17 Şubat 2006

Marangoz Hatası (Ek: NFK Hatırası)

Başlığı gördüğünüzde eminim, ya kitaplığımda bir sorun olduğunu ya da mutfak rafımın hatalı olduğunu düşündürtmüştür size. Oysa olay çok farklı. Bu tabiri Türkiye'deki hukukçular çok iyi bilirler. Hukukla marangozun alakası ne demeyin, anlatayım.

Bilindiği üzere yargının üç temel öğesi bulunmaktadır, bunlara üçlü saç ayağı da denmekte. Birincisi hakim-yargıç, ikincisi savcı-müddeiumumi, üçüncüsü de avukattır. Savcı devlet adına iddiada bulunur, davayı açar, hakim de karar verir. Bu arada ise araya bir avukat girer, ya da girebilir diyelim biz. Oysa savcı ile hakim ne güzel baş başa vermişlerdir, işi bitireceklerdir, ne gereği var bu avukatın? Bu Türkiye tarzı bir düşünce tabi. Avukat ise savunma ayağıdır, üçlü saç ayağında. Şimdi bizim Türkiye’de mahkemelerimizde hakim ortada oturur, sağında ve aynı kürsüde iddia makamı olan savcı oturur. Tabi bu kürsü dediğimiz, yerden 1 metre kadar yüksektedir ve tahtadan yapılır genelde. Hatta staj eğitim merkezimizde iken bir hocamız, bir vilayetn ağır ceza mahkemesinin salonuna bu kürsünün altından girildiğini anlatmıştı, çok gülünç değil mi? Bizim gariban avukatımız ise şikayetçi vekili olsa bile yani o da bir iddia eden konumunda olsa bile aşağıda daracık bir masanın arkasında oturtulur. Tabi esasında mesele avukatın aşağıda olması değil, savcının yukarıda olmasıdır. Hatta öyle ki, hakim(ler) karar vermek için celseye 5 dakikalık ara verdiklerinde bile savcımız orada oturmaya devam eder. Bu ne demektir? Hukukta çok şey demektir, hakimin etki altında bırakılması demektir, vs. vs. İşte marangoz hatası denilen konu budur, yani savcının hakimin yanında oturtulması meselesi.

Çok detaya girmeye gerek olduğunu sanmıyorum, girsek sonu gelmez çünkü. Anlatmak istediğim sadece Türkiye’deki hukuk anlayışının birçarpıklığını göstermekti. Bu hakimin yanında oturan savcılarımıza genelde bir, iddiayı hazırlarken bir de son karar verilirken ihtiyaç duyulduğundan onlar da çoğu zaman duruşmalar da ya uyuklarlar, ya cep telefonları ile oyun oynar ya da mesaj atarlar. Son zamanlarda artık laptopları da olduğu için MSN’den sohbet edenlerin olduğunu da biliyorum.

(Not: Yazımı okuyan değerli bir dostum bu konuda Necip Fazıl'ın da bir hatırasının olduğunu hatırlattı bana. Malatya davasında üstad savunmasını yaparken bakın ne demiş?)

Necip Fazıl: -Usule ait gayet mühim bir nokta arz edeceğim. Başlangıçta garip görünse de dinlenmesini istirham ederim. Hapishanelerde sanıklar ve hükümlüler 'müdde-i umumi' tabirini 'müddeyum' diye telaffuz ederler ve kendileriyle düşüp kalkan, cezalarını infaz ettiren, idam ipini çektiren 'müddeiyum' olduğu için onu adaletin başlıca temsilcisi sayarlar. Mahkeme hey'etine de adeta onun bir nevi zabıt katipleri gözüyle bakarlar. Halbuki memleketimizde bazı hukukçuların bile tam manasiyle kestiremediği bir hüviyet olarak savcı, taraflardan biridir ve Batı dünyasında olduğu gibi mahkeme huzurunda yeri sanıkların yanı başıdır. Bu makamda da sanıkların her türlü hücum ve taarruzuna açık hedeftir. Bu bakımdan yüksek adalet temsilcilerinin huzurunda tıpkı sanıklar gibi davalı, davacı ve amme müdafiliğinden ibaret üç unsurdan biri olarak parmağını kaldırıp izinle konuşması ve mahkemenin cereyan şekli üzerinde asla müessir rol oynamaması icap eder. Halbuki hakimlerle aynı sırada ve seviyede oturan bizim 'müdeyum'lar, sanıkları susturmakta hakimlerin kulağına eğilip laflar fısıldamakta mübaşire emirler vermekte, adeta duruşmayı idare rolüne bürünmektedir. Yağma yok efendim; bundan böyle yanımıza gelip mevki almasalar da, oturdukları yerden hüviyet ve salahiyetlerini bilerek hareket etmeleri ve her tezahürlerini yüksek heyetinizden müsaade alarak meydana getirmeleri lazımdır. Ve iyice kavramaları gerektir ki eğer hakimlerle aynı sırada oturuyorlarsa, bu, bir hukuk anlayışsızlığının marangoz hatası şeklinde tecelli etmiş ifadesidir.

