4 Aralık 2008

26 Kasım 2008

CHP'nin çarşaflı açılımı

Benim blogu takip edenler CHP'nin çarşaflılara yönelik son açılımını yadırgamayacaklardır. Bundan tam 15 ay önce CHP ve Türkiye için yeni dönemin nasıl şekilleneceğini acizane kalemimle yorumlamaya çalışmıştım. İşte o yazı; Göbeğini kaşıyan bidon kafalılar!

19 Kasım 2008

Dünya Tuvalet Günü

Efendim söze hepinizin Dünya Tuvalet Gününü kutlayarak başlamak istiyorum. Şaka değil, bu bir gerçek. Hatta bu konuda 2001 yılında Singapur'da uluslararası bir forum bile düzenlenmiş.

Böyle bir konuyu, gülmek için veya başka bir sebeple buraya taşımadım. Amacım gerçekten de bu günü duyurmak ve günün anlam ve önemine vurguyu sağlamlaştırmaktır. Aşağıda linkini verdiğim haberlerde dünyada çok ciddi sağlık problemlerine yol açan bir hijyen sıkıntısı yaşandığından bahsediliyor. Konuşulduğunda/yazıldığında bunun bizi alakadar etmediği düşünülebilir. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Ne yazık ki ülkemiz coğrafyasının da yer aldığı toplumlar kendi temziliklerine verdikleri önem kadar insanlığın en büyük ihtiyaç kapılarından biri olan bu yerleri gerektiği özen ve temizlikte kullanmıyor.

Bu konudaki haber için bu linki tıklayabilirsiniz.

Ülkemizde kara trafiğinin yaygın olduğunu düşünecek olursak ve yollarda hijyene uygun bir tuvalet bulamamaktan şikayetçiysek Opet firmasının linkini verdiğim bu projesini hepimiz desteklemeliyiz diye düşünüyorum.

Dünya Sağlık Örgütü için de burayı tıklayabilirsiniz.

Dünyanın en güzel manzaralı tuvaletleri için de buraya lütfen.

17 Kasım 2008

İlkel yasaklar/cezalar

Yanlış yere park etmiş aracın çekilmesini,
Unutulan tek bir fatura için elektriğin kesilmesini,
Girilmesi yasak olan yollara kurulan tuzakları;

SEVMİYORUM.

25 Ekim 2008

Yasakçılara hayır!

Yasak bir siteye girdiğimiz için mahkemelerimiz bizi cezalandırır mı acaba? Bir süre önce bir başka blog camiasının durumunu okuyucularla paylaşırken uyrmıştım diğer blogcuları, sakın Adnan Oktar'dan bahsetmeyin diye. Muhtemelen ihtarımıza uyulmadı.

Yazık bu yasakçı zihniyete, yazık bu teknolojiyi anlamayan ve anlamamak için direnen zihniyete...

21 Ekim 2008

Hünkar

Öğrencilik yıllarımda ara sıra Osmanlı mutfağını tadmak amacıyla giderdim Hünkar'a. Sonra izini kaybettim. 8-10 yıl oluyor belki. Meğer Nişantaşı ve Etiler'e taşınmış.

Öğrenmeme vesile olan yazı için bunu, Hünkar için de bunu tıklayabilirsiniz.

11 Ekim 2008

Ekonomik krizin düşündürdükleri

Bir sorun ABD menşeli ise o otomatikman küresel addediliyor. Nitekim kaynağı ABD olan ekonomik krizin de vasfı küresel oluverdi.

Gelinen nokta şu ana kadar uygulanan piyasa politikalarının iflasını göstermektedir. Sosyalist ekonomik sistemden sonra dünyada egemen olan kapitalist sistemin de çöküşünün en belirgin başlangış işaretidir şu son 1 ayda yaşadıklarımız.

Kağıttan para kazanmanın, paradan para kazanmanın, spekülasyondan para kazanmanın bir noktada tıkanacağını düşünmemek ahmaklıktı zaten. Bir koyundan bir kaç deri çıkmayacağını aklı başında herkes bilir. Kapitalistler bir koyundan birkaç deri çıkarmaya çalıştılar yıllarca. Ev sattılar, sonra bu eve kredi sattılar, sonra bu sattıkları kredinin kontratını sattılar, kontrartı alan kişi bunu başkalarına sattı; ortadaki değer 100 birim ama ortadaki borç oldu 400 birim. E hadi şu paralarımızı paylaşalım artık dediklerinde de kriz ortaya çıktı işte. Türkiye'de büyük şirketlerden birinin 1 haftalık değer kaybı % 47 olmuş; ya senin şirketin gerçekte değersizdi ya da 1 haftada % 47 değer kaybettiren sistemde bir problem var.

Bir de "şeriat gelecek" korkusu yaşayanlara burdan bir mesaj çıkıyor aslında. Koca bir sistem çöküyor, değil mi? Böyle bir ortam güçlü bir alternatif ekonomik sistemin ortaya konması bakımından en uygun zemin değil midir? Peki son yüzyılda İslam karşıtı en büyük iki aktörden biri olan kominizim 20 yıl önce yok oldu, kapitalizm ise şu an yok oluyor ama İslamcı ekonomistler alternatif bir program sunabiliyorlar mı piyasaya? -Ki devrin üstünlüğü ekonomi ile sağlanıyor. Demek ki "şeriat gelecek" korkusu yaşayanlarda bu korkuyu boşuna yaşıyorlar.

30 Eylül 2008

Bayram mesajları

Bilenler biliyor; kandil, bayram gibi günlerde pek mesaj yazmayı seven biri değilim. Tebrik etmek istediğim kişileri arar tebrik ederim ve mesaj yazanları cevaplarım. İlk defa bu bayramda birçok kişiye mesaj gönderdim ve bayramlarını tebrik ettim. Ancak şöyle bir sıkıntı yaşıyorum (halen devam eden bir sıkıntı); cevap yazanların çoğu kendi hazır şablonlarını cevap olarak gönderiyorlar. Önce tereddüt ettim, "acaba ben bu kişiye tebrik göndermemiş miydim" diye düşündüm. Hatta birkaçına genelde "bilmukabele..." yahut "mesajınızı aldım..." diye başlayan cevabi mesajlar bile gönderdim. Neden sonra anladım ki mesajlaşma 'raconu' böyleymiş. Mesaj yazarak bayramlarını tebrik ettiğim hemen herkes kişiye özel cevap yazmak yerine kendilerinin sırayla herkese gönderdikleri mesajı aynı zamanda cevabi mesaj olarak da gönderiyorlarmış. Böyle olunca da ben mesajlaşma sürecinin ilk mesajı karşıdan gelmiş gibi anladım. Yani düşünsenize; mesela ben "bayramınız mübarek olsun" demişim, karşıdan gelen cevap ne olmalı; "sizin de bayamınız mübarek olsun." Fakat değil, karşıdan gelen mesaj da "bayramınız mübarek olsun" olunca kafam karıştı.

