3 gece 4 gün sürecek bu kaçamakta rotada esneklik payı bırakabilmek adına bir araç kiraladık. Konaklamalarımızı önceden belirlediğimiz rotamıza göre organize ettik; zaten bu tarz yoğun tempolu gezilerde insanın gün sonunda aradığı tek lüks, temiz ve rahat bir yatak oluyor.
Gezilerimde genellikle uyguladığım, belki de çoğuna aykırı gelen bir alışkanlığım var: Gideceğim yerleri önceden detaylı bir şekilde araştırmayı pek sevmiyorum. Elbette sosyal medyada veya farklı mecralarda önüme düşen karelerden kaçış yok, ancak detaylara inmemeye özen gösteriyorum. Çünkü beklentiyi minimize etmek, sürprizlerin tadını artırıyor.
Örneğin; Brugge benim zihnimde sadece taş yapılardan oluşan, "soğuk" bir Orta Çağ şehriydi. Oysa şehre adım attığım an; içinden suların akıp geçtiği yemyeşil bozulmamış bir tabiatın, o görkemli tarihi dokuyla nasıl harmanlandığına şahit oldum. Kendimi bir film setinde mi yoksa bir masalın içinde mi olduğumu sorgularken bulduğum o "sımsıcak" atmosfer, "İyi ki araştırmamışım!" dedirtti. Bu bilinmezlik hali, yolculuğun her anına apayrı bir keşif zevki katıyor.
Tabii ki her yolculuk sadece masalsı sürprizlerden ibaret değil; bazen madalyonun öteki yüzüyle de tanışıyoruz. Amsterdam sokaklarında yürürken, şehrin sözüm ona "özgürlükçü ruhuna" eşlik eden ve adeta burnunuzun direğini sızlatan, pek de haz etmeyeceğiniz malum kokularla her an karşılaşabiliyorsunuz. Avrupa’nın pek çok şehri tertemiz ve düzenli bir portre çizerken, Amsterdam’ın merkezinde, meydanın orta yerinde yığılmış çöpleri görmek de bu gezinin beklenmedik ve açıkçası biraz hayal kırıklığı oluşturdu.
Yine de tüm bu zıtlıklar, geziyi "gerçek" kılan detaylar... Şimdi sizi, bu iki ülkenin yollarında, meydanlarında, köylerinde kaybolduğumuz anlara, kameramıza takılan o renkli karelere ve atmosferi hissedebileceğiniz videolara davet ediyorum.
İşte rotamızdan seçtiğim özel anlar:
Otoban kenarları genellikle hep böyle yeşil. Bu karede çıkmasa da yol kenarlarında çok sayıda rüzgar türbinleri de oluyor. Mevsimin de etkisiyle yol boyunca bize eşlik eden bu manzaralar, gezimizi daha da güzelleştirdi.
İşte yazımın başında bahsettiğim o kırılma noktası... Aracımızı park edip yürümeye başladığımız ilk anlarda, gri taş yapılar beklerken sağımızda akan suya eşlik eden bu devasa ağaçlarla karşılaştım. O anki şaşkınlığım, Brugge’ün soğuk bir şehir olduğu algısını saniyeler içinde yıktı.
O yeşil yoldan geçip Aşıklar Köprüsü’ne (Lovers' Bridge) ulaştığınızda, sizi işte bu manzara karşılıyor. Minnewater, yani Aşk Gölü Parkı’nın kalbi burası... Fotoğrafta pek seçilemeseler de gölün üzerinde çok sayıda kuğu var. Onlarla ilgili anlatılan ilginç efsaneler var. Bu arada şehir yönetiminin 1488'den beri kuğuları korumak zorunda olduğunu biliyor muydunuz?
Brugge’ün o korunmuş dokusunu sadece binalarda değil, gökyüzüne uzanan bu heybetli ağaçlarda da görebiliyorsunuz. Adeta şehrin canlı hafızası gibiler...
Brugge - Orta çağın ruhunu koruyan masalsı sokaklar, ağaçlar ve kanal turundan bir kesit.
Evlerin arasından sessizce süzülen kanallar... Bu görüntü, şehrin ruhuna işleyen o huzurlu ve sakin atmosferin en büyük mimarı..
Brugge’ün en romantik noktalarından biri olarak kabul edilen o meşhur kare... Tam karşımızda yükselen yapı, Minnewater (Aşk Gölü) kıyısındaki Kasteel Minnewater, yani Minnewater Şatosu. Gölün durgun suyuna yansıyan bu manzara, insanı bir anda modern dünyadan koparıp orta çağın derinliklerine bırakıyor..
