlamakta zorlanıyorum açıkçası.

Sosyal medya üzerinden takip ettiğim gruplardan biri eski İstanbul fotoğrafları paylaşıyor, bir diğeri de meslektaşlarımın kurduğu ve hukuki meselelerle birlikte mesleki sorunların tartışıldığı bir grup. Paylaşılan her eski İstanbul fotoğrafının altına "ah burası eskiden ne kadar güzelmiş, ah eski hanımların şıklığı, zarafeti" ve benzeri bir çok yorum okuyorum. Oysa fotoğraftaki yer günümüzde çok daha güzel olabiliyor bazen ama olsun, illa o yorum yazılacak birileri tarafından. Ya da şimdilerde de çok zarif ve şık hanımefendiler yok mu caddelerde, sokaklarda? Ama illa birileri eski hanımların zarafetine ilişkin, şimdikileri eleştiren bir yorum yapacak.

Diğer hukuk grubundaki de farklı değil. Bilenler biliyor, 1 Ocak 2019'dan itibaren bizlere (avukatlara) e-tebligat zorunlu oldu. Dolayısıyla ilgili merciler bir çalışma yaptı ve yerimizden bile kıpırdamadan bir kaç tuşa basarak bu durumu aktifleştirdik. Gelin görün ki meslektaşlarımız, "e-tebligat aslında zorunlu değilmiş, PTT açıklama yapmış, fiziki dağıtıma devam edecekmiş, keşke almasaydık e-tebligat adresimizi, boşuna aldık" vs. vs. şeklinde yorumlar yapıyor. Anlamıyorum, acaba bazılarımız çocukluğumuzda öğretilen "bak postacı geliyor" şarkısının bilinç altımıza yerleştirdiği bir duygunun sonucu mu e-tebligata karşı çıkıyor? Kim bilir?

E-tebligatla ilgili sürekli tartışılan bir başka konu ise, e-tebligat yolu ile gelen tebliğin ne zaman tebliğ edilmiş olacağı. 5 gün sonra mı, okunduğu anda mı, iletildiğinde mi? Mevzuat 5 gün sonra diyor ama ben açıkçası meslektaşlarımın bile bu kadar kafası karışıkken kanun uygulayıcılarının da bizden farklı olmadığını dikkate alarak tebliğin bana iletildiği günü tebliğ tarihi olarak kaydediyorum. Kaybettiğimi bir şey mi var, bu kadar tartışmaya bile gerek yok diye düşünüyorum.

Bu yılın ilk postuna da heybeden bunlar çıktı.

5 Ekim 2018

Teknofest

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen (20-23 Eylül) Teknofest İstanbul'a Pazar sabah erkenden gitmemize rağmen çok kalabalıktı. Gittiğime kesinlikle pişman olmadım ama gitmesem pişman olur muydum emin değilim. Biraz açık hava ve güneşin etkisi ve üzerine bir miktar kalabalık beni rahatsız etti sanırım.

Bu vesile ile 1-2 gözlemimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle festival alanının İstanbul Yeni Havalimanı olarak belirlenmesi bence iyi olmuştu, zira insanlar açılışına kısa bir süre kala nasıl bir yatırım yapıldığını kendi gözleri ile görmüş oldu. Gerçekten devasa bir alan ve devasa bir yatırım gerçekleşmiş. Açılışa yaklaşık 35 gün gibi bir süre vardı ama eksikler çoktu. Bununla birlikte tüm o eksikliklerin çok rahatlıkla giderileceğine eminim açıkçası. Çünkü bazı proje uygulamalarına gözlerimle şahit oldum ve bitirilemez denilen ne varsa gününde bitti. 

İkinci olarak, özellikle 15 Temmuz sonrası tamir edilmeye çalışılan asker-halk bütünleşmesi bakımından da önemliydi festival. Omuzlarındaki apoletleri ile halka, önünde bulunduğu uçak ya da helikopter ve sair mühimmat hakkında bilgi veren, aslında halkla bütünleşmeyi bekleyen ve özleyen bir askerin varlığını görmek güzeldi. Zira ne yazık ki çok uzun yıllardır halktan uzak ve sadece kendi içlerinde bir sosyal yaşam kurmuş bir yapıdaydı askeriye. 

Son olarak, festival milli duyguların beslenmesi bakımından da fevakaladeydi. Askerlerimiz için çok sıradan da olsa oradaki birçok gösteri vatandaşlar için son derece gurur vericiydi. Eğer festival gelenekselleştirilecekse gelecek yıl nerede organize edileceğini merak ediyorum doğrusu. 

18 Temmuz 2018

Twitterı neden kullanmıyorum?