Mesajlaşma konusundaki katı tavrımda haklı mıyım haksız mıyım halen kendimi sorguluyorum ama bu durumu da bir tarafa not aldım.

Bu vesile ile tüm ziyaretçilerimin de bayramlarını tebrik ederim.

27 Eylül 2008

Cenaze namazı

Habere göre bir kadın vekil cenaze namazında en önde saf tutmuş, hem de başı açık. Cenaze namazını bir ritüel olarak gören zihniyetin buna ses çıkarmaması gayet normal karşılansa da şayet o cenaze namazında ben cemaat olsaydım namaz kılmazdım ama imam olsaydım, uyarımı yapar buna rağmen kılardım çünkü cenaze namazı kılınan şehidin hiç olmazsa namazı şeklen de olsa kabul olacak biri varsa o da imamın kıldığıdır, diğer cemaatin namazı şeklen kabul değildir.

Yanlış düşünüyorsam Emircan Hocamız düzeltsin.

16 Eylül 2008

Beş maddede düşüncelerim

  1. Başbakanın muhalefet boşluğunda bir medya grubunu kendisine muhalif partiymiş gibi görüp muhatap almasını, her hafta yeni bir açıklama yapmasını tasvip etmiyorum.
  2. Deniz Feneri Derneğinin bir kaç kişi yüzünden yaptığı iyiliklerinin unutulmasına gönlüm razı olmuyor. Fakat buna neden olanların da bu iyilik hareketinin aksamasına neden olan medyanın da o derneğin yardımlarıyla ayakta durabilen insanların ahına dayanabileceklerini pek sanmıyorum.
  3. Eyüp Camii etrafını iftar vaktinde piknik alanına çeviren insanları ne kadar anlayışla karşılamaya çalışsam da yapamıyorum.
  4. İftar çadırlarının ilk çıktığı dönemlerdeki işlevini tamamladığını, artık günlerin uzaması ile bunlara ihtiyaç kalmadığını, bunun yerine kumanya dağıtımı gibi daha mantıklı bir yöntemin uygulanmasının doğru olacağını, iftar çadırlarının eğlence merkezlerine dönüştüğünü düşünüyorum.
  5. Sultan Ahmet Camii ve sair diğer benzer alanları panayır alanına çeviren, içerde teravih kılınırken avluda konser proğramı yapılmasına göz yuman anlayışı da kınıyorum. Ramazan ayının içinde sadece oruç kaldı, gerisi boşaltıldı.

14 Eylül 2008

Özledim

Gökyüzüne baktığımda yıldızları görebilmeyi ve sayabilmeyi özledim.

İnciri ağacından toplayarak yemeyi özledim.

İncir ve çınar ağaçlarının altındaki pınarlardan su içmeyi özledim.

Katırla dağlara çıkmayı özledim.

Toprağın yağmur yağdığı andaki kokusunu özledim.

Sabahları horoz sesi ile uyanmayı özledim.

30 Ağustos 2008

Cüzzamlı haşemalılar

Son günlerde dindar kesimin adeta dört elle sarıldığı bir yazı var, maillerde dolaşıyor, gruplarda alkışlanıyor, yazarlar mezkur yazıyı bulup okumamızı istiyorlar. Bilgi olsun diye yazının linkini ben de vereyim.

Gerçekten de yazı okunduğunda yazarı Balçiçek Pamir taktir ediliyor. Neticede yazar kötü bir şey yazmamış, aksine kendi ifadesi ile; “ait olduğunu hissettiği topluluktan” çok farklı ve hoşgörülü yaklaşmış ve bunu ben de taktir ettim.

Benim asıl konum ise şu; yazıda üç örnek var, Bodrum'da haşemalı 2 bayan (ilk defa gitmişler Bodrum'a), İstanbul Kemerburgaz'da bir site sakininin annesinin başı kapalı olması ve İstanbul Levent'te bir İtalyan restoranına giden bir çift (bayanın başı kapalı).

Haşemalı 2 bayanın Bodrum'da ne işi var diye sorsam eminim şu soru ile karşılaşırım; “ne yani, haşemalıların yaşam hakkı yok mu?” Var, var olmasına var da, kendisine yakışacağı şekilde bir yaşam hakkı var. Yok öyle kafasının estiği yere gitme lüksü. Çarşamba'da mini etekli gezince rahatsız olmuyor musun onu giyen bayandan? Ya da cami ve civarlarında bu kıyafetle dolaşanlar rahatsızlık uyandırmıyor mu? Herkes kendisine yakışanı yapıyor. Jet Fazıl'ı boşuna mı tebrik ettik daha önceki bir yazımızda; artık dünya kadar alternatif tatil önerileri varken kala kala Bodrum mu kaldı gidecek yer? Kaldı ki İslam'da erkekler için olduğu kadar kadınlar için de bakılması haram olan görüntüler vardır. Detayını Ahmet Hakan eminim anlatır ancak şu kadar ki Bodrum'da plajda denize girmek kadın ve erkek tüm Müslümanlar için doğru karşılanmaz ve zaten bundan dolayıdır ki haremlik selamlık plajlar ve havuzlar çıkmıştır ortaya. Haşemalı iki kardeş ya bu durumdan haberdar değillerdir ya da amaçları başkadır diye düşünüyorum ben.

Diğer iki örneği de benzer kıyaslara konu edebiliriz ancak en dikkat çekici olanla yetinelim biz.

Dinin ve dindarlığın bu kadar yozlaştırılmasındaki temel faktörlerin ne olduğunu da sosyologlarla beraber din alimlerimiz inceleyip raporlasınlar, bizden bu kadar...

23 Ağustos 2008

Tatil

Bir süredir yokum ancak ziyaretçiler bunu normal karşılamışlardır heralde, bu mevsimde herkesin yaptığı gibi ben de biraz nefes almak için yola koyuldum. Tatil satın almak başlıklı yazımda beyan ettiğim düşünceme uygun olarak memleketime gittim ancak yolda gelen bir davetle "alternatif" turizmin yeni mekanlarından birine de gittim. O konuya girmeyeceğim; çelişkiye düştüğümden değil, çünkü tatil satın almadım fakat alternatif tatil sunanlar hakkında yazmaya başlarsam Blogger'da yer kalmaz eminim. Bu konuyu daha sonra yazarım belki.

Biz esas tatilimizden bir kaç fotoğraf ve video sunalım.