Brugge gezimizi noktalayıp konaklamak üzere Rotterdam’a doğru yola koyulduk. Belçika’dan Hollanda’ya geçtiğimizi, sadece otobandaki hız limitinin değişmesiyle fark edebildik. Ülkeler arası bu geçiş kolaylığının ve sınırların sadece birer tabeladan ibaret olması lüksünün, bir gün kendi coğrafyamızda da yaşanmasını temenni ederek gün batımında Rotterdam’a ulaştık.
Ertesi sabah heyecanla erkenden yola koyulduk ve bizi bu rotaya çeken asıl sebebe, o meşhur lale festivaline ulaştık. Lisse şehrinde yer alan bu bahçenin adı Keukenhof. Hollandaca 'Mutfak Bahçesi' (Kitchen Garden) anlamına geliyormuş.
Eğer rotanızı buraya kıracaksanız takvimlerinizi Mart sonu ile Mayıs ortası arasına ayarlamanız şart. Halkın 'Çiçek Festivali' dediği bu özel dönemde, Keukenhof dünyanın en büyük canlı tablosuna dönüşüyor.
Keukenhof'un renkleri arasında dolaşırken, ülkemizdeki potansiyeli düşünmeden edemiyorum. İstanbul'daki lale bahçelerimiz harika, ancak neden bunu Konya’da geniş tarlalara veya Isparta’da büyüleyici bir gül festivaline dönüştürmüyoruz? Bu tür festivaller sadece turizm demek değil; kendi insanımıza sunduğumuz yaşam kalitesinin ve verdiğimiz değerin bir nişanesidir.
Keukenhof: Dünyanın en büyük çiçek bahçesinde lalelerin büyüleyici renk cümbüşü.
Sabahın ilk ziyaretçilerinden olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissettik; bahçenin o en bakir, en sessiz anında orada olmak tarif edilemez bir huzur verdi. Gezintimiz sırasında ise ilginç bir sürprizle karşılaştık: Meğer bu muazzam peyzajın arkasındaki emekçiler arasında Kırcaalili Türk soydaşlarımız varmış. Eşimle Türkçe konuştuğumuzu fark edip bize selam verenlerle ayaküstü sohbet ettik.
Öğleye doğru bahçede ciddi bir kalabalık dalgası oluşmaya başladı; biz gezimizi tamamlamış olmanın huzuruyla çok şanslıydık. Buraya gelecekler için küçük bir not: Bahçenin iki ayrı otoparkı ve girişi bulunuyor. Kapılarını sabah saat 08.00’de açıyor ve o en dingin atmosferi yakalamak istiyorsanız mutlaka açılış saatinde orada olmalısınız. Ayrıca yaptığım araştırmalara göre pazartesi, salı ve çarşamba günleri, haftanın en sakin zamanlarıymış; planınızı buna göre yapmanızda fayda var.
İşte Brugge'den beklediğim görüntü buydu. Burası Volendam. Bu evler elbette Brugge’dekiler kadar eski değil; ancak geçmişlerinin 19. yüzyıla kadar uzandığını bilmek, sokaklarda yürürken tarihin içinde yürüdüğünüz hissini oluşturuyor.
Volendam, bir zamanlar denizin kıyısında olan ama bugün bir göle komşuluk eden oldukça ilginç bir liman köyü. Eskiden Kuzey Denizi’nin bir kolu olan 'Zuiderzee' (Güney Denizi) adlı tuzlu su körfezinin kıyısındaymış. Ancak 1932 yılında Hollandalılar, hem sellerin önüne geçmek hem de yeni tarım arazileri kazanmak için denizin ağzına dev bir baraj (Afsluitdijk) inşa etmişler. Bu mühendislik hamlesi, Zuiderzee’nin Kuzey Denizi ile bağını keserek burayı dev bir tatlı su gölüne dönüştürmüş.
Dam Meydanı'nın en baskın figürü: Amsterdam Kraliyet Sarayı. 17. yüzyıl mimarisi örneği, belediye binasından kraliyet sarayına uzanan ilginç bir geçmişe sahip.
Sarayın karşısında ise bu yapı var. Dam Meydanı... "Dam" kelimesi Flemenkçede "Baraj" anlamına geliyormuş. Meydan, 13. yüzyılda Amstel Nehri üzerine kurulan bir barajın çevresinde oluşmuş. Amsterdam şehrinin ismi de buradan (Amstel + Dam) gelmekte imiş.
Amsterdam'da yaklaşık 165 kanal ve bu kanalları birbirine bağlayan 1.200'den fazla köprü bulunuyormuş. Bu sayı, Venedik'teki köprü sayısından daha fazlaymış.
