1 Mayıs 2026

Belçika Belçika Hollanda

Her şey, muhtemelen ilkokul yıllarında dilimize pelesenk olan o meşhur tekerlemeyle başladı: "İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika Belçika Hollanda... Hollanda’nın başkenti Ankara’dır Ankara!" Coğrafya bilgimizi biraz sarsmış olsa da hepimizin hafızasında yer eden o ritim, yıllar sonra rotamın ilham kaynağı oldu.

Her zamanki gibi hikaye, cebimizde bir uçak biletiyle başlıyor. Hatıraları her zaman taze tutma arzusu da buraya yazmamı sağlıyor. 

Aslında niyetim netti: Lale mevsimini yakalamak, kanallarda süzülmek... Ancak haritayı önüme açıp "Brugge da ne kadar yakınmış!" dediğim an, pusula Belçika’ya doğru döndü. Tam o kararsızlık anında çocukluk tekerlemesi geldi aklıma: "Hadi, o halde ikisi de olsun!" Böylece çocukluk oyunlarımıza konu olan bu iki komşu ülkeyi kapsayan, bol hatıralı ve bol yürüyüşlü yolculuğumuzun ilk adımını attık. İşte Belçika ve Hollanda'da geçen o kısa ama dolu dizgin geziden geriye kalanlar...

3 gece 4 gün sürecek bu kaçamakta rotada esneklik payı bırakabilmek adına bir araç kiraladık. Konaklamalarımızı önceden belirlediğimiz rotamıza göre organize ettik; zaten bu tarz yoğun tempolu gezilerde insanın gün sonunda aradığı tek lüks, temiz ve rahat bir yatak oluyor.

Gezilerimde genellikle uyguladığım, belki de çoğuna aykırı gelen bir alışkanlığım var: Gideceğim yerleri önceden detaylı bir şekilde araştırmayı pek sevmiyorum. Elbette sosyal medyada veya farklı mecralarda önüme düşen karelerden kaçış yok, ancak detaylara inmemeye özen gösteriyorum. Çünkü beklentiyi minimize etmek, sürprizlerin tadını artırıyor.

Örneğin; Brugge benim zihnimde sadece taş yapılardan oluşan, "soğuk" bir Orta Çağ şehriydi. Oysa şehre adım attığım an; içinden suların akıp geçtiği yemyeşil bozulmamış bir tabiatın, o görkemli tarihi dokuyla nasıl harmanlandığına şahit oldum. Kendimi bir film setinde mi yoksa bir masalın içinde mi olduğumu sorgularken bulduğum o "sımsıcak" atmosfer, "İyi ki araştırmamışım!" dedirtti. Bu bilinmezlik hali, yolculuğun her anına apayrı bir keşif zevki katıyor.

Tabii ki her yolculuk sadece masalsı sürprizlerden ibaret değil; bazen madalyonun öteki yüzüyle de tanışıyoruz. Amsterdam sokaklarında yürürken, şehrin sözüm ona "özgürlükçü ruhuna" eşlik eden ve adeta burnunuzun direğini sızlatan, pek de haz etmeyeceğiniz malum kokularla her an karşılaşabiliyorsunuz. Avrupa’nın pek çok şehri tertemiz ve düzenli bir portre çizerken, Amsterdam’ın merkezinde, meydanın orta yerinde yığılmış çöpleri görmek de bu gezinin beklenmedik ve açıkçası biraz hayal kırıklığı oluşturdu.

Yine de tüm bu zıtlıklar, geziyi "gerçek" kılan detaylar... Şimdi sizi, bu iki ülkenin yollarında, meydanlarında, köylerinde kaybolduğumuz anlara, kameramıza takılan o renkli karelere ve atmosferi hissedebileceğiniz videolara davet ediyorum.

İşte rotamızdan seçtiğim özel anlar:

Otoban kenarları genellikle hep böyle yeşil. Bu karede çıkmasa da yol kenarlarında çok sayıda rüzgar türbinleri de oluyor. Mevsimin de etkisiyle yol boyunca bize eşlik eden bu manzaralar, gezimizi daha da güzelleştirdi.