Güneşin arkadan vurduğu yolculukları seviyorum. 4000 km yolculuğu güneşe karşı yapsak Atlas Okyanusuna ulaşırdık sanırım.
***

Antakya'nın en eski camisi olarak bilinen Asi nehrinin bitişiğinde yer alan Ulu Cami. Kitabesinde Hicri 1117 tarihinde yapıldığı yazıyor.
***

Antakya'nın Uzun Çarşısının kent tarihi kadar eski olduğu söylenir.
***

En altta videosunu da izleyeceğiniz Uzun Çarşıdaki bu iş yerinde Hatay'ın meşhur künefesi için ham madde hazırlanıyor.
***

Antakya'nın Yasin suresinde bahsedilen kent olduğu söylenir. Hz. İsa'nın iki havarisine işkence eden kentlilerle mücadele eden marangozun makamının da bulunduğu bu camiye Habib-i Neccar Cami denmiştir.
***

Yayla kuzusu.
***

Çocuklar merkebi o kadar koşturmuşlardıki fotoğrafı zor yetiştirdim gözden kaybolmadan.
***



Bu da künefenin ham maddesi kadayıfın hazırlanışını gösteren bir video.

5 Ağustos 2008

Ayakkabı sevdası

İsim vermek elbette doğru olmaz ama özellikle bayan blogcular arsında alış-veriş çetelesini günlüklerine taşıyan, bu alış-verişlerinden de özellikle ayakkabı koleksiyonlarını okurlarıyla paylaşanların sayısı pek de azımsanacak durumda değil. "Dayınımiyeceğim, mutlaka alıciğim" diye başlayan, hatta "eşim ne dersen desin"i de ekleyen blogcuların duygularını biraz da ben yaşayayım dedim, bildiğim ayakkabı markalarını çevirimiçi gezmeye koyuldum.

Neticede fotoğraftaki ayakkabıyı görünce, bir anda kendimi o blogcular gibi hissettim ve "işte" dedim, "o his galiba bana da geldi. Eşime bile söylemeden bu ayakkabıyı almalıyım, dayınımiyeceğim." Hakikaten insanın alası da geliyor, değil mi?

Malum, Filipin Kraliçesi Imelda Marcos'un 5000 çift ayakkabısı olduğu söylenir. Bizim derdimiz onun yüzde biri için bile değil.

Ayakkabı için detaylı bilgiye ulaşmak isteyenler linki tıklayabilir.

31 Temmuz 2008

Yeni bir konu istiyoruz

30 Temmuz akşamından itibaren Türkiye'nin ilgileneceği bir konu kalmadığından bu rahatlık bize batar. Hele bir de Kıbrıs meselesi de çözülüyormuş galiba, aman Ya Rabbi, ne yapacağız biz? En kısa zamanda yeni bir konu bulunmalı. Buradan tüm yetkililere çağrıda bulunuyorum. Türkiye bu rahatlığı kaldıramaz.


Düşünsenize, canlı yayın araçları Ankara ve İstanbul'da iş olmadığından mesela Erciyes dağına tırmanan 3 profosyonel dağcıdan haber alınamamasından dolayı Kayseri'ye konuşlandıklarını ya da yeşil/çevreci örgütlerin Antalya'da yaptıkları orman yangınlarına yönelik toplantılarını izlemek amacı ile Antalya'ya konuşlandıklarını veya Güneydoğu'daki susuzluktan dolayı tarım alanlarındaki verimsizliği yerinde gözlemleyip kamu oyuna duyurmak için Diyarbakır'a gidildiğini...

Düşünmesi bile hafakanlar bastırıyor insana. Böyle bir Türkiye'yi düşünemiyorum bile. İnsanda tansiyon mansiyon kalmaz yahu. Biz yüksek tansiyona alıştık, bundan vazgeçemeyiz. Bu kadar sığ, basit, gerilimsiz haberler bozar bizi. Acilen yeni bir konu... Lütfen!

26 Temmuz 2008

Öcalan da mı masumdu?

Abdullah Öcalan da mı terörist değildi acaba? Ortaya çıkarılan nur topu gibi terör örgütünün yeterli mühimmatı bulunamadığından terör örgütü olarak nitelendirilemeyeceğini söyleyen bir takım terör örgütü "avukatları" acaba Abdullah Öcalan'ın da terörist olmayabileceğini savunurlar mı dersiniz? Neticede o da yakalandığında üzerinde herhangi bir silah yoktu. Yeterli mühimmatı olmayan biri nasıl olur da terörist diye yaftalanabilir sevgili "avukatlar"?

Yeni örgütün lider kadrosundan olduğu iddia edilen İlhan Selçuk'un evinde sadece ruhsatsız bir av tüfeği bulunmuş da, tartışmanın asıl kaynağı bu...

20 Temmuz 2008

Cami



Çinisiz de güzel olabiliyormuş camiler.
Camilerle ilgili düşüncelerim için lütfen tıklayın.

13 Temmuz 2008

Tatili satın almak

Yazıma öncelikle Jet Fadıl'a "helal olsun" diyerek başlamalıyım. Adam dindar kesimde var olan bir duyguyu müthiş şekilde yakalamış ve yatırımını yapmıştı bundan belki 10 sene önce.

İkinci olarak da kimseye neden tatil için bunca para harcıyorsun diye hesap sorma derdinde olmadığımı da belirteyim.

Neticeye gelelim; son yıllarda Türkiye'de insanlar günlük çalışmalarının belirli bir saatini yaz mevsiminde sahillerde tatil yapabilmek için ayırıyorlar. Asgari ücretin az yukarısında ücretle çalışan hemen herkes aynı dertte. Kredi kartın varsa, patrondan 2 hafta izin de koparabildiysen 12 takside maaşının iki katını verip tatil yaparsın. Bunun anlamı ne? Kış boyu çalışma saatlerinin bir kısmını bu tatil için çalıştın demektir.


Dindar kesim de kendisine sunulan "alternatif" tatil önerilerine bigane kalmadı, hatta Allah o işletmeleri nazardan korusun, diğer tatil merkezlerinden çok daha dolu geçiriyorlar sezonu. Esasında sosyolojik bir incelemeye tabi tutulması gereken bir konu bu, bir paragrafla geçiştirmek zor ancak şunu söyleyebilirim; biriken sermaye ve güç gösterme derdi var bu işin arka planında.

Eskiden tatil anne-babanın ocağına gitmek, büyükleri ziyaret etmek, birkaç gün de olsa köy havasını teneffüs etmekti belki bir çok insan için. Ancak artık devir değişti; anneler günüyle babalar gününde birer hediye sunup onların gönüllerini etmek yetiyor(!) geriye kalan halayı, teyzeyi, dayıyı, amcayı da zaten tanımıyoruz, suç bizim mi, iş-güç, para derdi, ne yapalım? Zaten onları ziyaret etmemek için bahane de çoktur, ne bileyim, mesela belki de bir miras sorunu olmuştur geçmişte... kim bilir? Bahane mi kalmadı?