Amsterdam'daki kanalların neredeyse tamamı 17. yüzyılda, Hollanda'nın "Altın Çağı" döneminde ticareti geliştirmek, bataklık alanları kurutmak ve savunma amacıyla inşa edilmiş.
İşte o meşhur Giethoorn... Yazımın başında 'geziden önce araştırma yapmayı pek sevmem' demiştim ama bazı kareler var ki onlardan kaçış olmuyor. Sosyal medyada defalarca önüme düşen, o masalsı kanalların ve saz çatılı evlerin başrolünde olduğu karelerin kaynağı tam olarak burasıydı. Ne kadar direnirseniz direnin, Giethoorn sizi bir şekilde kendi masalına çekmeyi başarıyor.
Köyün her köşesinde görebileceğiniz bu saz çatılar, Giethoorn’un ruhunu yansıtıyor. Bir zamanlar düşük maliyetli olduğu için tercih edilen bu yöntem, bugün bölgeyi dünyanın en özel ve en pahalı yerleşimlerinden biri haline getirmiş. Modern dünyanın ortasında böylesine korunmuş bir karakter görmek çok hoş.
Giethoorn: Arabaların giremediği, ulaşımın sadece teknelerle sağlandığı bir köy. Buraya da sabah erken gittik. Erken gidince sizi nasıl bir atmosferin beklediğini anlamak isterseniz lütfen videonun sesini açın.
Burası kesinlikle sıradışı ve olağanüstü bir köy. Rotadaki her durak ayrı bir hikâye sundu ama sanırım bu gezi planının benim için bir numaralı yeri Giethoorn oldu. Sosyal medyadaki o popüler karelerin çok ötesinde, insanın ruhuna dokunan ve 'iyi ki gelmişim' dedirten büyüleyici bir atmosferi var.
Giethoorn’un masalsı kanallarından ayrılıp Brüksel’e doğru yola çıktığımızda bu lale tarlasına uğrayalım dedik. Tabiatın belki en canlı, en iddialı rengiyle boyanmış bu tarlada durmamak imkansızdı.
Biraz da yol manzaraları...
Brüksel'de önce Brüksel Diyanet Vakfının da merkezi olan Brüksel Ulu Camii'ne gittik.
Brüksel’de güne başlamak için daha huzurlu bir yer olamazdı. Bağımsızlığın 50. yılı anısına Kral II. Leopold tarafından yaptırılan Parc du Cinquantenaire’de, sabahın erken saatlerinde devasa Zafer Takı’na karşı ufak bir piknik yaptık.
Brüksel’in panoramik bir manzarasını sunan Mont des Arts (Sanat Tepesi), şehrin tarihi dokusuyla modern yüzünü birleştiren büyüleyici bir nokta. Geometrik desenli bahçeleri ve bakımlı çiçekleri arasında dolaşırken, arka planda yükselen Grand Place’ın o meşhur belediye binası kulesini izleyebiliyorsunuz.
Kral I. Albert’in atlı heykelinden aşağı süzülen bu merdivenler, sadece bir manzara noktası değil; aynı zamanda Magritte Müzesi ve Kraliyet Kütüphanesi gibi şehrin en önemli kültür duraklarının da kalbi.
Mont des Arts’tan şehrin sembolü Manneken Pis’e doğru, tarihin içinden geçen bir rota...
Brüksel’e kadar gelip de şehrin bu en 'küçük' ama en muzip simgesine uğramamak olmazdı.
Brüksel Kraliyet Meydanı (Place Royale): Şehrin en önemli noktalarından biri.
Brüksel’in kalbi Grand Place’dayız. Victor Hugo bu meydan için 'Dünyanın en güzel meydanı' demiş. Her biri sanat eseri gibi duran altın süslemeli lonca binalarının arasında insan kendini bir film setinde gibi hissediyor. UNESCO Dünya Mirası listesindeki bu meydan, sadece bir şehir merkezi değil, yaşayan bir tarih özeti. Brüksel’de mutlaka görülmesi gerekenlerin başında geliyordu.
Brüksel - Grand Place: Victor Hugo’nun 'dünyanın en güzel meydanı' dediği meydan. Yorumu size ait...
Brüksel’in tarihi dokusunu en şık haliyle yansıtan Galeries Royales Saint-Hubert, o devasa cam tavanı ve zarif mimarisiyle insanı büyüleyen, Avrupa’nın en eski pasajlarından biri. Grand Place’ın hemen yanı başında yer alan bu görkemli geçitte, dünyaca ünlü çikolatacıların kokusu eşliğinde 19. yüzyılın büyülü atmosferini soluduğunuzu hissediyorsunuz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder