24 Mart 2006

Asla Başaramayacaklar

Son günlerde dozajı gittikçe artan hükümet karşıtlığı sözkonusu. Bu konuda müttefikler belli. YÖK, Danıştay, genel anlamda medya ve bir kısım sivil toplum kuruluşları. Muhalefet partilerini saymıyoruz. Çünkü şu anda onlara pek bir iş düşmüyor. Bu arada ciddi karşı koyuş mekanizmalarının başında Çankaya Köşkü'nü de saymadan geçmek olmaz.

28 şubat sürecinde yapılanın daha alt düzeylerde gerçekleştirilmesinden başka bir şey değil bugünlerde yürütülen kampanya. Hatırlatmakta fayda var: 14 Mayıs 1950 tarihinde, milletin büyük bir teveccühüyle iktidar olan DP de nihayetinde 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle devrilmişti. 28 Şubat ise Refahyol hükümetine, dolayısıyle yine halkın iktidarına karşı bir organizasyondu. Tabi bütün bu harekatların dış bağlantılarının olmadığını iddia etmek dünya siyasetinin icra tarzından haberdar olmamak demek olduğunu takdir etmek lazım.

Peki şimdi olanlar neler? Cumhurbaşkanlığı seçimine çok az bir süre kala yürütülmeye çalışılan bu kampanyaların amacı ne ve gerçekten ortada ciddi bunalımlar, rejim krizleri ve Ak Parti'nin "kadrolaşma" ya da "yolsuzluk" gibi bir takım tehlikeli girişimleri mi sözkonusu? ANAP 'ın 1983 yılında aldığı oydan sonra, ilk kez % 35 'ler gibi bir oy çoğunluğuyla hükümet kuran, memleket için istikrar ortamı demek olan böylesine bir iktidara; üstelik her türlü tavizi vermesine, mutabakat arayışı içerisinde olmasına rağmen, ısrarlı biçimde tenkitlerde bulunmanın gerisinde başka şeyler aramak gerektiğini düşünüyorum. Elbette hiçbir iktidar tamamıyla masum ya da yanlışsız değildir. Ama bu derece eleştiriyi ve iktidardan alaşağı etmeyi gerektiren bir tablo da görünmemektedir. Akla gelen tek şey, 27 Mayıs neden gerçekleştirildiyse, 28 Şubat süreci neden ve nasıl yaşandıysa, şimdi Ak Parti hükümetine yapılmak istenen de odur.

Millete rağmen yönetim anlayışı zihinlerden silinmedikçe, bu ülke asla düzlüğe çıkamayacaktır!

22 Mart 2006

Diyalog

Son yılların en çok tartışılan konusu diyalog. Peki nedir, ne anlamak gerekir diyalogdan? Hristiyanlarla ve Yahudilerle dost olmak mıdır, onlara Hak Dini mi anlatmaktır, yoksa "ne siz bize ne biz size karışmayalım" mı demektir? Daha da ötesi, bazılarının iddia ettikleri üzere çok farklı bir anlamı mı var diyalogun?

Kur'an-ı Kerim'de
Maide Suresi 51'de Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor; "Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez." Fakat burada geçen "dost edinmeyin" sözcüğünün ayetteki ifadesi "veli"dir. Yani veli kelimesi Türkçemize bu şekilde çevrilmiştir. Oysa bugünkü yazsında Hüseyin Hatemi hocamız bu kelimenin manasını farklı anlamamız gerektiğini açıklamış.

Ayrıca bir diğer
ayette Yüce Allah "De ki: 'Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.' Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz müslümanlarız." buyurmaktadır. Bu ayet ile yukarıdaki ayeti karşılaştırdığımızda ortaya çıkan sonuç nedir?

Biz elbette bu işin uzmanı, alimi değiliz. Müfessir de değiliz ki ayetleri izah edelim? Ancak bir fikir teatisi yapmak niyeti ile bugün bu konuyu ele aldım. Konu hakkında özellikle
Emir Can hocamızın fikirlerini de almak, öğrenmek isteriz. Telahuk-u efkardan barika-i hakikat tezahür eder.

21 Mart 2006

Avukat Olmak

Hukukçu kimliğimle her zaman gurur duyuyorum ama avukatlık kimliğimle aynı duyguyu ne yazıkki her zaman yaşayamıyorum. Hukukun diğer dallarındaki arkadaşların durumunu da işin çıkçası tam bilemiyorum, mesela hakim olan bir arkadaş da benim gibi midir emin değilim?