İşte yazımın başında bahsettiğim o kırılma noktası... Aracımızı park edip yürümeye başladığımız ilk anlarda, gri taş yapılar beklerken sağımızda akan suya eşlik eden bu devasa ağaçlarla karşılaştım. O anki şaşkınlığım, Brugge’ün soğuk bir şehir olduğu algısını saniyeler içinde yıktı.

O yeşil yoldan geçip Aşıklar Köprüsü’ne (Lovers' Bridge) ulaştığınızda, sizi işte bu manzara karşılıyor. Minnewater, yani Aşk Gölü Parkı’nın kalbi burası... Fotoğrafta pek seçilemeseler de gölün üzerinde çok sayıda kuğu var. Onlarla ilgili anlatılan ilginç efsaneler var. Bu arada şehir yönetiminin 1488'den beri kuğuları korumak zorunda olduğunu biliyor muydunuz?

Brugge’ün o korunmuş dokusunu sadece binalarda değil, gökyüzüne uzanan bu heybetli ağaçlarda da görebiliyorsunuz. Adeta şehrin canlı hafızası gibiler...

Brugge - Orta çağın ruhunu koruyan masalsı sokaklar, ağaçlar ve kanal turundan bir kesit.

Evlerin arasından sessizce süzülen kanallar... Bu görüntü, şehrin ruhuna işleyen o huzurlu ve sakin atmosferin en büyük mimarı..

Brugge’ün en romantik noktalarından biri olarak kabul edilen o meşhur kare... Tam karşımızda yükselen yapı, Minnewater (Aşk Gölü) kıyısındaki Kasteel Minnewater, yani Minnewater Şatosu. Gölün durgun suyuna yansıyan bu manzara, insanı bir anda modern dünyadan koparıp orta çağın derinliklerine bırakıyor..

Brugge gezimizi noktalayıp konaklamak üzere Rotterdam’a doğru yola koyulduk. Belçika’dan Hollanda’ya geçtiğimizi, sadece otobandaki hız limitinin değişmesiyle fark edebildik. Ülkeler arası bu geçiş kolaylığının ve sınırların sadece birer tabeladan ibaret olması lüksünün, bir gün kendi coğrafyamızda da yaşanmasını temenni ederek gün batımında Rotterdam’a ulaştık.

Ertesi sabah heyecanla erkenden yola koyulduk ve bizi bu rotaya çeken asıl sebebe, o meşhur lale festivaline ulaştık. Lisse şehrinde yer alan bu bahçenin adı Keukenhof. Hollandaca 'Mutfak Bahçesi' (Kitchen Garden) anlamına geliyormuş.

Eğer rotanızı buraya kıracaksanız takvimlerinizi Mart sonu ile Mayıs ortası arasına ayarlamanız şart. Halkın 'Çiçek Festivali' dediği bu özel dönemde, Keukenhof dünyanın en büyük canlı tablosuna dönüşüyor.

Keukenhof'un renkleri arasında dolaşırken, ülkemizdeki potansiyeli düşünmeden edemiyorum. İstanbul'daki lale bahçelerimiz harika, ancak neden bunu Konya’da geniş tarlalara veya Isparta’da büyüleyici bir gül festivaline dönüştürmüyoruz? Bu tür festivaller sadece turizm demek değil; kendi insanımıza sunduğumuz yaşam kalitesinin ve verdiğimiz değerin bir nişanesidir.

Keukenhof: Dünyanın en büyük çiçek bahçesinde lalelerin büyüleyici renk cümbüşü.

Sabahın ilk ziyaretçilerinden olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissettik; bahçenin o en bakir, en sessiz anında orada olmak tarif edilemez bir huzur verdi. Gezintimiz sırasında ise ilginç bir sürprizle karşılaştık: Meğer bu muazzam peyzajın arkasındaki emekçiler arasında Kırcaalili Türk soydaşlarımız varmış. Eşimle Türkçe konuştuğumuzu fark edip bize selam verenlerle ayaküstü sohbet ettik.