Twitterda neden aktif olmadığım soruluyor bazen. Evet, twitter hesabımı yaklaşık 10 yıl önce açmış ve bir dönem çok aktif kullanmıştım. Şimdi aktif kullanmamamın nedeni twitterın insanı değişik bir psikolojiye sokması ve bu psikolojiden kaynaklı olarak yeni bir sosyoloji doğurması diyebilirim.

Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayının yeni açıldığı zamanlarda adliyenin kullanımına ilişkin faydası olur düşüncesi ile küçük bir eleştiri yazmıştım twitterda. Sonra bu eleştirimi "nasıl bir faydası olur, nasıl bir zararı olur" diye kendi terazimde tarttım. Düşündüm ve böyle onlarca, hatta yüzlerce eleştiri yazsam bunun ancak bir ya da iki tanesi dikkate alınacaktı, belki hiçbiri dikkate alınmayacaktı. Oysa yazdığım eleştiriler onlarca insan tarafından okunacak ve o insanların olumsuzluk dürtülerini besleyecekti.

Tersinden düşündüm. Yani eleştiri yerine acaba pozitifi, güzellikleri yazsam ne olurdu?  Bunun da ne yazık ki alıcısı yoktu. Çünkü insanlarda genel kanaat sosyal medya (iktidara değil, her şeye) muhalefet aracı olarak görülüyor.

Nihayet bir dönem sonra twitterı aktif kullanmayı bıraktım.

Ara sıra giriyorum, kim ne yazıyor bakıyorum. Bir meslektaşım davasının ne kadar uzadığını yazmış, bir başkası kendi içinde bulunduğu yapıyı/meşrebi eleştiriyor, öbürü karşı cenahı eleştiriyor. Mesela, meslektaşımı düşünüyorum, davasının uzayıp uzamaması twiti okuyanlardan kaç kişiyi ilgilendiriyor? Bunu bir yetkili okuduğunda özel olarak o davayı ya da sair tüm davaların hızlanmasını sağlayacak bir girişimde bulunacak mı? Peki bu twit ne işe yaradı? Okuyanda "hukuk sistemimiz böyle işte, düzelmez bu işler" şeklinde bir umutsuzluk doğurmuyor mu?

Başka görüşler de ileri sürülecektir eminim. Fakat gerçekten bu tür twitlerin paylaşımı yeni bir sosyolojik durum oluşturmuyor mu?

Kanaatim şu, bir şeyler öğretebiliyorsanız paylaşın, bir şeyler öğrendiğiniz kişileri takip edin. Gerisi laf-ı güzaf.

13 Temmuz 2018

Başkasının Facebook hesabına nasıl girdim?

Bir süredir Facebook hakkında çıkan güven sorgulayıcı olumsuz haberleri teyit eden bir hadiseyi dün bizzat yaşayınca ne yapacağım ve ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Açıkçası Facebook ile ilgili yaşadığım ilk problem değildi dün yaşadığım, yıllar önce de yaşamıştım ama "şimdiye kadar açıklar kapanmıştır, güvenebiliriz artık" diyebileceğimiz bir zaman geçmiş olduğundan önceki sıkıntıyı neredeyse unutmuştum.

Kişisel bilgisayarlarımızda sosyal medya ve benzeri mecralara giriş yapmak için her defasında şifre girmek yerine şifreyi kaydederek oturumu sürekli açık tutuyoruz. Ben de arada bir ziyaret ettiğim facebook.com adresi için oturumu açık tutuyorum. Dün kısayollarda kayıtlı olan siteye giriş yaptığımda arkadaşım olmayan ya da takip etmediğim kişilerin paylaşımlarını görünce bir aksilik olduğunu anladım. Az sonra anladım ki arkadaşım olan birinin hesabına girmişim. Oysa giriş yaptığım hesabın sahibi neredeyse hiç diyaloğumun olmadığı biriydi ve hiçbir şekilde kendi oturumumu kapamamıştım ve bir başka oturum açmaya çalışmamıştım.

Durumu fark edince birden aynı durumun benim hesabım için de söz konusu olabileceğini, benim hesabımın da bir başkasının ekranında açık olabileceğini düşündüm. Bu düşünce bir şeyler yapmam gerektiğini hatırlattı bana. Derhal bir başka sosyal medya mecrası olan Twitter'dan Facebook'u mention ederek konuyu dile getirdim ancak Facebook yazdıklarımı anlamadı galiba.

Bu basit bir hata değil bence. Giriş yapmış olduğum hesapla ilgili her türlü işlem yapabiliyordum. Mesajlarını bile okuma imkanım vardı. Üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir husus bu. Zira insanlar neredeyse özel hayatlarını yaşıyor artık bu mecralarda. Şükür benim öyle bir durumum yok. Ancak son derece dikkatli olmam gerektiğini bir kez daha hatırlattı yaşadığım bu tecrübe.