Avukat olmak ne yazık ki toplumun gözünde sahtekar ve yalancı olmakla eş anlamlı görülüyor. Böyle bir görüntünün oluşmasında elbette avukatların da kusuru olmuştur ama ben bu peşin hükümlerin tüm avukatlar için kullanılmasını hazmedemiyorum. Toplumun büyük çoğunluğunun okumamış, kültür seviyelerinin düşük olduğu dönemlerde bir kısım avukatlar ne yazıkki toplumun bu yönünü çok iyi değerlendirip insanları sömürmüşler ve neticede bu sıfat üzerimizde kalmıştır. Hala aynı zihniyetle çalışanlar da muhakkak ki vardır.

Avukat, bir dava veya uyuşmazlıkta karşı taraf ile zaten sorunludur. Karşı taraf sizi hukukçu kimliğiniz ile değil, hasım olarak görür. Bunu birazcık anlayışla karşılayabilirseniz belki ama avukatın kendi müvekkili (vekil eden) ile olan sorununu nasıl izah etmek gerekir? Toplumda ne yazıkki avukat hakkındaki ön yargıdan ve avukatın yaptığı işin değerlendirilebilme kapasitesi için gerekli kültür yapısının eksikliğinden ötürü müvekkil, avukatın yaptıklarını görmez, göremez. "Yaptığınız nedir ki, iki tuşa basıp bir dilekçe yazdınız" diyerek yaptığınız işi küçük göstermeye ve böylece vereceği ücreti azaltmaya çalışan müvekkilden, "avukat bey, masrafları siz yapın, alacağı paylaşalım" yüzsüzlüğünü gösteren müvekkile kadar, her türlüsü ile karşılaşırsınız.

İşin bir de 3. boyutu var ki, bunu ne müvekkiliniz ne de karşı taraf bilir. Avukatların birde adliye maceraları vardır. Adliye denildiğinde akla sadece hakim ya da savcılar gelmesin, adliye personelinin tamamını düşünmek lazım. Mübaşirinden, katibine kadar adliyedeki bütün çalışanlar ile bir şekilde ilişki içerisizdesiniz. "Onlarla ne sorun yaşıyor olabilr ki bu avukatlar" denilmesin sakın. Bir çoğumuz resmi işlemlerimiz için devlet dairelerine gitmişizdir. Türlü türlü sıkıntılarla karşılaşılan, bugün git yarın gel felsefesinin hakim olduğu yerlerdir devlet daireleri. Ve işte düşünün avukatın durumunu... Bir çok insanın senede ancak bir kaç defa yaşadığı sıkıntıyı avukat her gün yaşamaktadır.

Son olarak, İstanbul'a özgü bir avukat sıkıntısını da aktarmadan geçmek olmaz. 30'dan fazla adliyenin bulunduğu bir şehir İstanbul. Yani elinizde çanta ile bir gün içerisinde Levent, Sultanahmet ve Kadıköy güzergahını gezmişseniz bu size çok görünmesin, çok şanslı gününüzdesiniz demektir.

Bütün bunlara rağmen bir kez daha üst kimliğim olan hukukçuluğumla övündüğümü ve bunu hak ettiğimizi ve bir gün avukatlığın da gerçek anlamda hukukçuluk olarak algılanması için bu işi severek yapmaya devam ettiğimi ifade etmeliyim.

20 Mart 2006

Ne Olacak Bu Cimbomun Hali?

100 yıllık bir geçmişe sahip olan Galatasaray futbol takımı sportif anlamda rakiplerine büyük bir fark atmasına rağmen, ekonomik anlamda ve tesisleşme konusunda rakiplerinin arkasında kaldı. Oysa Avrupa'da ülkemizi en iyi şekilde temsil eden, 1989 yılında yarı final oynayan, süper ligde dört kez üst üste şampiyon olan, üç yıldızlı formayı ilk giyen ve neticede 2000 yılında UEFA kupasını, süper kupayı alan, 2002 yılında ise yine çeyrek final oynayan tek Türk futbol takımıydı Galatasaray. Rakiplerine baktığımızda ise bu başarıların esamesi bile yok maalesef..

Peki tüm bu başarılara rağmen Galatasaray takımı neden ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor? Bunun tek bir nedeni var o da beceriksiz yönetimlerdir. Bu kadar büyük başarıları paraya çevirip meyvelerini yemezseniz, olacağı budur. Çünkü başarıların mutlaka belli ekonomik maliyetleri, bedelleri vardır. Eğer yönetim olarak bu başarıları paraya çevirme becerisini gösteremez, aksine zafiyet gösterirse gelinecek nokta, oluşan tablo böyle vahim olabilir.

