31 Aralık 2006

30 Aralık 2006

Bayram(lar)

Hac mı? Bayram mı? Yılbaşı mı? Yoksa... bir başka bayram mı?

Evet, hepsi!

Bayramımız bayram olsun.

28 Aralık 2006

Farklı Blog Tasarımı

Bir yılı bulan blog geçmişimde blogcular üzerinde gözlemlediğim en dikkat çekici konulardan biri blog tasarımlarından çabuk sıkılmaları ve bir an evvel farklı bir tasarıma sahip olmak istemeleri.

Yakından tanıdığım ve çok sevdiğim ve zaman zaman bloguma yorumlarıyla katkıda bulunan Tahir abimiz zor bir işin içine girdi ve bir süredir üzerinde yoğunlaştığı çalışmayı tamamladı. Html kodları ile hazırlanmış klasik bloglarımızın yerine görselliği çok daha derin ve güzel olan flash bir blogumuz olsun diyorsak buyuralım. Güzelliklerini benim kıt teknik bilgilerimle burada aktarıp da eksiltmektense bizzat ziyaret edip incelemek daha iyi olacaktır. Sadece bir örnek verecek olursam her ziyaretçi blogun görünüşünü kendi ayarlayabiliyor.

Farklılığı seviyorum diyenlerdensek bu çalışma tam bize göre.

24 Aralık 2006

Çeşm-i Cihan

Küçük sade şirin bir kıyı şehri Amasra. Teleffuzunda genelde Amasya ile karıştırılan fakat aslında Bartın ilimizin tatlı bir ilçesi. Karadeniz’in klasikleri olan yeşil ve mavinin üstüne bir de Amasra’nın kendine mahsus tarihi havası eklenince bu şehir güzel bir hafta sonu için gerçekten iyi bir tercih oluyor. İstanbul’un karmaşasından Ankara’nın monotonluğundan sıkılanların kendilerini rahatça atabilecekleri huzur bulabilecekleri bir yer Amasra.

Adaşım Fatih Sultan’ın “Çeşm-i cihan bu olsa gerek.” İltifatına mazhar bu şehir İstanbul’a 5-6; Ankara’ya 3-4 saat mesafede olması hususan hafta sonları, hassaten de Ankaralılar’ca ziyaret akınına uğranmasını sağlıyor. Tabi günü birlik turlar da bu akına katkıyı ihmal etmiyor. Şehirde fiyatlar turistik bir yer için orta şeker denilebilir. 20 ila 60 ytl arasında pansiyon ve otel olanakları barınma sorununuzu; ortalama 5-10 liraya da lokantalar gıda ihtiyacınızı karşılıyor.

Bana kalırsa Amasra’ya yazın, günü birlik geziler için gelmeli. Bu sayede kalacak uygun yer arama derdinden kurtularak şehrin tadını çıkarmış olursunuz.. Kışın zaten tam bir sukunet şehri. Güzel, güneşli geçen sonbahar ya da kış günlerinde kısa metrajli tatillerinizi geçirebileceğiniz sakin ve şirin bir ilçe. Kısa tatiller diyorum çünkü şehir küçük, özellikle de kışın, sosyal aktiviteler kısıtlı olduğundan çabuk sıkılabilirsiniz.

Tefekkürü ziyade bir seyehat temennisiyle…


Yapmadan Gelme

• Mendirek’in ucuna kadar bir yürüyüş yapmadan.
• Boztepe’ ye çıkıp manzarayı izlemeden
• Tekne turu yapmadan.
• Belediye’nin fırınından sabah erkenden simit alıp deniz kenarında yemeden.
• Hamam kafeye girmeden.
• Hediyelik eşya çarşısını gezmeden gelme…

Fatih İŞGÖREN

23 Aralık 2006

Gökçeali Köyü

Şu link açıldığında ctrl+f tuşlarına basıp çıkan kutucuğa "Ali Kahya" yazıp, çıkan cümleciği okuyalım bakalım. (Allah rahmet etsin diyelim lütfen.)

21 Aralık 2006

Fikrim Geldi

Reklam şirketi kim bilmiyorum ama harika bir film yapmışlar. Turkcell'in son reklamını gördüğümde en önemli işlerimi bile yarım bırakıp izliyorum. İzlemek için buyrun.

Son günlerde acıktığımda ilk aklıma gelen tad
Turkish Pizza. Domino's Pizza'ya içim ısınmazdı. Bu taddan sonra vaz geçemez oldum.

