20 Mart 2006

Ne Olacak Bu Cimbomun Hali?

100 yıllık bir geçmişe sahip olan Galatasaray futbol takımı sportif anlamda rakiplerine büyük bir fark atmasına rağmen, ekonomik anlamda ve tesisleşme konusunda rakiplerinin arkasında kaldı. Oysa Avrupa'da ülkemizi en iyi şekilde temsil eden, 1989 yılında yarı final oynayan, süper ligde dört kez üst üste şampiyon olan, üç yıldızlı formayı ilk giyen ve neticede 2000 yılında UEFA kupasını, süper kupayı alan, 2002 yılında ise yine çeyrek final oynayan tek Türk futbol takımıydı Galatasaray. Rakiplerine baktığımızda ise bu başarıların esamesi bile yok maalesef..

Peki tüm bu başarılara rağmen Galatasaray takımı neden ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor? Bunun tek bir nedeni var o da beceriksiz yönetimlerdir. Bu kadar büyük başarıları paraya çevirip meyvelerini yemezseniz, olacağı budur. Çünkü başarıların mutlaka belli ekonomik maliyetleri, bedelleri vardır. Eğer yönetim olarak bu başarıları paraya çevirme becerisini gösteremez, aksine zafiyet gösterirse gelinecek nokta, oluşan tablo böyle vahim olabilir.

Galatasaray’ın gelir giderlerine baktığımızda 47.2 milyon YTL geliri, 77.8 milyon YTL gideri var. Aradaki açık ortada. Yaklaşık olarak da 180 milyon dolar borcu bulunmaktadır. Bütün bu tabloya rağmen kulüp 25 Martta yapılacak başkanlık seçimlerine 6 adayla giriyor. Oysa tek bir aday etrafında toplanılması, iyi bir yönetim oluşturularak bu zor dönemin atlatılması daha akıllıcaydı. Anketlere bakıldığında birleşmelerin yaşanılacağı, yarışın şimdiki başkan Sayın Canaydın'la Sayın Şardan arasında geçeceği tahmin ediliyor. Hatta taraftarların tercihi Yiğit Şardan'dan yana.Kongre üyeleri ne düşünür bilinmez ama bence de artık gençlerin önünü açmak gerek. Sayın Şardan henüz 43 yaşında genç, dinamik, bilgi ve birikime sahip, donanımlı biri. Yanında yer alacak yönetimi de başarılı, tecrübeli kişilerden oluşturursa başarıya ulaşır kanaatindeyim.

Galatasaray bu sorunların da altından kalkacak maddi ve manevi güce sahiptir. Yeterki akl-ı selim devreye girsin, günlük hesaplar ve planlar içine girilmesin. 25 Marttaki seçimlerde kazanan da kaybeden de Türk futbolu olacaktır. Onun için ince eleyip sık dokuyalım.

19 Mart 2006

Kavl-i Leyn

TüRK DiLi DEVASI

“Sene 1981, bir Türk dili devası doğdu. Doğduğundan beri tek amacı Türkçe’ yi Türk milletine öğretmek… Hala öğretmeye çalışıyor. Bağırıyor, çağırıyor, gülüyor, kızıyor her şeyi yapıyor ama film izletmiyor. Derste bir bağırıyor bir sessiz konuşuyor; bir gülüyor bir kızıyor. Ama bize Türkçe’ yi öğretiyor. Ne zaman ses çıksa hanımefendi, beyefendi örneğini veriyor öğrencileri susturuyor. Susmayanı kaldırıyor onun okumak zorunda olduğunu anlatıp oturtuyor. Ama tahtaya hiç güzel yazamıyor. Dersi hızlı, güzel ve Türkçe’ yi iyi kullanarak anlatıyor. Tahtaya dönük duramıyor. Yazıyı onun için güzel yazamıyor. Sinirli olması genetikmiş ve ailecek çabuk sinirlenip çabuk sakinleşirlermiş.
O bir Türkçe Hocası
O bir Türk adamı
ve
Oooooo Fatih İşgören.”

