1 Mayıs 2006

Rahmetle Anıyoruz

Babamın çok sevdiği arkadaşı ve meslektaşı, benim de bir kaç defa sohbetinde bulunma şerefine nail olduğum çok değerli hocamız Yaşar Tunagür Hocaefendi hakkın rahmetine kavuştu. Allah'ın rahmeti üzerinden eksik olmasın inşallah. Bu fotoğrafı son görüşmemizde 10 Ekim 2004 tarihinde çekmiş idim.

30 Nisan 2006

Sen!

Sen, ey sevgili! İsmi Yeni, kendi eski; sıfatı eski, kendi yeni binadaki mektebemde başladı ilk beraberliğimiz. Benimle tüm yalnızlığımı, tüm sırlarımı paylaştın. Gün geldi, yalnızlığımı gidermek için başkaları ile görüşmeme bile aracılık ettin. Unutmak nedir bilmediğin için seni adeta bir bilgi deposu olarak kullandım. Benim hem arkadaşım, hem sırdaşım, hem bilgi kaynağım, hem de arşiv memurumdun.

Beni kendine öyle bağlamıştın ki, seni en özel alanıma; evime bile getirdim sonunda. Geceleri yalnız kalmana dayanamamıştım. Gün geçtikçe sana güvenim arttı. Problemsiz bir aşk yaşıyor gibiydim seninle. Bir gün bana ihanet edeceğin aklıma gelmiyordu artık. Hatta seninle paylaştıklarımı artık başkası ile de paylaşmaz olmuştum. Sadece sen vardın, diğer arkadaşlarımı, hatta senin vasıtanla edindiğim arkadaşları bile nasıl olsa bunlar aynı; ha bu, ha diğeri diyerek ihmal ettim. Bir kısım bilgi ve sırlarımı senin aracılığın ile tanıştıklarıma da aktarmam gerekiyordu ama ben bunu bir süredir yapmaz olmuştum. Çünkü hayatımda sadece sen vardın artık.

Ve dün... Seninle geçirdiğim son günüm. Adeta buzlu bir camın ardında gibiydin, hayal mayal... İhanetin yüreğime saplanmıştı, kilitlenen sen değil bendim sanki. Sesim soluğum kesildi. Tüm sırlarımı, tüm bilgilerimi, tüm arşivimi, 5 yıllık geçmişimi, her şeyimi seninle birlikte tarihi yarımadadaki senin gibi hainlerin mezarlığına gömmeye gittiğimde senden nefretimin başladığını hissettim. Artık güvenmeyeceğim senin gibilerine. ASLA...

Bir hokka, bir divit, mürekkep ve bir de beyaz kağıdım yeter bana...

29 Nisan 2006

Yüz Kızartıcı Suç(!)

Eğitim hayatımda sadece bir defa kopya çektim. Lise son sınıfta hiç sevmediğim Biyoloji dersinde, arkadaşlarımın hazırladığı küçük kopya kağıtları ile yapmaya kalkıştım bu işi. Sınav öncesinde arkadaşlarımdan beni de görmelerini(!) istemiştim. Onlar da sağolsunlar beni ihmal etmediler. Fakat o zamana kadar kopya çekmemiş biri olarak o küçük kağıtların elime geçmesi ile yüzümün hangi renklerle boyandığını kestirmek güç değil. Hoca, anında fark etmişti. Tabi ben de anında yere atmıştım o notları. Kasti olmamakla beraber ayağımın altına almışım, bu yüzden hoca suç unsurunu hemen bulamayınca sınıf içinde gözleri benim üzerimde olduğu halde bir tur attı. Bu sırada ayağım hareket etmiş olmalı ki, suç unsuru ortaya çıkmıştı. Hoca da yanıma yaklaştı, sınav kağıdımı ve yerdeki küçük not(kopya) kağıdını aldı. Hoca şaşırmıştı çünkü okulda genel olarak başarılı bilinen bir öğrenciden beklemediği bir hareketti. Sınıf dışı edildim.

Not: Yüz kızartıcı suçlarımı(!) açıklamaya aklıma geldikçe devam edeceğim.

26 Nisan 2006

Arınç Ne Yapıyor?