Bu yazıyı yazdıktan sonra tatile gideceğimi, dükkanı kapatacağımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Buradayım.

7 Temmuz 2008

Ergenekon davası rövanştır

Geçtiğimiz hafta içinde birçok dosttan son gelişmeler hakkında neden yazmadığım sorusu geldi. Doğrusu yazacak çok şey vardı ancak dün geceye kadar neticenin bu şekilde sonuçlanacağından şüpheliydim. Savcı tutuklama isteyecek olsa da tutuklamayı yapacak olan neticede mahkemedir. Tutuklanma talebine rağmen mahkemenin bu yönde karar vereceğinden şüpheliydim. Özellikle 2 generalin serbest bırakılması soruşturmanın yarıda kalması anlamına gelecekti. Böyle bir durum soruşturmanın ciddiyetten uzaklaşmasını ve sulanmasını getirecekti. İşte bu neticeyi görmek istemiştim.

Öncelikle bu süreci rövanş olarak görenlerin aslında doğru bir tespitte bulunmakla beraber konuyu Ak Partinin kapatılma davası ile ilişkilendirmelerinde hata yaptıklarını belirtmeliyim. Evet, bu bir rövanştır ama Ak Parti davasının rövanşı değildir; ayrıca rövanş mücadelesini yapan da siyasi iktidar değil bizzat yargıdır. Bu, yıllardır Türkiye’nin kanını emen parazitlerden alınan bir rövanştır. Senelerce mahkemeye dahi çıkarılmadan tutukevlerinde çürümeye bırakılanların rövanşıdır. Ülkenin dört bir yanında uygulanmış yargısız infazların rövanşıdır.

Yazının devamını oku

5 Temmuz 2008

Peki Şeyhülislam ne der?

Türkiye gerçekten bir tezatlar ülkesi. Örneğin Osmanlılarda yönetimin son sözü adeta Şeyhülislama bırakması sürekli eleştirilir ama cumhuriyet yönetiminde de benzer bir uygulama olmamasına rağmen böyle bir uygulama olsun diye diretenler çıkıyor.

Dikkat ediyorum, son zamanlarda çıkan ve resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren kanunlar medyada tartışılırken yasanın henüz anayasa mahkemesi süzgecinden geçmediğinden bahisle adeta uygulanmayacağı vurgulanıyor. Oysa anayasa mahkemesi iptal edene kadar anayasaya aykırı da olsa kanun uygulanır. İdare de kişiler de bu yasalara uymak zorundadır.

Bir başka örnek: Rahmi Koç bir süre önce verdiği bir mülkatta "sakallı ve bıyıklı çalıştırmam" dedi. Başbakan da "bu ayrımcılıktır" diye itiraz etti. Efendim Hürriyet gazetesi de hadiseyi Yargıtay destekli haberleştirmiş. Yargıtay bir kararında ayrımcılık değil demiş. Şimdi konu benim önüme de gelse gerçekten hukuki olarak ayrımcılıkla itham etmek mümkün değil Rahmi Koç'u. Herkes dilediği kişilerle çalışmakta elbette serbesttir. Kimileri de çalıştırdıkları bayanların illa ki başörtülü olmasını istiyor. Ancak hadisenin sosyolojik açıdan değerlendirmesini ne yapacağız? Koskoca KOÇ Holding sakallı ve bıyıklı kişileri işe almıyorum diyorsa bu sosyolojik açıdan bir ayrımcılık olmuyor mu? Hatta toplum vicdanına da ters gelmiştir kanaatimce.

Netice itibariyle demek istediğim şu ki, hukuksuz kesinlikle yaşanmaz ama herşeyi hukukla açıklamaya kalkışmak makul bir yöntem değildir.

20 Haziran 2008

Dünyanın en güzel kızını öpmek isteyen ihtiyar; Jack Nicholson

Son zamanlarda seyrettiğim filmlerden 1993 yapımı "bugün aslında dündü" ile 2007 yapımı "şimdi ya da asla" tamamen farklı iki konuyu işleseler de her ikisi de oldukça manidardı.

Yaşadığınız hergünü tekrar yaşamak ister miydiniz? Mesela sabah kalkıyorsunuz ama hergün aynı dakikada. İşinize giderken aynı olaylar, aynı kişiler... Ve artk bu durumu kabullenip etrafınızdaki insanlara az sonra neler yaşanacağını anlatmaya başlıyorsunuz çünkü hayatınızı ezberliyorsunuz. Doğrusu gerçek dışı senaryoları pek tutmam ama gerçekten filmin senaristini çok taktir ettim. Hayal gücü fevkalade yüksek ve izleyiciyi düşündürüyor. Neler düşündürdüğünü anlamak için filmi mutlaka izlemek lazım.

Diğer film ölümcül bir hastalığa yakalanan iki yaşlı adamın ölmeden önce yapmak istediklerini bu hastalığa inat yapmaya kalkışmalarını anlatırken beşeri hislerin yaşamdaki yerine de kuvvetli vurgular yapıyor. Mesela Jack Nicholson ihtiyar da olsa hasta da olsa dünyanın en güzel kızını öpmeyi kafasına koymuş bir defa. Öpüyor mu öpmüyor mu sorusunun cevabı tabi ki filmde. Herkes kendi hayatından bir kare bulabilir mi bilmiyorum ama benim hayatımdan da karelerin olduğu film, hayatı tiye almanın aslında en iyi sonucu doğurduğunu da anlatıyor. Etrafınızdakilerin sizi önemsememesi gibi bir netice doğurabilme ihitmali de olsa hayatla dalga geçerseniz hayatın zorluklarını siz de rahat geçersiniz. Film sanırım sinemalarda oynamıyor artık ancak DVD'si çıkmışsa mutlaka edinin ve seyredin.

17 Haziran 2008

Teknolojide muhalefet

Okuduğum bir habere göre internet kullanıcılarının % 13,76'sı Firefox kullanıyormuş. merak ettim benim blogu ziyaret edenlerin acaba yüzde kaçı Frefox'u kullanıyor diye; % 18,87 imiş. % 5'lik bir oran azımsanmamalı. Ben bunu şuna bağlıyorum, Explorer tartışmasız üstünlüğünü hala koruyor ancak etrafıma dikkat ettiğimde genelde muhalif tipler Firefox kullanıyorlar. Blog kullanıcıları da genellikle teknolojiyi bilinçli tüketen bir kesimden oluşuyor. Microsoftun tekeline muhalefet etme isteği blog kullanıcılarını Firefox'a yöneltiyor olmalı.

Aynı durumun blogcuların Microsoft menşeli Space yerine Google menşeli Blogspotu tercih etmelerinde, hatta Google'ı da artık bir tekel gibi görenlerin de Wordpress kullanmalarında etkili olduğunu düşünüyorum ben.