Öğrencilerle sinevizyona inelim mi inmeyelim mi müzakeresi sırasında yazmalarını istediğim değerlendirme yazılarından biriydi okuduğunuz. Kimilerine göre yağ çekme diye adlandırılsa da ben tatlı dil tesmiyesini tercih ediyorum. Bu vesileyle de kavl- i leyn ( tatlı dil ) konusuna değinmek istiyorum. Siz de özlemediniz mi samimi bir gülücükle sanki bir gül goncası misali size sunulan “sabah- ı şerifleriniz hayr olsun efendim” kelamındaki tatlılığı. Ya da “istirham ederim efendim, lütfen siz buyrun” kelamının zerafetini. Hayat tecrübem o kadar da fazla olmasa da şunu öğrendim ki: Samimi bir tebessümle süslenen tatlı bir kelamın tesir etmeyeceği kalp çok azdır. Şunu biliyoruz ki insanız ve insanlar konuşarak anlaşırlar. Daha da önemlisi biz Müslümanız ve Efendimiz, her konuda misalimiz olduğu gibi iletişimde de bize mükemmel bir örnek olmuştur. Vücudunun tamamını dönerek hafif tebessümle tatlı tatlı dökülen inci taneleri gibi kelamların etkisi öz kızını acımadan diri diri gömmeye dayanan kim bilir kaç kalbi karıncayı incitemeyecek hale getirmiştir.

Talebem “hocam, biz sinevizyona inmek istiyoruz” deseydi büyük ihtimal inemezdi ama yukarıdaki yazıyı vesile ederek isteyince isteğini almamış olabilir mi sizce?

Evimizde, işimizde, dostluk ilişkilerimizde, trafikte kısacası hayatımızın her karesinde güler yüzlü ve tatlı dilli olabilme temennisiyle… bize yakışan bu; çünkü biz MÜSLÜMANIZ…

Bilgisayarından Kopamayanlara

Blogcu arkadaşlar değerlendirebilir. Özellikle de dinlenmek nedir bilmeyen, enerjik blogcu arkadaşıma ısrarla tavsiye ediyorum.

17 Mart 2006

Fotoğraf(lar)

Sonunda bir fotoğraf eğitimi almaya karar verdim. Mayıs ayında İFSAK'ın düzenlediği seminere katılacağım.


Bugün, akşam namazını Yeni Cami'de kılıp çıkınca bu fotoğrafı çekmekten kendimi alamadım. Üç ayak yanımda olmadığı için ve kareyi yakalayabileceğim düzgün bir zamin de ayaralayamadığımdan tam istediğim gibi bir fotoğraf olmadı. Gece fotoğraflarında makinenin sabit olması çok önemli, bu yüzden ancak bu kadar olabildi.

Objektifimden yansıyan diğer fotoğraflarımı ise http://objektifimden.blogspot.com adresinden takip edebilirsiniz.

16 Mart 2006

Hangi Terör Örgütü

İçimizdeki bir kısım insanların kimlik bunalımı ya da karmaşası yaşadığı kesin. Bu kişilerden biri de hiç şüphesiz Cüneyt Ülsever. Hürriyet Gazetesi‘nde yazıları yayımlanan yazar, 16 Mart tarihli yazısında bu kimlik kargaşasının bir neticesi olarak, HAMAS'ın bir “terör örgütü“ olduğu zehabına kapılmış. Ama, bu yaklaşımın, nihayetinde Çeçenistan‘da vatanları için mücadele eden Şeyh Şamil‘in torunlarını ya da daha bariz bir örnekle İstiklal Savaşı sırasındaki bir avuç kahraman Anadolu insanını da “terör örgütlenmesi“ olarak değerlendirmek gerektireceğini düşünmemiş. Ya da öyle düşünüyor da bilgimiz yok?