7 Temmuz 2018

İstanbul

İstanbul’un her anı bir başka güzel elbet ama en güzel zamanı galiba Temmuz ayı. 

Bir istatistik yapılmış mıdır bilmiyorum ama gözle görüldüğü kadarıyla İstanbul’un en sakin zamanı Temmuz ayı oluyor. İnsanların, öğrencilerin tatile ya da memleketlerine gittiği bir ay Temmuz ayı. İşte benim en sevdiğim ay. Özellikle de akşam saatleri... Uzun gün ışığının ardından akşam karanlığının bastırmaya başladığı saat 21.00’den sonra hafif bir boğaz esintisi eşliğinde gezintiye çıkmak en az tatile çıkanların topladığı enerjiyi size veriyor. 

Geçtiğimiz gün yatsı namazını Yıldız Hamidiye Camii’nde kıldım. Mesela bu fırsatı eğer o bölgede ikamet etmiyorsanız başka hiçbir zaman bulamayabilirsiniz. Trafiğin en keşmekeş olduğu bir bölgede yer alıyor cami. Dolayısı ile başka bir mevsimde bu camide namaz kılmak maksadıyla çıkmak cesaret ister. Oysa bu mevsimde yatsı vaktinin epeyce geç girmesinin de etkisi ile huzur içinde gidip namazınızı kılabilirsiniz.



İstanbul'un bir diğer güzel zamanı ise her mevsim için pazar sabahı. Kalabalığı, trafiği, keşmekeşi sevmiyorsanız, sadece İstanbul ile baş başa olmak istiyorsanız özellikle de sabah namazından hemen sonra kendinizi İstanbul'un kucağına atabilirsiniz.

13 Nisan 2018

Kandil tebrikleri

Tam 12 yıl önce blogumda yine bir Mirac Kandili öncesinde kandil tebriklerine ilişkin bir paylaşımda bulunmuşum. O zamanlar telefonun SMS sistemini o geceye mahsus olmak üzere kapatıyordum. Gençlik yılları... insan biraz daha burnunun dikine gidiyor. Şimdi o zamanlardan daha çok mesajlar geliyor. Hem de sadece SMS olarak gelse yine iyi. Her iletişim kanalından ayrı ayrı mesaj gönderiyor insanlar ve bu durum 2006'daki kadar takılmıyor kafama. Belki artık bu durumu kanıksadığımızdandır. Belki de yaşça biraz daha olgunlaştığımızdandır.

Yazımın burasında blogumu biraz daha inceledim de, 2008'de de benzer konuda başka bir post daha yayınlamışım. İnsanoğlu işte... kafaya taktı mı yıllar geçse de değişmiyor durum demek ki.

Aslında yazımın konusu tebrikleşmeyle alakalı ama yukarıdaki alıntılardan tebrikleşmeyi sevmediğim anlaşılmasın. Ancak tebrikleşme yöntemine karşıyım.

Gelelim asıl konuya. Yaklaşık 30-35 yıl önce ben henüz 7-8 veya 10 yaşlarında iken Hatay'da evimize uzak diyarlardan yaşlı bir amca gelmişti. Beraberinde ben yaşlarda torunu vardı. Aklımda kalan sadece bu ayrıntı. Yıllar yıllar önce babamın dayısını Şam'da ziyaret etmiş ve o vesile ile bizim aileye karşı derin bir muhabbet beslemiş. Bu amca her mübarek gün ve gecede babamı arardı. Halen de aramaya devam eder. Nihayet biz yetiştik, İstanbul'da ikamet etmeye başladım ve bu amca bu defa da hiç sekmeden her kandil günü, her bayram günü hiç aksatmadan beni arar. Her mübarek gün geldiğinde önce ben arayacağım diye gayret etsem de amca yine benden önce davranıyor. Nadiren de olsa ben daha önce ararım ama çoğu zaman o önce arar. Evet, amcayı sadece işte o 30-35 yıl öne görmüşlüğüm var.

Bugün yine yoğunluktan bir türlü fırsat bulup arayamadım. Ancak ikindi vakti arayabildim ama ararken de içim cız ederek aradım. Zira adeten bu vakte bırakmazdı. Sesini duyana kadar heyecanım arttı ama çok şükür görüştüm ve kandilini tebrik ettim.

Bizden önceki nesillerden öğreneceğimiz çok şey var. Onlara sahip çıkmalıyız ve örnek almalıyız. Haydi şimdi büyüklerimizi (mesaj atarak değil) arayarak kandillerini tebrik edelim.