15 Şubat 2006

Blog

Dün akşam, blogumu da yakından takip eden bir grup arkadaşla beraberdik. Tabi söz dönüp dolaşıp benim bloguma gelince tepkilerini öğrenmek istedim. Öncelikle üslubumun biraz ukala olduğunu söylediler, küçümseyen bir üslubum varmış. Bir arkadaşım ise astiğmat olduğunu ve yeni görünümün gözüne yaramadığını, bir diğeri yazıların küçük olduğunu söyledi. Bir başka arkadaşım ise içeriğin kendine hitap etmediğini söyledi, bu yüzden çok sıkı takip etmiyormuş o.

Ben bu blogu -biraz bencil bir düşünce ama- esasında önce kendime faydam olur düşüncesi ile açtım. Burada, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yazacaklarımın beni araştırmaya yönlendireceğini dolayısıyla bunun kendimi geliştirmeme katkı sağlayacağını düşündüm. Ayrıca yalnız yaşayan biri olarak duygu ve düşüncelerimi paylaşmak gereğini bu vesile ile giderebileceğimi düşündüm. Neticede günde yaklaşık 20-30 arasında ziyaretçi çeken bir blog oldu ve etrafımdan alabildiğim genel tepkilerin olumlu olmasından da memnuniyet duydum. Fakat bu ne zamana kadar devam eder, eder mi etmez mi onu da bilemiyorum.

Blogun güncelliğini koruyabilmesini istiyorum. Sadece benim yazdıklarım değil, sizlerin yorumlarınızın da buna katkı sağlayacağını düşünüyorum. Ben hemen her gün bir şeyler eklemeye çalışıyorum ve buna elimden geldiğince devam edeceğim inşallah.

Bu vesile ile sizlerin de blog hakkındaki görüşlerinizi bekliyorum.

Evet, böylece bugün de güncelliğimizi korumuş olduk işte ;)

14 Şubat 2006

Entegrasyon mu tahammül mü?

Hürriyet gazetesinden Ferai Tınç. Güzel bir bakış açısı.

14 Şubat Münasebeti İle

Peygamber (S.A.S.) sahabelerin ifadesi ile hanımlarıyla en fazla şakalaşan kişiydi. (Kaynak; Hasan B. Süfyan Müsnedi'nde aktarılmıştır; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.105) Rivaytlerde, hanımları ile oyunlar oynadığı, koşu yarışları yaptığı da belirtilir. Ayrıca Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz,"hanımlarına karşı insanların en yumuşağı, en kerimi, güler yüzlüsü ve mütebessim olanı idi." Bir başka Hadis-i Şerifinde; "En olgun imana sahip mümin huyu en güzel ve ailesine karşı en nazik, lütufkar olanıdır", bir diğerinde ise; "En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben hanımlarına karşı sizlerin en iyisiyim." buyurmuştur.

Eşler arasındaki münasebetin hadislerde de görüldüğü üzere nasıl olması gerektiği Hz. Muhammed (S.A.S.) tarafından bize gösterilmiştir. Elbette bu ilişkileri tek günle sınırlandırmamak gerekiyor. Ancak bunun yanında yine Hadis-i Şerifte "hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder" buyurulduğu da unutulmamalıdır. Dolayısı ile kanaatimce madem böyle bir gün öyle veya böyle varsa, çıkmışsa, çıkartılmışsa ve insanlar bugünlerde bir beklenti içinde iseler, hediyeleşmeliler. Ancak bunu hiç olmazsa Allah rızası için, zikrettiğimiz hadise uymak niyeti ile ve tüketim çılgınlığının teşvikçisi ya da uygulayıcısı olmadan yapmak gerektiğini düşünüyorum.

7 Şubat 2006

Karikatür Krizi

Bu sitenin ana konularından biri de, takip edenlerin bileceği üzere 'Peygamber Sevgisi'dir. Son günlerde müslümanım diyen herkesin ve hatta dünyanın gündeminde malum karikatür krizi var. Ve ben işin açıkçası başından beri bu konuya nasıl bir tepki gösterilmesi gerektiği konusunda tereddüt yaşıyordum. Az önce bloglardan birinde rastladığım bir yazı üzerine hiç olmazsa benim de buradan bir şeyler yazarak tepkimi göstermem gerektiğini düşündüm ve bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Gerçi yukarıda linkini verdiğim yazıyı yazan arkadaşımız yazılması gerekenleri de yazmış ama ben de bir iki hususa değineyim.

Elden ele dolaşan maillerle CNN ve BBC gibi önde gelen medya kuruluşlarının düzenlediği anketlere verilen tepki gerçekten iyiydi. CNN'deki en son durum % 91'e % 9 idi sanırım (karikatürün yayınlanıp yayınlanmaması ile ilgili bir anket.) Ancak bunlar bana kalırsa çok da etkileyici olmuyor, çünkü batı toplumu için o karikatürün yayınlanması ile yayınlanmaması arasında çok bir önem yok. Asıl sorun, medyanın kendisinde ve yöneticilerde. Yani ortada bir kasıt var. Yangını söndürme değil, daha da artırma isteği var. İşte bu noktada yukarıda bahsettiğim yazıda eleştirilen husus devreye giriyor. Yani hükümetin tepkisini net bir şekilde ortaya koyabilmesi konusu.. Fakat bu konu öyle ince bir siyaset ve diplomasi gerektiriyor ki; öncelikle kendi halkını tahrik etmeyeceksin, bu çok önemli. Medeniyetler birliği için uğraşılırken medeniyetler çatışmasına neden olacak açıklamalar yapılmamalı. İkincisi ise, bu tür söylemlerin, tepkilsel ifadelerin neticeisnde bir yaptırımınız olamayacaksa güç kaybetmekten ve şovenist görünmekten başka bir şey kalşmaz elinizde. Dolayısı ile ince bir diplomasi gerektiren bu hususta hükümetin zaman kaybetmeden harekete geçmesi gerektiğini ben de düşünüyorum.

Evet, insanın S.Nursi'nin bir zamanlar Anglikan Kilisesi'nin başpapazının sorduğu soraulara verdiği o cevabı veresi geliyor ama.... "...Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.."

5 Şubat 2006

Mutluluğun Sırrı; KANAAT


Evimde bir toplantı, yemek ya da sohbet sonrası temizlik için saatlerce uğraşıyorsam “Çok arkadaşım ve dostum var demektir”.

Zor da olsa faturalarımı ödeyebiliyorsam “bir işim var demektir”.

Pantolonum biraz sıkıyorsa “aç kalmıyorum demektir”.

Gölgem beni izliyorsa, “güneş ışığı görüyorum” demektir.

İş yerimin yolunu uzun buluyorsam “yürüyebiliyorum demektir”.

Hükümeti eleştirebiliyorsam “konuşma özgürlüğüm var demektir”.

Doğalgazı ödeyebiliyorsam “ısınıyorum demektir”.

Yığınla yıkanacak ve ütülenecek varsa “çok giyeceğim var demektir”.

Nefes alıyorsam “yaşıyorum”, akşam eve yorgun argın geliyorsam “bugün üretken olmuşum demektir”.

“Ve tüm bunların farkındaysam mutluyum demektir”

(Zaman Gazetesi Ailem ekinden)

"O'nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa
bahtiyardır..." S.Nursi.

4 Şubat 2006

Rahmetle Anıyoruz

Dün yolcularının büyük kısmı Mısırlı hacılardan oluşan gemi Kızıldeniz'de battı. 1272 yolcusu ve 96 mürettebatı bulunan gemiden en son 435 kişinin kurtarılıdığını biliyoruz. Hepsini rahmetle anıyorum.

Bu vesile ile değinmek istediğim bir konu daha var. Bizim basının bu konuya yaklaşımı gerçekten ibret vericiydi. Filipinlerdeki stat kazası neticesinde 88 kişinin ölmesi nedense medyamızın daha çok ilgi alanına girdi. Gemi kazası batı denizlerinden birinde meydana gelmiş olsaydı neler olurdu acaba diye düşünmeden edemiyorum. Nasıl dramatize edilerek anlatılırdı acaba?