Şimdi, vatanları uğruna, üstelik demokrasi karşıtı rejimlere karşı, haklarının muhafazası için mücadele eden insanlara hangi yüzle terör örgütü denilebilir ki? Bu yaklaşımla Irak‘ta işgalci bir güç olan ABD‘ye karşı mücadele eden -intihar eylemcilerini kastetmiyoruz bununla- insanları da terör örgütü olarak mı değerlendirmek gerekiyor peki? Bu haklı mücadeleler ile, Türkiye‘deki PKK türü terör örgütlerini mukayese etmek ise en büyük yanlıştır. Bu örgütlerin haklı gerekçeleri yoktur. Sadece uluslararası bir takım güç odaklarının araçları durumundadırlar. 1980 öncesi ASALA örgütü gibi. Dolayısıyla İsrail‘in haksız işgaline karşı yaklaşık 50 yıldır mücadele yürüten HAMAS gibi, halka dayanan teşkilatları terör örgütü olarak sınıflandırmak, en azından sosyolojik ve siyasal durumdan haberdar olmamak anlamına gelir.

Sınıflandırmaları, hakim dünya güçlerinin arzu ve anlayışlarına göre değil, doğruluk ve hukuk doğrultusunda yapmaya başladığımızda, gerçekten adilleşen bir dünyaya doğru gidiyoruz demektir.

15 Mart 2006

Örnek Cami

Geçenlerde gazetenin birinde Türkiye'deki cami sayısının İran'daki cami sayısından çok olduğu yazıyordu. Gerçekten de bizim insanımız dinimizin üzerinde hassasiyetle durduğu hayır hasenat konusunda birbirleri ile yarışırlar. Hiç bir camimizin devlet desteği ile yapılmadığı göz önünde bulundurulursa bu hususu daha iyi kavrarız sanırım.

Ancak insanların bu hayır yarışlarını taktirle karşılamakla beraber bir iki konuya değinmek istiyorum; bunlardan birincisi, camilerimiz ne yazıkki bilinçsizce yapılmaktadır. En sık gördüğüm örneği, yaz mevsimlerinde pencere kenarında namaz kılamazsınız. Neden? Çünkü sıcaktan açılan pencere 180 derece değil de 90 derece açılır. Çünkü mimarisi öyledir. Hiç bir camiye havalandırma sistemi yapılmaz. Camilerin konumları itibarı ile de oransızlık vardır, küçücük bir mahallede onlarca cami, büyük mahallede 3 tane cami olması gibi... Camilerin WC ve şadırvanları ne yazıkki müslümanlara yakışmayacak şekildedir. Bu sıralandıkça uzayacak bir listedir.

İkinci bir konu ise, mimari gelişim gösteremiyoruz. Mimarisi ile övünç duyduğumuz Osmanlı bile kendi içinde bir değişim gösterebilmiş iken, biz modern mimarinin içinde olmamıza rağmen hala aynı cami stilleri ile devam ediyoruz. Elbette Süleymaniye'ye Sultanahmet'e bir şey diyemeyiz, denilemez de. Fakat taklitten öteye gitmeyen bu durumdan benim artık sıkıldığımı söylemem gerekiyor. Estetik, yeni bir mimari stilde yapılmış modern camiler istiyorum ben, yok mu 400 sene öncesinin mimarisini modern mimari ile birleştirebilecek bir mimar bu ülkede, bu alemde?

Gelelim örnek camiye. Fotoğrafını gördüğünüz bu cami Sultanahmet tramvay durağının hemen bitişiğindeki Firuz Ağa Camiidir. İnşaa tarihi 1491. Caminin avlusundan girdiğiniz anda temizliğini hisedersiniz. WC'si bir çok camiye göre temiz olup abdest alma bölümü de gayet düzenli ve kış aylarında sıcak suyu bile var. Cami yerden ısıtmalı ve camiler içinde ilk oda spreyi kullanan cami idi sanırım, sonradan başka camilerde de görmeye başladım. Yazın en sıcak günlerinin en serin camisidir aynı zamanda, klimalar sürekli çalışır. Halılarını da şimdiye kadar hiç bir zaman tozlu kirli görmedim. Bu caminin tüm görevlilerini can-ı gönülden tebrik etmek gerekir. Mimarisini de zikretmeye gerek yok sanırım.