Galatasaray’ın gelir giderlerine baktığımızda 47.2 milyon YTL geliri, 77.8 milyon YTL gideri var. Aradaki açık ortada. Yaklaşık olarak da 180 milyon dolar borcu bulunmaktadır. Bütün bu tabloya rağmen kulüp 25 Martta yapılacak başkanlık seçimlerine 6 adayla giriyor. Oysa tek bir aday etrafında toplanılması, iyi bir yönetim oluşturularak bu zor dönemin atlatılması daha akıllıcaydı. Anketlere bakıldığında birleşmelerin yaşanılacağı, yarışın şimdiki başkan Sayın Canaydın'la Sayın Şardan arasında geçeceği tahmin ediliyor. Hatta taraftarların tercihi Yiğit Şardan'dan yana.Kongre üyeleri ne düşünür bilinmez ama bence de artık gençlerin önünü açmak gerek. Sayın Şardan henüz 43 yaşında genç, dinamik, bilgi ve birikime sahip, donanımlı biri. Yanında yer alacak yönetimi de başarılı, tecrübeli kişilerden oluşturursa başarıya ulaşır kanaatindeyim.

Galatasaray bu sorunların da altından kalkacak maddi ve manevi güce sahiptir. Yeterki akl-ı selim devreye girsin, günlük hesaplar ve planlar içine girilmesin. 25 Marttaki seçimlerde kazanan da kaybeden de Türk futbolu olacaktır. Onun için ince eleyip sık dokuyalım.

19 Mart 2006

Kavl-i Leyn

TüRK DiLi DEVASI

“Sene 1981, bir Türk dili devası doğdu. Doğduğundan beri tek amacı Türkçe’ yi Türk milletine öğretmek… Hala öğretmeye çalışıyor. Bağırıyor, çağırıyor, gülüyor, kızıyor her şeyi yapıyor ama film izletmiyor. Derste bir bağırıyor bir sessiz konuşuyor; bir gülüyor bir kızıyor. Ama bize Türkçe’ yi öğretiyor. Ne zaman ses çıksa hanımefendi, beyefendi örneğini veriyor öğrencileri susturuyor. Susmayanı kaldırıyor onun okumak zorunda olduğunu anlatıp oturtuyor. Ama tahtaya hiç güzel yazamıyor. Dersi hızlı, güzel ve Türkçe’ yi iyi kullanarak anlatıyor. Tahtaya dönük duramıyor. Yazıyı onun için güzel yazamıyor. Sinirli olması genetikmiş ve ailecek çabuk sinirlenip çabuk sakinleşirlermiş.
O bir Türkçe Hocası
O bir Türk adamı
ve
Oooooo Fatih İşgören.”

Öğrencilerle sinevizyona inelim mi inmeyelim mi müzakeresi sırasında yazmalarını istediğim değerlendirme yazılarından biriydi okuduğunuz. Kimilerine göre yağ çekme diye adlandırılsa da ben tatlı dil tesmiyesini tercih ediyorum. Bu vesileyle de kavl- i leyn ( tatlı dil ) konusuna değinmek istiyorum. Siz de özlemediniz mi samimi bir gülücükle sanki bir gül goncası misali size sunulan “sabah- ı şerifleriniz hayr olsun efendim” kelamındaki tatlılığı. Ya da “istirham ederim efendim, lütfen siz buyrun” kelamının zerafetini. Hayat tecrübem o kadar da fazla olmasa da şunu öğrendim ki: Samimi bir tebessümle süslenen tatlı bir kelamın tesir etmeyeceği kalp çok azdır. Şunu biliyoruz ki insanız ve insanlar konuşarak anlaşırlar. Daha da önemlisi biz Müslümanız ve Efendimiz, her konuda misalimiz olduğu gibi iletişimde de bize mükemmel bir örnek olmuştur. Vücudunun tamamını dönerek hafif tebessümle tatlı tatlı dökülen inci taneleri gibi kelamların etkisi öz kızını acımadan diri diri gömmeye dayanan kim bilir kaç kalbi karıncayı incitemeyecek hale getirmiştir.

Talebem “hocam, biz sinevizyona inmek istiyoruz” deseydi büyük ihtimal inemezdi ama yukarıdaki yazıyı vesile ederek isteyince isteğini almamış olabilir mi sizce?

Evimizde, işimizde, dostluk ilişkilerimizde, trafikte kısacası hayatımızın her karesinde güler yüzlü ve tatlı dilli olabilme temennisiyle… bize yakışan bu; çünkü biz MÜSLÜMANIZ…