En son bu muhalefeti daha da ileri götürüp yıllardır kullandığı Q klavyeden vazgeçip F klavyeye geçen dostlarım da oldu ama ben hala Explorer ve Q klavyeye devam ediyorum. Birgün Pardus kullanmak istesem de şimdilik statükoyu tercih ediyorum.

16 Haziran 2008

Çeyrek final


Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikasını seyredebildim. Seyre başlamamla birlikte Türkiye'nin golleri gelmeye başladı. Keşke başından beri seyretseydim dedim ama Çeklere yazık olurdu, daha büyük bir hezimete dayanabilirler miydi bilmiyorum.

12 Haziran 2008

Malezyalı müslüman astronot

Malezyalılaşmak bir süre önce çok tartışılan bir konuydu ülkemizde. O zaman da yazmıştım, Malezyalılaşmanın nesinden korkuluyor diye. Adamlar uzaya astronot gönderiyorlar ve gönderilen müslüman astronotun orada hangi şartlarda ibadet edeceğini tartışıyorlar. Biz ülkemizde başörtülüler üniversitelere alınsın mı alınmasın mı diye tartışaduralım.

İşte ilgili haber;

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/10/071010_malaysian.shtml

6 Haziran 2008

Hukuk darbesi mi?

Hayır! Evrensel bir değer olan "hukuk" kelimesini darbe ile birlikte anmaya kimsenin hakkı yoktur.

Bu bir darbedir ama hukuk darbesi değildir.

Türkiye'de hiç bir zaman "hukuk" olmamıştır. Türkiye İstiklal Mahkemelerinden, Kel Alilerden, Yassıadalardan buraya gelmiştir. Bu geleneğin hiç bir yerinde "hukuk" olmamıştır.

600 yıllık bir devleti yıkan İttihat ve Terakki zihniyetinin uzantılarından "hak" ve "hukuk"a uyacaklarını sanarak safdillik edenlerin hatasıdır dünkü sonuç.

1 yıl içerisinde 3 tane ciddi hukuksuzluğa göz yummaya kimsenin hakkı yoktur. Önce 367, sonra vatana ihanetten başka hiç bir sebeple yargılanmamayan Cumhurbaşkanı'nın yargılanması, ardından da anayasanın açık hükmünü ihlal ederek anayasa değişikliğini esastan incelemek... ya da yetkisini genişleterek şekilden incelemek. Her halükarda ortada bu denli açık hukuksuzluk söz konusu iken bu fiillerin bir yaptırımı olmalı.

Söz konusu olan başörütüsünün serbest olup olmaması değildir artık. Tartışılması gereken Anayasa Mahkemesidir.

Not: Bu yazı Moral Haber'deki yazımın özetidir. Yazının orjinal hali için lütfen tıklayın.

5 Haziran 2008

Anayasa 153

Başörtüsü düzenlemelerine ilişkin açılan davada Anayasa Mahkemesi kararını bugün açıklayacak. Günlerdir mahkemenin verebileceği kararlar tartışılıyor. Üzerinde en çok durulan ve çoğu muhalin arzuladığı ise "gerekçeli red". Güya dava reddedilecek, düzenleme geçerli sayılacak ancak gerekçede eski kararlara atfen yasak devam ettirilecek.

Bu kesinlikle hukuka ve anayasaya aykırıdır. Anayasanın 153. maddesi aynen "Anayasa Mahkemesi ..... kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez" der. Bunun aksi, kanun koyucunun yerini yargının almasıdır.

Umuyorum ki hiç bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak netlikte hak ve hukuk gözetilerek doğru olan karar verilir.

31 Mayıs 2008

Komik spikerler, komik manşetler

Günlerce böceklerle uğraştık. Netice itibariyle öğrendik ki böceklerin hepsi görevlerini hakkıyla yerine getirmişler.

Göz göre göre ellerinde hiç bir delil yokken tüm ülkeyi karıştıracak bir iddiayı dile getirip peygambere ve dine hakareti unutturmak ancak böyle olur. Tüm böcekleri kutlamak lazım.

Cuma sabahı işe giderken dinlediğim hemen her radyonun kendilerini "allame" sanan yorumcuları hadiseyi dillerine dolamışlardı. Ellerine geçen fırsatla(!) manevi değerlere etmedik hakaret bırakmıyorlardı. Acaba bir sonraki programlarında dinleyici karşısına nasıl çıkacak bunlar?

Onlara da artık ağabeyleri öğretsin bunu;

28 Mayıs 2008

Telekulak ya da orta kulak

Bugün "dinleniyoruz" feryatlarını dinledik. Dinlenmeyen kim var Allah aşkına? Teknolojinin geldiği son noktada isteyen istediğini istediği şekilde dinleyebiliyor.

Bugün feryat edenleri hükümete yakın olduğu söylenen Emniyet dinliyorsa, JİTEM de hükümeti dinliyordur. Ya da bir başka istihbarat örgütü de birilerini dinliyordur. Hatta eminim bazen frekanslar bile karışıyordur.

Dinlenmekten korkmamak lazım ama korkmamak için de doğru olmak gerek. Yanlışların ortaya çıkacağından endişe edenler dinlenmekten dolayı feryad-u figan ediyorlar. Hadise bundan ibaret.

26 Mayıs 2008

Tabii güzellik

Son yıllarda İstanbul'un çehresi laleler ve güllerle daha da güzelleşti. Mart ayındaki lalelerden sonra Mayıs ayında da gül mevsimi başlıyor.

Bunlar elbette içimizi ferahlatıyor, gözlerimizi şenlendiryor fakat her şeye rağmen, işte şu fotoğraflardaki tabii güzelliği yaşatmıyor.


18 Mayıs 2008

Şampiyonluk anketi


Benim anketlere katılanların ön görüleri hakikaten şu son anketle tescillendi. Maçların tamamlanmasına 4 hafta varken hazırladığım anketten Galatasaray'ın şampiyon olacağı sonucu çıktı.

Ben Sivas'ı destekliyordum ama sağlık olsun, FB olacağına GS olsun...

16 Mayıs 2008

Araç takibi

Son günlerin en dikkat çeken gündemi Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının takip edildiğini düşünmesi oldu. Fakat takip edildiğini düşünen biri neden doğrudan takip edenlerin yanına gider? Sıradan biri olarak ben bile takip edildiğimi (hatta polisin takip ettiğini) düşünsem durur, polisi ararım, onlar vasıtasıyla vaziyeti öğrenmeye çalışırım. Koskoca bir hakimin kendi güvenliğini düşünememesi akla ziyan bir fikir olduğuna göre burada başka bir şeylerin döndüğünü düşünmek gerekebilir.

Komplo teorisyenlerine bir fikir olsun dedim...