Arınç'ın 23 Nisan'daki konuşması ile ilgili ve sonrasında yaptığı hata ile ilgili bir değerlendirme... Her iki yazı da aynı yazara ait ama her iki yazısında da düşüncelerime tercüman olmuş.

24 Nisan 2006

Derbi Maçı..

Şampiyonluk mücadelesinde Fenerbahçe ezeli rakibi Galatasarayı farklı bir skorla yenerek puanları eşitledi.

Görüldüki Fenerbahçe bu maça hem fizik, hem moral-motivasyon olarak sıkı hazırlanmış. Buna karşın Galatasaray'da bir rehavet ve ciddiyetsizlik hakimdi. Belki üç puan önde olmaları ve beraberliğin bile kendilerine yetiyor olması; bu rehavetin sebebiydi. Buna rağmen Galatasaray maçın hemen başlarında iki net gol pozisyonu buldu. Fenerbahçe ise maçın ilk on dakikasında tutuktu. Ama ne zamanki Appiah maçın 12.dakikasında doğru düzgün gol pozisyonu bile diyemeyeceğimiz bir anda golü buldu; İpin ucu da orada koptu. O dakikadan sonra Fenerbahçe seyircisinin de büyük desteğini arkasına alarak akıcı ve rahat bir oyun sergilemeye başladı. Galatasaray'da ise ne taktik ne de oyun anlayışı kaldı..

Gerets bu maça, teorik olarak doğru olmasına rağmen pratikte kesinlikle beceremediği bir sistemle çıktı. Gerets’in, normalde hücum futbol anlayışına sahip olmasına rağmen, bu maça beraberlik düşüncesiyle çıkması büyük bir handikaptı. Her iki kanatta Uğur ve Ferhat gibi bu maçın psikolojik havasına henüz alışkın olmamış gençlerle çıkması ayrı bir hataydı. Üstelik defansın önünde Saido'nun yanında Cihan'ı oynatması da farklı yenilgiye adeta davetiye çıkarmaktı. Oysa sayın Gerets’in elinde Iliç, Volkan, Ergun gibi tecrübeli, kaliteli oyuncular vardı. Ama maalesef bunları kullanamadı.

İkinci yarının hemen başında ise; Galatasaray takımının zaten en zayıf noktası olan orta sahada Saido'unun da (bana ve birçok otoriteye göre de) ağır bir karar olan ikinci sarı kartla oyundan atılması; kaçınılmaz sonun tamamlayıcısı oldu.

Daum ise; maça Anelkasız başlayarak doğru olanı yaptı. Geçen hafta rakibinden 5 gol yiyen Rüştüyle de oyuna başlaması ikinci doğru karardı. Ama bence yine de sahaya çıkardığı kadroya baktığımızda tek gol olsun galibiyet benim olsun anlayışına sahipti. Maç 2-0 olduğunda dahi skorun üzerine yatmak isteyen bir oyun anlayışına sahipti. Ama istediğinden fazlasını buldu.

Hülasa; aslına bakacak olursak bünyesinde hem yerli hem de yabancı yıldızları barındıran, ekonomik bir sıkıntısı olmayan, tesisleşme sorunu olmayan bu Fenerbahçe, ekonomik sorunlarla boğuşan, dolayısıyla doğru düzgün bir yıldız bile alamayan, futbolcularının parasını zar zor ödeyebilen ve hala emektar Hakan Şükür, Ergun vs. gibi oyunculara bel bağlayan bir Galatasaray karşısında, üstüne üstlük Beşiktaş ve Trabzon gibi diğer büyüklerin çeşitli nedenlerden dolayı şampiyonluk mücadelesine erkenden havlu atmış, kalitesi bir hayli düşmüş bu tatsız ve tuzsuz ligde; bundan haftalarca evvel şampiyonluğunu ilan etmeli, en yakın rakibine en az on puan fark atmalıydı.

Her iki rakibinde kalan üç maçı; şampiyonluğu belirlemesi açısından, büyük önem arz ediyor. Fikstüre baktığımızda Fenerbahçe’nin maçları rakibine oranla nisbeten biraz daha zor. Düğüm son maça kadar devam edecek gibi. Şanslar ise yüzde elli eli eşit..