Güzel bir golü güzel bir anlatımla dinlemek istersem de Ronaldinho'nun
şu golünü izliyorum. Gerçi bazı yerlerini anlamıyorum ama bu konuda da Emir Can Hocamızın yardımını talep ediyoruz.

19 Aralık 2006

Cumhurbaşkanlığı Anketi

Cumhurbaşkanlığı konusu Türkiye'de her zaman sıkıntı oluşturur. Atatürk'ten sonraki hemen her Cumhurbaşkanlığı seçiminde ciddi sıkıntılar atlatılmış, bazıları ise darbe mahsulü olmuştur bu seçimlerin.

Benim kuşağımın hatırladığı seçimler eskilere nispeten daha rahat geçmişse de 7 yıllık süresi dolmaya 1 yıl kala spekülasyonları başlar. Oysa Anayasa'nın
101 ve 102. maddeleri Cumhurbaşkanında olması gereken vasıflarla nasıl seçileceği hakkında detaylı bilgileri verir. Demokrasiyi hazmedebilmiş her kişi ve kurum bu maddeleri bir defa okusa problem kalmayacak.


Ben de bir süredir bir anket düzenledim. Ankette saydığım bazı isimler Anayasa'nın ilgili hükümleri uyarınca Cumhurbaşkanı seçilemiyor da olsalar ben o isimleri de koydum. Neticede Cumhurbaşkanı seçmeye muktedir bir güç ya da sayı Anayasa'nın o maddelerini de değiştirmeye yetecek bir güç ve sayıdır. Ankete katılanların % 16'sı gönlümde başka biri var demiş. Doğrusu ben o seçeneği tıklayanların gönüllerinde kim olduğunu öğrenmek isterim. İşte fırsat, buyrun, burada paylaşalım; isimleri ve fikirlerimizi...

17 Aralık 2006

Yevm-i Firak

Bir heyecandır gidiyor ailede. Hafiften hazırlık.. davetler falan derken günler de geçiyor. Durum hoş valla. Bir hürmet bir saygı. Ne karışan ne bir şey diyen. Bir dediğimiz de iki olmuyor. Tabi benim bu lükse alışmam da fazla sürmüyor ama malesef bu lüks de fazla uzun ömürlü olmuyor tıpkı diğer kardeşleri gibi.


Bana bakarak gülümseyen gözlerde bir hüzün kendini hissettirir oldu. En önemlisi de artık annem daha duydusal yaklaşır oldu. Sohbetlerimizde durup dururken arada göz dolmaları falan. Sedece annem olsa.. herkesde bir farklılık vardı. Sanki ben yanlarındayken beni özlüyorlardı. Neyse dedim, durumu görmezden gelip ekmek elden su gölden yaslan yastığa bak keyfine döneminin tadını cıkarmaya devam edeyim dedim ama nafile, etrafımdakilerin gözlerinde gittikçe artan o ifade izin vermedi. Ne yalan söyleyeyim iki üç gün kala, liseden bu yana aileden ayrı olan ben dahi biraz duygusalımsı havalara girdim.

Ne oluyor derken biletimin üstünde yazan tarih geldi de çattı. 11.08.2006 O gün bir başkaydı. Bahçedeki ağaçlar, hava, yudumladığım çay, kopardığım ekmek en önemlisi de baktığım gözler farklıydı. Açıkcası ben de bir başkaydım. Rüya gibi düşündüğüm gün gerçekten gelmişti. Gerçi alışkındım uzaklara gitmeye, biletlere. Ama bu başkaydı. Bir kere benim biletlerimde gideceği yer İstanbul yazardı, bunda ise İzmir. Son saatler derken son dakikalar.. Aile, annem babam, büyükler, halalarım, yengem, kuzenler falan.. e artık alalım çantayı diyorum. Benden önce alan eller oluyor. Vedalaşma da başlamış oluyor.

Ulu çınarlardan dedeciğim gururla karışık sulu gözleri, diğerlerinin dualara karışan elvedaları.. Anneciğimin bir selin habercisi dolmaya başlayan gözleri. Ama babamın tanımlayamadığım sessizliği. İlk defa bu haline tanık olmanın şaşkınlığıyla tanımlamaya çalıştığım hüzünlü sessizliği. Ve tabi birisi. Kalabalık içerisinden bir ses. Gözlerine bakmaya cesaret edemediğim bir ses içerisine bir çok duyguyu yoğunluğuyla barındırarak "allahasmarladık" diyor. Artık başlıyot yolculuk. Aarkama bakmaya yüzlerce metre ilerde cesaret edebildiğim yolculuk, İzmir Er Eğitim taburuna giden yolculuk...