14 Mart 2006

Gelincik

“Sevgili hocam;

Biz sizin kalbinizi kıran saygısız sevgisiz öğrencileriniz. Kızınca güzel kızıyorsunuz ve ben hep sizin kötü öğrencisiniz olarak sürecem. Çünkü ben sizin en kötü öğrencinizim. Ama siz siz varya siz en güzel öğretmensiniz Ama ben ve arkadaşlarım size laik olamadık ve ben çocuk bebeğim ya sizin dersinizi anlamayan öğrencinizim. Ben böyle anlıyorum Her zaman dediğiniz için… Ama sunu bilin ben kötü çocuk, bebek, saygısız, sevgisiz öğrenciniz olsam bile sunu bilin… BEN SİZİ BİR ÖĞRETMEN OLARAKTA BİR ADAM-İNSAN OLARAKTA SEVİYORUM VE SEVECEM…”

Henüz 11 yaşında bir talebemin tamamen duygusal ölçülerle kaleme alınmış değerlendirmesiydi okuduğunuz… biraz ümitsizlik, biraz kırgınlık, az biraz da sitem; ama en çok sevgi içeren bir değerlendirme…

Bol bol dil yanlışlıkları dikkatinizi çekmiş olabilir, Eee yurt dışında dünyaya gelmiş ve 6 yaşında Türkiye’ ye gelmiş birinden ancak…

Tabi bir de duygusallık dikkatinizi çekmiştir… Hafta içini annesinin yanında hafta sonunu da babasının yanında (tabi yurt dışında değilse) geçiren anne-baba ayrı bir ailenin küçük Hatice’ sinden ancak bu kadar…

İşin garibi Hatice en sevdiğim ve alakadar olduğum öğrencilerdendir… peki onu hayata ümitsiz bakmaya ve hayatta narin bir çiçek gibi kırılgan olmaya iten neden sizce nedir? Tabi buna neden olanlar da pişmandır herhalde ama bu, Hatice’nin hayatındaki, hayata ümitli bakma duygusunu geri getirir mi?

En önemlisi de Hatice’nin, benim cevaplamaktan aciz kaldığım, sorusuna cevap verebilir mi? “ Hocam, neden babalar hep çocuklarını bırakıp giderler?”

Fatih İŞGÖREN

13 Mart 2006

Fatih Terim Ve Türk Futbolu

Özellikle olaylı Türkiye-İsviçre maçlarından sonra Fatih Terim ve Türk futbolu daha çok tartışılmaya başlandı. Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur. Bunun en bariz örneğini bu süreçte ulusal spor basınında görme, okuma fırsatını bulduk.

Türk futbolunda 1990’lı yıllardan başlayıpta 2002 Dünya kupası finallerine kadar devam eden başarısında Fatih Terim gerçeği tartışılmazdır. Bu zaman dilimi içerisinde kazanılan başarılara imza atan jenerasyonu Türk futboluna kazandıran isim de Fatih Terimdir. Bence asıl tartışılması gereken; bu kadar zaman geçmesine rağmen neden başka Fatih Terimlerin çıkmadığı, neden başka kulüplerimizin uluslar arası arenada başarılı olamadığı, Dünya Kupası finallerinde kazanılan üçüncülükten sonra futbolumuzun neden bir duraklama dönemine girdiğidir?

Unutmayalım ki Türk futbol tarihinde bir Fatih Terim'den önceki futbol adına kara günler, bol skorlu mağlubiyetler vardı, bir de Fatih Terim sonrası kazanılan başarılar, kupalar, ilkler var. Başarı elbet ekip ruhuyla, planla, azimle, çalışmayla, vizyonla kazanılır. Fatih Terim de o ekibin lideri, organizatörüydü. Elbet beşerdir, şaşar ama bu gerçekleri ortadan kaldırmaz.

Türk futbolunun bir duraklama döneminde olduğu gerçektir. Bunun ortadan kalkması ve tekrar eski başarılı günlere dönülmesi için bilgi ve birikimi olan, vizyon sahibi yönetimlere ihtiyaç duyulduğu gibi ülkedeki istikbal vadeden gençleri de bulmalı ve milli takımlara kazandırılmalıdır. Bu elbet bir geçiş dönemidir. Türk futbol tarihinde en büyük başarılara imza atan nesil artık bayrağı geriden gelen gençlere devretmelidir..

Fethi Kaya