Öğleye doğru bahçede ciddi bir kalabalık dalgası oluşmaya başladı; biz gezimizi tamamlamış olmanın huzuruyla çok şanslıydık. Buraya gelecekler için küçük bir not: Bahçenin iki ayrı otoparkı ve girişi bulunuyor. Kapılarını sabah saat 08.00’de açıyor ve o en dingin atmosferi yakalamak istiyorsanız mutlaka açılış saatinde orada olmalısınız. Ayrıca yaptığım araştırmalara göre pazartesi, salı ve çarşamba günleri, haftanın en sakin zamanlarıymış; planınızı buna göre yapmanızda fayda var.

İşte Brugge'den beklediğim görüntü buydu. Burası Volendam. Bu evler elbette Brugge’dekiler kadar eski değil; ancak geçmişlerinin 19. yüzyıla kadar uzandığını bilmek, sokaklarda yürürken tarihin içinde yürüdüğünüz hissini oluşturuyor.

Volendam, bir zamanlar denizin kıyısında olan ama bugün bir göle komşuluk eden oldukça ilginç bir liman köyü. Eskiden Kuzey Denizi’nin bir kolu olan 'Zuiderzee' (Güney Denizi) adlı tuzlu su körfezinin kıyısındaymış. Ancak 1932 yılında Hollandalılar, hem sellerin önüne geçmek hem de yeni tarım arazileri kazanmak için denizin ağzına dev bir baraj (Afsluitdijk) inşa etmişler. Bu mühendislik hamlesi, Zuiderzee’nin Kuzey Denizi ile bağını keserek burayı dev bir tatlı su gölüne dönüştürmüş.

Dam Meydanı'nın en baskın figürü: Amsterdam Kraliyet Sarayı. 17. yüzyıl mimarisi örneği, belediye binasından kraliyet sarayına uzanan ilginç bir geçmişe sahip.

Sarayın karşısında ise bu yapı var. Dam Meydanı... "Dam" kelimesi Flemenkçede "Baraj" anlamına geliyormuş. Meydan, 13. yüzyılda Amstel Nehri üzerine kurulan bir barajın çevresinde oluşmuş. Amsterdam şehrinin ismi de buradan (Amstel + Dam) gelmekte imiş.

Amsterdam'da yaklaşık 165 kanal ve bu kanalları birbirine bağlayan 1.200'den fazla köprü bulunuyormuş. Bu sayı, Venedik'teki köprü sayısından daha fazlaymış.

Amsterdam'daki kanalların neredeyse tamamı 17. yüzyılda, Hollanda'nın "Altın Çağı" döneminde ticareti geliştirmek, bataklık alanları kurutmak ve savunma amacıyla inşa edilmiş.

İşte o meşhur Giethoorn... Yazımın başında 'geziden önce araştırma yapmayı pek sevmem' demiştim ama bazı kareler var ki onlardan kaçış olmuyor. Sosyal medyada defalarca önüme düşen, o masalsı kanalların ve saz çatılı evlerin başrolünde olduğu karelerin kaynağı tam olarak burasıydı. Ne kadar direnirseniz direnin, Giethoorn sizi bir şekilde kendi masalına çekmeyi başarıyor.

Köyün her köşesinde görebileceğiniz bu saz çatılar, Giethoorn’un ruhunu yansıtıyor. Bir zamanlar düşük maliyetli olduğu için tercih edilen bu yöntem, bugün bölgeyi dünyanın en özel ve en pahalı yerleşimlerinden biri haline getirmiş. Modern dünyanın ortasında böylesine korunmuş bir karakter görmek çok hoş.

Giethoorn: Arabaların giremediği, ulaşımın sadece teknelerle sağlandığı bir köy. Buraya da sabah erken gittik. Erken gidince sizi nasıl bir atmosferin beklediğini anlamak isterseniz lütfen  videonun sesini açın.