Fatih İŞGÖREN

14 Aralık 2006

Tebdil-i Mekan

Dün akşam öğrendim. Çarşıdan geldikten sonra, Şahin arayınca. Üzüldüm. Bir ayrılık, alışmışlığın ve sevginin verdiği bir duygu üzdü beni. E amcam o benim. Çok masumdu. Hatasızdı. Çünkü bilinçli bir hata yapamazdı. Bilincini yani aklını, belki de çok ihtiyaçları olduğunu düşünerek, komutan ya da komutanlarına bırakmıştı. Hala bilmem, niçin bir insanı akli dengesini bozacak kadar dövme nedenlerini. Hala anlamam ana-babanın evlatlarını, can parelerini teslim ettikleri bir insanın hem de komutan diye bir insanın bu cürmü nasıl işleyebildiğini. Şimdi roller değişmiştir herhalde. Amcacığım, bakalım bizim akıl alan komutanlar! akli dengesi yerindeyken etrafına faydası, ahlakı ve yaptığı hayırlı işlerle anılan; akli dengesi kayıp bir şekilde de yıllarca yaşayarak inşallah geçmiş günahlarının bedelini daha bu dünyada ödeyerek ahirete alnı açık giden bu askere karşı nasıl bir duruş sergileyip nasıl bir ödeme planı düşünmüşler. Bildiğim kadarıyla orada taksitler sonsuza kadar uzayabiliyormuş. Sevgili amcacığım. evet roller değişti. "Gerçek üst Allah(cc) katında üst olandır." düsturunun perdesiz yaşandığı yerdesin.

Yaşlı anne- babasını evinde onun için yaptırdıkları küçük bir odada hayatta iki vazgeçilmezi belki de tek zevkleri olan sigara ve çayı ile gününün ekserisini bu odada geçiren bir insan. Belkide biri yalnızlığına biri de bilmediğimiz sıkıntılarına iyi geliyordu o iki vazgeçilmezi. Hatırlarım da eline geçen parayla bize aldığı lokumu, inanın o lokumun tadını tatlılarıyla meşhur yerlerde dahi bulamadım. Belki de bu unutulmaz tad onu bütün servetiyle almasındaki samimiyetin katkısıylaydı.

Ömrümde bir kez sinirli gördüm onu. Henüz küçüktüm o zaman. Ama hatırlıyorum da o halinde dahi babamın, yani abisinin müdahalesiyle dinivermişti o denizin taşkınlığı. Bu yönüyle çogu insandan daha akıllı olduğunu söyleyebilirim.

Ve şimdi gitti. Sıralamayı hiçe sayarak, daha ana, baba, abileri dünyanın çileleriyle uğraşırken , sessizce vatan-ı aslisine; dostun, yar'ın, ceddin yanına gitti. Uğurlar ola amcacığım. Tekrar görüşmeyi beklesem de görüşme zamanını bilemiyorum. Belli mi olur, belki yarın belki de yarından da yakın.

10 Aralık 2006

Lazlar

Hopa yolculuğumda karşılaştıklarım "laz olmak bu mu acaba?" diye düşündürdü. Bir kaçını sayayım;

  • Dönüş uçağımın 19:55'te olduğunu söylediğim laz, "tamam, o uçak 20:30'da kalkacak demektir. Yetişirsin sen, hiç merak etme" diye ısrar etti.
  • Hopa'dan Trabzon'a dönerken otobüste film koydu laz muavin. Benim ilgimi çekmeyen bir filmdi ve sesimi çıkarmadım ama onlarca yolcu yaklaşık yarım saat sessiz film seyrettiler.
  • Rize'den geçerken bir şey dikkatimi çekti; otobüs duraklarının reklam panoları otobüsün geleceği istikamete konulmuştu. Bir anda acaba Rize'de trafik akış yönü farklı mı diye düşündüm.
  • 25 kuruşkuk gazete için 1 lira uzattım bakkala, bana 1,25 lira iade etti.

7 Aralık 2006

Hopa'da 2 Gün

Trabzon'dan yaklaşık 2-3 saat süren bir yolculuğun ardından Hopa! Yol; bir tünel, bir köprü şeklinde sürdü. Denize dikey girişler yapan dağlardan ancak bu şekilde geçişler yapılarak ulaştık Hopa'ya.