Teorisyenler işini yapa dursun, biz araç nasıl takip edilir ya da sıkıştırılır onu izleyelim;

13 Mayıs 2008

Toplu mail

Aşağıdaki maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermem gerekiyormuş, ben de bunu en kolay burdan yapabilirim dedim, buraya alayım da nasıl olsa günün birinde 1200 kişiye ulaşır diye düşündüm.

------------------------------------

Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.

Aids virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.

Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.

Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.

İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.

Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.

Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.

Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.

Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.

Msn paralı olacak; adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.

Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.

Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.

Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.

Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen; 'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen; Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana pisleyecek ve hayatı sana dar edecektir.

Bir dost...

5 Mayıs 2008

You Tube'u kapatmak

You Tube için hakimler artık inceleme de yapmaz oldular eminim. Kapıdan giren şikayetçinin ağzından You Tube ismini duyar duymaz katiplerini çağırıp bilgisayarlarındaki hazır müzekkereyi ilgili merciye gönderip yasaklıyorlar siteyi.

- Efendim, You Tube...
- Yine mi? Hemen yasaklayalım.
- Teşekkürler efendim.

Diyalogun tamamı bundan ibarettir sanırım. Tekrar açılsın, bir de ben deneyeceğim.

İlgili haber; http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317342

1 Mayıs 2008

1 Mayıs

1 Mayıs işçi bayramı ilan edilse, kutlamalar da Taksim Meydanında yapılsa ne olur? Bugünkünden daha kötü bir manzara ile mi karşılaşırdık yani?

Arada sırada bloguma TBMM'den girişler oluyor, okuyorlarsa bir zahmet bu durumu izah ediversinler de anlayalım.

27 Nisan 2008

27 Nisan

"Sözde" demokrasi taraftarlarının antidemokratik çıkışlarının üzerinden bir yıl geçti.

O günleri zihinlerimizde tekrar tazelemek için aşağıdaki komik resmi ve fıkrayı yayınlıyorum bugün.


27 Nisan sabahı 367 milletvekili oylama için TBMM'ye gitmek üzere evlerinden çıktıktan bir süre sonra ortadan kaybolmuşlar.

AK Parti, ANAVATAN ve DYP'lilerden oluşan 367 vekilin ortadan kaybolması Deniz Baykal ve arkadaşlarını için için sevindirirken, Abdullah Gül ve taraftarlarını derin üzüntüye boğmuş...

Türkiye'de büyük bir kaos yaşanırken ve herkes milletvekillerinin akibetini merak ederken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın cep telefonu çalmış. Telefonun ucundaki ses Deniz Baykal'a, "Eğer partinin başından istifa ettiğini açıklamazsan, her 5 dakikada bir milletvekilini serbest bırakacağız" demiş.

10 Nisan 2008

Ayağına kurşun sıkan ülke; Türkiye

Yaşım itibariyle 12 Eylül’ü çok az hatırlasam da 28 Şubat’ı hafızamın en dinamik olduğu bir döneme denk gelmesinden dolayı net biçimde hatırlıyorum. Bir üniversite öğrencisiyken, hadiselere bilimsel boyutu ile yaklaşmaya çalışsam da kanlarımızdaki sıcaklığın tesiri ile duyusallaştığımız oluyordu. Kimi arkadaşlarımız o raddeye varmışlardı ki Fazıl Say’ın bir süre önce dile getirdiği “ülkeyi terk etme” fikri onlar için de geçerli olmuştu ve gerçekten de onların bir kısmı yaşamlarını başka ülkelerde geçirmeye karar vermişlerdi.

Gelinen nokta henüz 28 Şubat’ın tesirli günleri kadar etkili olmasa da gidişatın o istikamette olduğu görülüyor. Derinlerde yaşayanlar Fazıl Say’ı ülkeden koparmamak gerektiğini düşünmüş olmalılar ki yeni bir sürecin başlangıcı için düğmeye bastılar.
Türkiye’nin gelenekselleşen “demokrasi” tarihinin kendi içinde kıyaslanması gerçekten kolay olmuyor. Hiçbir müdahaleyi bir sonraki müdahale ile kıyaslamak kolay değildir mesela. Her defasında farklı bir yol takip edilmiş, sebepleri ve sonuçları ile birbirlerinden farklı olmuşlardır. Ancak hepsinin ortak bir noktası varsa o da müdahaleler müdahale edileni yani aslında isimleri farklı da olsa halkı güçlendirmiş, dolayısıyla her defasında demokrasi kazanmıştır.

Bu defa çok daha farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Her şeyden önemlisi bu sürecin en büyük özelliği çatışan güçlerden bir tarafın kılıçlarını kınlarından tamamen çıkarmış ve eteklerindeki taşları ortaya dökmüş olmalarıdır. İşte tam da bu nedenle birçok ortamda “son savaş” tamtamları çalınmaktadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse bir muhalefet liderinin çıkıp, parti kapatmanın zorlaştırılmasına ilişkin muhtemel bir anayasal düzenlemeye gidilip bunun referanduma sunulmasını laikliğin referandumu olacağı yönünde açıklama yapması savunmada kullanılacak başka bir literatürün kalmadığının ya da son kalenin laiklik olduğunun ve diğer bütün kalelerin yıkıldığının bir göstergesi, dolayısıyla ciddi bir zafiyet teşkil etmiyor mu? Savunduğunuz bir değere bir perde çekersiniz, savunulanı en altta tutarsınız. Laiklik ilkesini bu denli tartışmaya açmak laikliğin en yılmaz savunucuları için bile doğru bir yaklaşım mıdır?

Daha da ilginç olanı anayasa’nın 3. Maddesinde ifadesini bulan Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğuna ilişkin hüküm ne yazık ki çiğnenmektedir. Bu noktaya nereden ulaştığımızı merak ediyorsanız 22 Temmuz seçim sonuçlarına ve sonrasında açılan davalara bakmak yeterli olacaktır. Türkiye’nin güneydoğusundaki oyların ve milletvekilliklerinin ekser çoğunluğunu almış iki partiye kapatma davası açılmakla devletin kendisi bu bölgeyi yok saymakta ve görmezden gelmektedir. Dolayısı ile anayasa’nın 3. maddesini birileri ihlal etmektedir.

Hadise bununla da sınırlı değil; bir de Cumhurbaşkanının yargılanıyor olması var ki bu durum başlı başına trajikomik bir hadisedir. Yine anayasanın 104. maddesinde ifade edilen cumhurbaşkanının devletin başı olduğu ve bu sıfatı ile devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nasıl mümkün olacak? Yargılanan bir cumhurbaşkanını, devletini ve milletini temsilen başka devlet başkanlarının karşısına göndermekten utanmayacak mıyız? Hangi hakla onun elini zayıflatıyoruz?

Şimdi soruyorum;

Laiklik ilkesini bu kadar tartışma konusu yapmak…

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne bu denli kast etmek…

Cumhurbaşkanının elini bu kadar zayıflatmak…

Bu mu hukuk? Bu mu siyaset?

Sakın derdiniz başka bir şey olmasın? Yoksa kim bindiği dalı keser? Ya da kim ayağına kurşun sıkar?

29 Mart 2008

Merak ettim

Ak Parti'nin kapatılıp kapatılmayacağı hakkında yanda mini bir anket yaptım. 12 kişiden 10'u kapatılmaz dedi.

Mahkeme seyrinin nasıl ilerleyeceğine şurda iki gün kalmışken merakımı saklayamadım, bu on kişi acaba hangi saikle Ak Parti kapatılmaz diyor? Yoksa bunların hepsi Murat Özdemir mi?

24 Mart 2008

Herkes kendi işine!

Medyayı sınıflandırmak, şucu, bucu, muhafazakar, bir kesim ya da islami gibi vasıflar kullanmak hoş olmasa da ister istemez böyle bir sınıflandırma yapmak zorunda kalıyoruz. Neticede her gazete ve televizyonun takip ettiği bir çizgi var. işte o çizgi, gazete veya TV'ye bir vasfın yapışmasına neden oluyor.

Netice-i kelam, Yeni Şafak için hangi vasıf uygun görülür? Elbette İslami ya da muhafazakar basın denir, değil mi? Bu gazetenin son 2-3 senedir nedense kendini farklı bir kimliğe sokmaya çalıştığını izliyoruz. Geçen yıldı sanırım, 14 Şubat ile ilgili verdiği ekten dolayı bazı çevrelerde epey tartışma konusu edilmişti. Son olarak da bir magazin haberi patlattı; Gülben Ergen boşanacakmış. Ancak aynı günün akşamında haber Gülben Ergen tarafından yalanlanmış.

Şimdi Yeni Şafak'a sesleniyorum, lütfen kendi işinle uğraş, ne senin okuyucun böyle bir haber bekliyor senden, ne de senin muhabirin o ortama girip o işi yapabilir? Yok, ben o işi yapabilecek muhabiri bulurum diyorsan o muhabirin de sana ne kadar değer verip çalışacağını sen hesapla! Sen en iyisi kendi işini düzgün yap!

23 Mart 2008

Esnaf Ahlakı

İşte gerçek esnaf ahlakından bir örnek; "Her yere Güllüoğlu açıyorsunuz, başkalarının ekmeğine mani olmak var mı? Öteki baklavacılar ne olacak? Böyle büyümeye son verin."

Güllüoğlu baklavalarını bilmeyenimiz yok. Nejat ve Faruk Güllü'nün babası Mustafa Güllü'ye ait bu sözler. Çocuklarına kızgın. Kızgınlığının nedeni ise nezaketi.

Hala böyle esnaflarımızın da var olduğunu bilmek güzel.

16 Mart 2008

Türk Milleti Adına; Beyinsizsiniz!

Resimde de görüldüğü üzere savcılar davayı açarken kamu adına açarlar.

Anayasanın 9. maddesi de "yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır" der.

Mahkemeler kararlarına "Türk Milleti Adına" diye başlarlar.

Bu durumda Ak Part'yi kapatma kararı verirse Anayasa Mahkemesi, Türk Milleti Adına kararını açıklarken şunu mu diyecek?

"Sevgili Millet, evet, daha 8 ay önce siz bu partiyi seçtiniz ancak ben sizin adınıza karar veriyorum, bu parti kapatılmalı. Çünkü siz seçeceğiniz kişileri bilmiyorsunuz, sizler akılsız ve dahi beyinsizsiniz. Size kömür dağıttılar diye gittiniz oylarınızı bu partiye verdiniz."

Anayasa Mahkemesi dese ne, demese ne? Zaten başsavcı dedi diyeceğini. Bizim adımıza davayı açtı başsavcı.

14 Mart 2008

Demo Demokrasi

Türkiye demokrasisi için başka bir açıklama yapmaya gerek yok, kullandığımız demokrasi ne yazık ki süreli, demokrasinin demo versiyonunu kullanıyoruz. Süresi dolduğunda kullanılamayan, ancak belirli bir ücret karşılığında yenilenebilen bilgisayar programları gibi. En son 3 Kasım 2002’de yenilemiştik versiyonu ama süresi yine dolmaya başladı galiba. Uyarılar vermeye başladı. Biraz daha yüklü miktarda ödeme yaparsak programın daha güçlü bir versiyonuna sahip olabiliriz belki.

Aslına bakılırsa en iyisi, galiba bu programdan vazgeçmek. Böylece el aleme karşı da rezil olmaktan kurtuluruz.

Yeni programımızda neler olsun?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olsun, ömrünün ahirinde de olsa Murat Demirel hazırda bekliyor.

Başbakan da Mesut Yılmaz. O hala genç ve dinamik.

TBMM için 550 milletvekili çok. 98 milletvekili kâfi. Diğer partiler kapatılsın. CHP Türkiye’nin partisi, hem de en köklü partimiz. Başka partiler fuzuli işgal ediyorlar meclisi.

Türkiye’de tek hakim olsun, o da Sabih Kanadoğlu. Savcısı da Vural Savaş olsun. Anayasa Mahkemesi başkanlığına da Yekta Güngör Özden getirilisin.

Türkiye’ye Akdeniz Üniversitesi kâfi. Üniversiteler arası kurul filan da gerekmez böylece. Rektörlerimizin Ankara’da toplanmaları için masraf etmelerine lüzum kalmaz.

YÖK de usulen var olsun yine. Başkanlığına da Erdoğan Teziç atansın tekrar. Üyelere filan da ihtiyaç yok, böylece YÖK başkanı tek başına genelge de yazabilir.

Genelkurmay’da da revizyon gerek bence. Hem baksanıza, şimdiki komuta kademesi ABD’nin emri ile kara operasyonunu bitiriyor, olacak şey mi? Emekli generallerimizden Veli Küçük Paşamız ne güne duruyor? Askerin başına o gelsin.

Medyaya da bir çeki düzen verilmeli. Doğan grubu kâfi gelebilir bence. Yeterince yazılı ve görsel yayınları da var zaten. Ayrıca geniş kitlelere hitap edecek şekilde de yayın çizgisi oluşturmuşlar. Başka medyaya ne hacet?

Diyanet İşleri Başkanlığı’na da Yaşar Nuri Öztürk getirilsin.

Seçimler elbet var olmaya devam etsin. Nitekim Saddam’ın Irak’ında ve Esad’ın Suriye’sinde de seçimler var olmuştur.

Elbette tüm bunların yanında Merkez Bankası’na da bir başkan gereklidir. Kanaatimce orası için de en iyisi Cem Uzan olur.

Peki bu durumda Ak Parti’ye oy veren % 47 ne yapmalı diye mi soruyorsunuz? Onun cevabı zaten verilmişti ya, onlar Arabistan’a gitsinler.

