14 Nisan 2006

İstanbul'da II. Lale Devri

İstanbul'da bu bahar etraf bir başka güzel.

Bir kaç gün önce bindiğim taksinin şoförü belediyenin bu çalışmasına çok kızıyordu. Toplam 3 milyon lale dikilmiş bu bahar İstanbul'a. Bu kadar masraf yapılacağına bu para ihtiyaç sahiplerine dağıtılsaydı diyor taksi şoförü. Yine bindiğim toplu taşıma araçlarından birinde sohbet eden iki kişi de aynı konuyu konuşuyorlardı.

Kanaatimce çevre düzeni, temizliği, insanın ruhunu doğrudan etkileyen faktörlerdir ve bunlar insan psikolojisini olumlu manada etkileyeceğinden insanların verimliliğine katkı sağlayacaktır. Kısa vadede her hangi bir etkisi gözlemlenmese dahi sonucu itibari ile her anlamda etkilerinin olacağını düşünüyorum. Bu nedenle çevreye yatırımın yerindeliğine inanıyorum.

Sosyalist devletlerde binaların dış cepheleri boyanmazmış. Bu bile durumu bize yeterince anlatmıyor mu? Gerçi bunun görünen nedeni güya uydulara farkedilmek istenmemesi imiş. Artık uydu teknolojisi de geliştiği için o düşünce de yerinde değil ama o devletlerin asıl gayelerinin insanların huzur içinde yaşamalarını istememeleri olduğundandır diye düşünüyorum ben. Çünkü görsellik neticede insana bir huzur veriyor. Beton yığınlarına bakmak ise sadece insanın içini karartıyor.

İstanbul 300 yıl aradan sonra tekrar Lale Devrini yaşıyor.

13 Nisan 2006

Bir Avukatın Duruşma Serüveni

Fondaki klasik müziğin ruhuna verdiği rehavetle geniş ve rahat koltuğun bedenine verdiği rehavete, bir de yıllarıın getirdiği yorgunluk eklenince yaşlı avukatın gözleri kaymaya başlamıştı. Kalan saçları ağarmış, bıyıklarında ise tek tük siyahlıklar kalmıştı. Adliye binasının cephesini boğazın doyumsuz seyrine açan 15. katındaki avukatlar odasında saat 09:53:30’daki duruşmasını bekliyordu. Tele ekrandan sırasını rahatlıkla izleyebiliyordu. Yan masada oturan genç avukatlar mesai saati bitiminde adliye binasındaki konser salonunda sanat dünyasının duayenlerinden 2000’lerin unutulmaz parçalarını dinleyeceklerini konuşuyorlardı. Birden o yıllara gitti yaşlı avukat. Gençliğinin unutulmaz musikilerini mırıldanmaya başladı. Mırıldanmalarla uykusunun da biraz açıldığını hissetti.

Yavaşça yerinden doğruldu, tele ekranın altındaki küçük ekranlardan birine yaklaştı ve ekrana doğru bir gazete ismini fısıldar gibi seslendi. Bu arada baş parmağı ile dokunduğu düğme ile de altına bir oturak gelivermişti. Gözlüklerini hatırladı, yıllar önce gözlüklerinden kurtulmuştu, artık göz rahatsızlıkları çok kolay gideriliyordu. İnsanın gen haritasının ortaya çıkartılması neticesinde en önce göz ile ilgili rahatsızlıklar tedavi edilebilir olmuştu. Fakat yaşlı avukat yıllarca kullandığı gözlüklerinden kurtulmuş olsa da bir şey okuyacağı zaman farkında olmadan gözlük telaşına düşüyordu. Bir anlık bu telaşı da gidince rahat oturağında gazetesini okumaya başladı.

Göz ucu ile baktığı tele ekranda duruşmasına 5 dakikadan daha az kaldığını görünce hemen kalktı ve asansöre ilerledi. 23. kata çıktığında asansörden inerken okul arkadaşının bastonla duruşmadan çıktığını fark etti birden. Duruşma dakikasına kadar koridordaki rahat koltuklarda oturup 2 dakikalık bir hal hatır faslı geçirdiler eski dostlar.

Tam bu sırada yaşlı avukat mübaşirin Avukaaat Aliiii Kahyaa diye seslendiğini duydu ve birden irkilerek saatine baktı. Evet, 9:30’daki duruşmasına 11:20’de sıra gelmişti. Oturduğu bankın her tarafında dosyalar yığılmış, ancak bir kişilik oturacak yer bulmuştu sırasını beklerken, orada da uyuklamıştı. Koridordaki tozdan insanları seçebilmek bile zordu, etrafında kavga eden bir grup vardı, “yok sen alacaklıydın, hayır ben alacaklıydım” diye neredeyse yumruklaşacak insanların arasından 15 metrekarelik duruşma salonuna zar-zor geçebilmişti.

Keşke uyukladığında gördüğü rüya gerçek olsaydı…

Not: Fotoğraf, İstanbul'da son günlerde asılan bir reklam afişinden alınmıştır.

9 Nisan 2006

Bir Gece

On dört asır evvel yine bir böyle geceydi
Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi
Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler
Halbuki kaç bin senedir bekleşmedelerdi
Nerden görecekler göremezlerdi tabi
Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi
Bir kere de ma'mure-i dünya o zamanlar
Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin
Salgındı bugün Şark'ı yıkan tefrika derdi

Derken büyüyüp kırkına gelmişti ki öksüz
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi
Bir nefhada kurtardı insanlığı o masum
Bir hamlede kayserleri kisraları serdi
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi
Zulmün ki, zeval akılına gelmezdi, geberdi
Alemlere rahmetti evet şerr-i mübini
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi
Dünya neye sahipse onun vergisidir hep
Medyun ona cemiyeti medyun ona ferdi
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyyet
Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret

Mehmet Akif Ersoy

7 Nisan 2006

Hayat

Giriş

Kibrit Camiini,
Çamlıktan eve gidişimi,
Sobayı,
Onun üstündeki çaydanlığın vızıltısını,
Bazen kestane kızartılmasını,
Dama vuran sağanak yağmurun sesini, gök gürlemesini,

Gelişme

Askeri İşler Dairesi yazılı kapının altından geçmeyi,
Bahçesinde kuş sesleri içinde yürümeyi,
1000 kişiye hitap etmenin kendilerine bir şey kazandırdığını sanan zavallıları dinlemeyi,
Çorlulunun medresesini,
Süleymaniye’nin üst katını,
Rahmetli Gürses Hoca’nın rahmetli talebesinin kıraatini,
Devletin kütüphanesindeki karanlık okuma salonunda 30’ların gazetelerini okumayı,

Son..

Diyanetin standları arasında kaybolmayı,
Bağdat’ta İskender yemeyi,
Fenerbahçe’den Marmara’yı,
Ulus’tan Boğazı,
Piyer Loti’den Haliç’i seyretmeyi,

...uç

...