Burası kesinlikle sıradışı ve olağanüstü bir köy. Rotadaki her durak ayrı bir hikâye sundu ama sanırım bu gezi planının benim için bir numaralı yeri Giethoorn oldu. Sosyal medyadaki o popüler karelerin çok ötesinde, insanın ruhuna dokunan ve 'iyi ki gelmişim' dedirten büyüleyici bir atmosferi var.

Giethoorn’un masalsı kanallarından ayrılıp Brüksel’e doğru yola çıktığımızda bu lale tarlasına uğrayalım dedik. Tabiatın belki en canlı, en iddialı rengiyle boyanmış bu tarlada durmamak imkansızdı.

Biraz da yol manzaraları...

Brüksel'de önce Brüksel Diyanet Vakfının da merkezi olan Brüksel Ulu Camii'ne gittik.

Brüksel’de güne başlamak için daha huzurlu bir yer olamazdı. Bağımsızlığın 50. yılı anısına Kral II. Leopold tarafından yaptırılan Parc du Cinquantenaire’de, sabahın erken saatlerinde devasa Zafer Takı’na karşı ufak bir piknik yaptık.

Brüksel’in panoramik bir manzarasını sunan Mont des Arts (Sanat Tepesi), şehrin tarihi dokusuyla modern yüzünü birleştiren büyüleyici bir nokta. Geometrik desenli bahçeleri ve bakımlı çiçekleri arasında dolaşırken, arka planda yükselen Grand Place’ın o meşhur belediye binası kulesini izleyebiliyorsunuz.

Kral I. Albert’in atlı heykelinden aşağı süzülen bu merdivenler, sadece bir manzara noktası değil; aynı zamanda Magritte Müzesi ve Kraliyet Kütüphanesi gibi şehrin en önemli kültür duraklarının da kalbi.

Mont des Arts’tan şehrin sembolü Manneken Pis’e doğru, tarihin içinden geçen bir rota... 

Brüksel’e kadar gelip de şehrin bu en 'küçük' ama en muzip simgesine uğramamak olmazdı.

Brüksel Kraliyet Meydanı (Place Royale): Şehrin en önemli noktalarından biri.

Brüksel’in kalbi Grand Place’dayız. Victor Hugo bu meydan için 'Dünyanın en güzel meydanı' demiş. Her biri sanat eseri gibi duran altın süslemeli lonca binalarının arasında insan kendini bir film setinde gibi hissediyor. UNESCO Dünya Mirası listesindeki bu meydan, sadece bir şehir merkezi değil, yaşayan bir tarih özeti. Brüksel’de mutlaka görülmesi gerekenlerin başında geliyordu.

Brüksel - Grand Place: Victor Hugo’nun 'dünyanın en güzel meydanı' dediği meydan. Yorumu size ait...

Brüksel’in tarihi dokusunu en şık haliyle yansıtan Galeries Royales Saint-Hubert, o devasa cam tavanı ve zarif mimarisiyle insanı büyüleyen, Avrupa’nın en eski pasajlarından biri. Grand Place’ın hemen yanı başında yer alan bu görkemli geçitte, dünyaca ünlü çikolatacıların kokusu eşliğinde 19. yüzyılın büyülü atmosferini soluduğunuzu hissediyorsunuz

Yıllar önce o meşhur tekerlemeyle başlayan bu merak, bugün heybemde unutulmaz manzaralar ve harika anılarla son buldu; anladım ki Hollanda'nın başkenti Ankara olmasa da, bu iki komşu ülkenin her köşesi ayrı bir hikaye saklıyormuş.

Bu rotayla ilgili konakladığımız yerlerden araç kiralamaya kadar merak ettiğiniz tüm detaylar veya sormak istedikleriniz için bana iletişim sayfam üzerinden her zaman ulaşabilirsiniz.

25 Şubat 2026

Camilerde Unutulan Edep: Çocuklar, Ekran Bağımlılığı ve Cami Adabı

Teravih namazını evime yakın olan büyük bir camide eda ediyorum. Ancak cami büyük olmasına karşın cemaat çok da fazla değil. Dolayısıyla namaz esnasında öndeki 3-4 saf haricinde caminin kalan kısmı adeta bir meydan havasında... Elbette bu meydan sahipsiz kalmıyor.

Teravih Namazı ve Camilerdeki "Meydan" Havası

Çocuk terbiyesi artık çok farklı bir evrede. Ebeveynler adeta birer köle, çocuklar ise kutsanmış birer varlık pozisyonundalar. Ramazanın ilk günleri ailelerin çocuklarını ekran başından koparıp camiye getirmiş olmalarını bir kazanım olarak gördüklerini ve     bundan dolayı çocuklarının o "meydan"da cirit atmalarına bir şey demediklerini zannediyordum.

Tam olarak çocukların arkada ne yaptıklarını gözlemleyemiyordum ancak gün geçtikçe cemaat azaldı ve arkada çocukların neler yaptığını görme fırsatım oldu. Meğer yanılmışım...

Değişen Çocuk Terbiyesi: Camide Ekran Serbestliği mi?

Aileler çocuklarına adeta "Yeter ki camiye gel, camide ekran sana serbest" demişler. Çünkü çocukların epey bir kısmı ekranlara bakıyor, hem de gruplar halinde. Hatta ortaokul ve lise çağında olanlar muhtemelen online oyun oynuyor bile olabilirler. Bağırmalar, çağırmalar, çığlıklar...

Zavallı din görevlilerimiz ise öyle bir sindirilmişler ki, tek kelime dahi edip bir "sessiz olun" uyarısı dahi yapamıyorlar. Cemaatten bir iki laf edecek olan olursa cevapları hazır:

"Camide cemaatle namaz kılarken arka saflarda gülüşen çocuk sesleri yoksa gelecek nesiller adına korkun."

Gülüşen Çocuklar ve Unutulan Cami Adabı

Gülüşmekle oynamak, bağırmak ve çağırmak aynı şeyler değil. Bizim çocukluğumuzda biz de giderdik camilere ve gerçekten de gülerdik ama camide oyun oynamazdık. Oyun parkta oynanır, camide değil.

İnsanı insan yapan en önemli erdemlerden biri ahlaktır, terbiyedir.


Teravih namazı kılan cemaat ve cami adabı
Fotoğraf: Serhat Çağdaş - AA

Çocukların teravih namazı için camilere gelmesi elbette sevindiricidir; ancak cami adabı ve terbiye verilmeden sadece camiye getirmek, çocuğun din ile bağlantısını yüzeysel seviyede bırakır.

Üstelik din ve din hayatıyla ilgili çocuklarda herhangi bir algı oluşması bir yana, camide adeta sınırsız bir özgürlük olduğu varsayımı çocuğun dine bakışını da farklılaştırır.

Gerçek Çözüm: Ebeveynlerin Sorumluluğu

Asıl problem elbette çocuklarda değil; onları camiye getiren ama getirdikleri yerin adabını, usulünü çocuğuna öğretmeyen ebeveynlerde...

Cami cemaati huzuru hak ediyor.

Peki, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Teravih namazlarında benzer durumlar yaşıyor musunuz? Yorumlarda buluşalım.

25 Ekim 2023

15 Temmuz ve 7 Ekim

7 Ekim’den bu yana İsrail'in Gazze'de binlerce masum insanı katletmesi karşısında özellikle ülkemizde İsrail'e destek olan  şirketleri ve markaları boykot etmek vatandaşlarımızın gündemine girdi.

İsrail'in her zulmü sonrasında bu boykotların dile getirilip sonrasında unutuluyor olması elbette üzücü ama zamanla bu boykotların kalıcı hale gelmesi en büyük temennim. Şahsen ben boykotlar konusunda elimden geleni bir süreklilik içinde yürütmeye çalışsam da haberim bile olmadan boykot edilmesi gereken bir markadan da alışveriş yapmış olabiliyorum zaman zaman. Bununla birlikte bir niyet olarak bunu sürekli canlı tutmaya çalışıyorum. Örneğin meşhur kahve markasına hiç gitmediğim gibi, hamburger markasından da yemem. Gazlı içeceği ise belki 20 yıldan fazla oldu, ağzıma almadım. Demem o ki, herkes kişisel olarak kendine bakmalı. Boykotu içselleştirmemiz gerekiyor. Anlık değil. Boykota ihtiyaç kalmayacak güne kadar. 

Ayrıca boykot edilen şirketlerin Ukrayna savaşında nasıl bir pozisyon aldıklarını da unutmayalım. Belki bu durum boykot etme motivasyonumuzu artırır. Bununla ilgili twitterda zamanında şöyle bir paylaşımım olmuştu.

7 Ekim'den bu yana meydana gelen İsrail'in son zulmüne karşı bu defa hem Türkiye kamuoyunda hem dünya kamuoyunda öncekilere göre daha geniş bir direniş olduğu da açık. Bu defa dünyanın dört bir yanında çeşitli gösteriler yapılıyor. Ülkemizde de gösterilen yanında boykotlar önemli ölçüde kendini gösteriyor.


15 Temmuz ve 7 Ekim... Dün sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan bir paylaşım bana bu iki tarih arasında bir bağ kurdurdu. 15 Temmuz'da Kadıköy'de meyhaneden çıkıp köprüdeki eylemlere katılan vatandaşımızın hikayesini okumuştum geçmişte. Bu paylaşımda ise alkollü içecekler satan bir markanın İsrail'i desteklediğinden bahisle boykot edilmesi yönünde bir çağrı vardı. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye budur. Dinlerini tam anlamıyla yaşayamayanların bile zulme ve haksızlığa karşı bir direnişi ve başkaldırısı her daim var. Ön yargıların ve ötekileştirmelerin bir tarafa bırakılıp ortak değerlerimiz üzerinde bir araya gelmeye gayret göstermeliyiz. Özellikle de böyle günlerde.


13 Ekim 2023

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi

Türk siyasi hayatında özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gerçekleşen anayasa değişikliği ile ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. İçinde yaşadığımız süreç ilerleyen yıllarda Türk siyasi hayatını araştıranlar tarafından tam da bu şekilde değerlendirilecektir diye düşünüyorum.

Bilindiği üzere ülkemizde uzun yıllar parlamenter sistem uygulanmıştır. Ancak parlamenter sistem Turgut Özal'ın da Süleyman Demirel'in de ve daha bir çok iktidar olmuş sair siyasetçilerin de üzerlerine dar gelen bir kıyafet olmuştur. Nitekim özellikle isimlerini saydığım siyasetçiler açıkça başkanlık sistemini arzu ettiklerini zaman zaman dile getirmişlerdir.

Türkiye'nin Parlamenter Sistemden ayrılıp Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemini (CHS) benimsemesi kanaatimce fevkalade yerinde bir seçim olmuştur. Elbette eksik kalan yönleri olacaktır ve eminim ki bunlar zamanla düzene girecektir. Bunun yanında sayılabilecek bir dizi olumlu özellikleri de var. Benim bugün değinmek istediğim işte bu özelliklerinden bir tanesi olacak.

Bazıları kutuplaşma olarak görse de benim tam aksine çok sesliliğin tabana yayılmasına vesile olacağını düşündüğüm ittifaklar, CHS'nin belki de en olumlu yanlarından biri olmuştur. Zira geçmiş dönemde liderlik potansiyeli olan birileri kendine bir parti kuruyorken bugün de aynısını yapmakla birlikte bir başka liderin yanında yer almak zorunda kalıyor. Bu durum liderlerin cumhurbaşkanı olabilmek için daha çok kişiyi kucaklamasını, daha çok düşünceye değer vermesini ve diğer liderlere fark atmasını sağlayacak sair değerleri elde etmeye ve onları kaybetmemeye çalışmasını gerektirecektir. Bu esasen geçmiş dönemde %3-5 oy alarak kayba uğrayan liderlerin gün yüzüne çıkmasına ve siyasi ittifaklar içi bir yarışın doğmasına sebep olacaktır.

Bu durumu en iyi açıklayan somut ve güncel örnek İyi Parti ile CHP arasında cereyan edegelen atışmalardır. Bir taraf ittifak fikrine sıcak bakmıyorken diğer taraf ısrarla ittifak olunması gerektiğini düşünüyor. Aslında her iki taraf da biliyor ki, ittifak olmadıklarında bir iddiaları kalmıyor. İşte tam da bu nedenle, her iki tarafın aşırılıklardan uzaklaşmasını sağlayacak, birbirlerine karşı mecburi bir yumuşama yaşatacak, müzakere zeminini oluşturacak bu tartışmalar CHS'nin pozitif yönlerini gösterecektir.

CHS henüz yeni bir sistem ve zamanla kök saldığında eminim çok sesliliğin daha da canlandığını ve tabanın istekleri dikkate alınarak şekillenen bir siyasetin ortaya çıktığını göreceğiz. Ümitliyim.

10 Ekim 2023

Aksa Tufanı

Son günlerde en çok konuşulan konu hiç şüphesiz Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e karşı başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu. Bu gayet tabii. Zira başta İslam alemi olmak üzere dünyanın geri kalanının önemli bir kısmı için de son derece önemli ve kutsal bir bölgeden bahsediliyor.

Nemrut'un emriyle Hz. İbrahim'i yakmak için oluşturulan alevlere karşı yürümüş bir karınca, ağzında bir damla suyla; "olsun" demiş, "hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır." Bu misaldeki gibi öncelikle ben de kendi tarafımı belirliyeyim. Hiç şüphesiz Filistinlilerin haklılığına en ufak bir itirazım olamaz. Ve bu mücadeleyi veren her bir Müslüman kardeşimin başımın üstünde yeri var. Bu yolda şehit olanlara Allah'tan rahmet, gazilere sağlık ve afiyet diliyorum. Aynı zamanda mücadeleye devam edenlere de dua ediyorum ki Allah onları muvaffak etsin.

Bu süreçte belki dikkatten kaçan ama en ilginç çıkışı Bülent Arınç yaptı. Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, 13. Kocaeli Kitap Fuarı'nda bir söyleşiye katılıyor ve şu ifadeleri dile getiriyor: 

“Her defasında da onlara söylüyorum yanlışlık şurada; Senin ne gücün var? Senin gıdanı bile dışarıdan gönderiyoruz, senin teknik aletlerini, ihtiyaçlarını dışarıdan karşılıyoruz. Sen 2 tane uydurma füze atıyorsun, İsrail'de sinek vızıltısı gibi geliyor ama onlar diyor ki ‘Hamas bize hücum etti’, senin başına bomba yağdırıyor. Sana olan oluyor ve sen onlara haklılık payı kazandırıyorsun. Niye bunu yapıyorsun? Burada çıkarımız ne bizim? Dinlemiyorlar" 

Açıkçası üslup haricinde fikirlerini benimsediğimi belirtmeliyim. Üstten bakan bir üslup seziliyor konuşmada ancak bunu artık söz sahibi olmamasına bağlıyorum. Söylediklerinin ülkemizi bağlayıcı olabileceğini düşünse belki bu şekilde konuşmazdı. Bununla birilkte üslubu bir tarafa bırakırsak benim kanaatimce de Hamas'ın girişitiği bu son hamlenin zamansız ve yanlış bir strateji olduğudur.

Peki şimdi vakti değilse o vakit ne zamandır diye sorulabilir. Bunu cevaplayabilmek de zor. Fakat şunu ifade edebilirim ki, Beşşar Esed'in sadece Suriye iç hadisesinin bir parçası olmadığı, El-Sisi'nin sadece Mısır'ın bir iç hadisesi olmadığı çok açık bir şekilde anlaşılıyor. İslam alemi için başta Filistin meselesi olmak üzere problemli alanların tüm çözüm yollarının Türkiye'den geçtiğini söylemek belki abartılı bir yorum olabilir ama İtiihad-ı İslam'ın elzem olduğunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. "Vakit" işte o zamandır.