9 Mart 2008

Güvenli Hakimler ve Savcılar

Türkiye gerçekten enteresan bir ülke. Bunun çok örnekleri var ama benim hemen her gün yaşadığım bir örneğini anlatayım;

İstanbul'da yaşayanlar biliyordur, Bakırköy'de E-5'in yanında estetik yoksunu ve işlevine göre tasarlanmamış ya da tasarlanamamış kocaman bir adliye yapıldı. O bölgeye yakın diğer adliyeler bu binada birleştirildi. Adliyeye 4 giriş var. Birincisi adliye personelinin girdiği ana kapı. İhtişamlı bir giriş denebilir çünkü kapıdan devasa yükseklikte bir salona (sağdaki fotoğraf) giriyorsunuz.Ben olsam bu girişi umumi giriş kapısı yapardım çünkü adliyeler aynı zamanda devletin gücünü göstermesi bakımından önemlidir. O girişin bu gücü gösteren bir işlevi olurdu en azından. Neyse taktir büyüklerin... İkinci kapıdan vatandaşlarımız giriyor. Üçüncü bir kapıdan da avukatlara kapı açmışlar. Kapı "aslında avukatlar girmeseler de olur ama ne yapalım işte, sistem..." der gibi binanın bir ucunda. Bu her üç kapıda da x-ray cihazları var. Son olarak da bina altına yapılan otoparktan giriş yapılmış. Fakat şimdi sıkı durun, bu otoparka sadece adliye personeli girebiliyor. Mesela hakim ve savcılar ya da adliyenin müstahdemi (müstahdemde araba olur mu demeyin, olur elbet!) Bu otopark sadece onlar için. Mesela bir avukat duruşmaya yetişmek için koşturdu ve diğer açık otoparkta yer bulamadı aracı için, alttaki otoparka giremez, neden? Yer olmadığından mı dediniz, hayır, güvenlik nedeni ile. Eee, artık hakim öldüren meslektaşımız da var nasıl olsa, bahane de hazır. Fakat mübaşir veya müstahdemin hakim öldürdüğü duyulmuş mudur? Onlar girebilir. Devletimizin memurlarına her daim güven esastır.

Geçtiğimiz günlerde ayağındaki özründen dolayı başsavcılıktan özel izinli(!) bir meslektaşla birlikte otoparka girmeye çalışan bir başka meslektaşımızı kapıdaki görevli, "hayır siz giremezsiniz, araçtan inin ve dolaşıp, kendi giriş kapınızı kullanın" demiş. Evet! Durum bu işte. Devletin zihniyeti...

Fakat her nedense Bakırköy Adliyesi’ndeki bu sıkı GÜVENLİK Şişli Adliyesi’nden esirgenmiş. Bir pasaj içinden girilen adliyenin girişinde görevli bir polis memurundan başka hiç kimse yok. Hatta x-ray cihazı da yok. Şimdi ne düşünmek lazım? Yoksa Şişli'de görev yapan hakim ve savcılar Bakırköy'de görev yapan hakim ve savcılardan daha mı az kıymetli devletimizin yanında?

21 Şubat 2008

1045

Cem Yılmaz reklamları Türk Telekom'u eski günlerine döndürebildi mi bilmiyorum ama yeni uygulamaya giren 1045'le galiba sabit hattı daha sık kullanacağız.


Uluslararası Millenicom firmasının bir çok ülkede uyguladığı 1045 servisi artık Türkiye'de de uygulanıyor ve % 80'lere varan indirim sağlıyor. Abone olmaya ya da ekstradan bir ücret ödemeye gerek kalmaksızın aramalarınızın başına 1045'i ekemeniz kafi.


Detaylı bilgi edinmek için linklerini tıklayabilirsiniz.

20 Şubat 2008

İnanamadım ama...

Türkiye'de, hava parası piyasası bulunan bir memuriyetin bulunduğunu öğrendim bugün.

Meşgul etmeyin, bakana mektup yazıyorum.

17 Şubat 2008

Çarşaf ve burka nasıl serbest kalır?

Bu haftayı kezzapçı ile geçirdik. Bakalım önümüzdeki haftayı nasıl geçireceğiz? Kaosa kalkmayan eller(!) kaos oluşturmaya çalışıyor. Muhtemelen daha işin başındayız. Cumhurbaşkanının onayından sonra üniversitelerde kaos üretilmeye çalışılacak. Bilim üretemeyen zihniyetin bundan daha iyi yapabileceği bir marifeti de olamaz heralde.

YÖK yasasının geçiçi 17. maddesi de tartışılacak galiba. Değiştirilmemesi taraftarıydım ancak kimi çevrelerce uygulamanın yerleşmesine şart koşulduğu için ona da çözüm bulmak gerektiği kanaatindeyim. Bence o maddeyi öyle bir düzenlemek gerekiyor ki, neyin yasaklanmayacağını değil de neyin yasaklanacağını sıralayarak hem düzenlemenin uygulanırlılığı sağlanmalı hem de Anayasa Mahkemesinin denetiminde sorun çıkarmamalı. Yasaklanmak istenen çarşaf ve burka değil mi? Yazsınlar bunu maddeye. Gerisine karışmasınlar. Yok fiyonklular, yok tavşan kulaklılar, yok baş altı, yok iğneli... Bunlara değinmeye gerek yok. Madde bu haliyle iptal edilirse ordan ötesi kendilerinin bileceği, çarşaf ve burka da serbest kalır.

* * *

NOT: Geçen hafta başlattığım uygulamamı bilgi notu şeklinde sunduğum yazıma iki ziyaretçiden gelen oylama ile 2,5 puan verildiğini gördüğümden bu yana o uygulamanın doğruluğunu sorgulamaya başlamıştım ki, bir dostumun bizzat uyarısı da eklenince artık o uygulamadan vaz geçmeye karar verdim. Dostumun uyarısı şuydu; "madem hafta sonunda bu kadar güncelleme hazırlayabiliyorsun, yine hazırla ama yayınlamak için hafta içini bekle, aralıklarla yayınla" dedi. Bana da makul geldi. Bu yüzden eski uygulamama geri dönüyorum.

10 Şubat 2008

Bilgi Notu

Blogumla hafta içi ilgilenemez oldum. Bunun çeşitli nedenleri var elbette, mesela şimdiye kadar ihmal ettiğim İngilizce için her akşam kursa gidiyor olmam bu nedenlerden biri.

Kendimi bağlamış olmak istemiyorum ancak bundan böyle blogumu haftada bir güncellemeyi düşünüyorum. Ana sayfada sadece güncellediğim yazıların yer almasını sağlayacağım.

Aksi bir durum olmadığı sürece bundan böyle bu şekilde karşınıza çıkacağım.