Hopa küçük bir yer. 2 km uzunluğunda ve denize paralel tek caddesinden başka bir şeyi yok. Hayır, abartmıyorum, caddeyi kesen sokakaları bile yok çünkü cadde üzerindeki binaların hemen ardından yüksek dağlar başlıyor. Caddede sıra ile Tekel bayisi, internet kafe, pide ve döner salonuna rastlanıyor. 4. dükkan tekrar Tekel bayisi ve sıralama aynen devam ediyor.

Saat 16'da akşam oluyor ve olan hayat da duruyor. Gürcistan'a 18 km uzaklıkta olması büyük ahlaki çöküntü yaşatmış. Ancak buna bağlı olarak sınır ticareti çok yaygın.

Ve çay... Bir kafede oturup çay istedim, sallama çay getirdiler. Tabi itiraz edince değişti. Çay merkezinde sallama çayı kabul edeceğimi düşündüler galiba. Ve buranın insanlarının gayretlerine hayret ettim, gıpta ettim; dağ yamacında zor şartlarda 100 metrekarelik alanlara çay ektiklerini gördüğümde memleketim Hatay'da yüzlerce dönümlük düz arazilerde atıl bırakılan onlarca dönümlük kısımları hatırladım.

5 Aralık 2006

Yüksek Yüksek Tepelere

Yüksek Yüksek Tepelere türküsü beni her zaman hüzünlendirir. Bunun iki sebebi var; annem ve ablam... Her ikisi de gurbette yaşadıklarından bu türkü adeta onlar için söylenmiştir ve her ikisi de bu türküyü sürekli mırıldanır(dı). Artık söylenmiyor da olsa ben gizli gizli dinlerim bu türküyü. Hemen her youmcunun yorumu da kayıtlıdır bilgisayarımda. Peki bu türkünün hikayesi nedir? Okuyalım.

Türkünün sözleri için de lütfen
tıklayın.

4 Aralık 2006

Ben Şimdi Askerim

Askerde öğrendiklerim;

Denize nazır bir yerde tavşan kanı sıcacık bir çayın 5 kuruşa içilebileceğini.
1 metre karelik bir nöbet kulübesinde tahta ızgaranın üstünde iki nöbetçinin güzel bir uyku çekebileceğini,
Yakalanma korkusu içinde kılınan namazın tadını,
Olaylara ve insanlara ne kadar sabredebileceğimi,
“burada çakallar aslanlara hükmediyor” sözünün anlamını,
üniversiteyi bitirmenin insanın insanlığına bir şey katmadığını,
TC'de gençlerin genelinin lise mezunu değil; ilkokul mezunu olduğunu...

Askerde özlediklerim;

Bir çaydanlık çayı ortaya koyup arkadaşlarla sohbet ederken çay içmeyi,
odamdaki yatağımı,
pencerenin kenarındaki peteğe oturup dışarıda yağan yağmuru izlerken arkadaşlarla sohbet etmeyi,
İstanbul’u,
Mahmud Amcam’ın kendine has hafif tebessümüyle attığı fırçaları,
özgürce hareket edebilmeyi...
Ana, baba, yar, dostlar, memleket gibi unsurları özlediklerimin arasında sayma gereği duymadım. onların yeri zaten apayrı.

30 Kasım 2006

Budur İşte!

Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar ve maruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkum etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helal ettim.

Said Nursi - Emirdağ Lahikası

28 Kasım 2006

'Gül' Şehri Isparta

Isparta akla gülü getirir. Gül kenti olduğu kadar halı kentidir aynı zamanda, halısı kadar siyasetçisi de meşhurdur Isparta'nın.

Şehrin merkezinde tanıdık bir sima ile karşılaştım.

Hemen her Anadolu şehrinde olduğu gibi Isparta'nın da gerçek kimliğini sergileyen tarihi Ulu Camisi de şehrin merkezinde ben buradayım diyor.

Isparta'nın tarihi evlerini de görüntülemeden edemedim. Belediye bu evlere bakım yaptırmış. İstanbul'da da böyle bir proje gerekli.

Bu fotoğrafı çektiğim noktadan, fotoğrafını çektiğim ev yıllarca gözetlenmiş. Tarihi evleri gezerken arkadaşımın gösterdiği bu ev Said Nursi'nin yıllarca ikamet ettiği evi imiş. Tabi bu ev de sonradan restore edilmiş.

Isparta'ya kadar gidip de tarihi 1830'lara dayanan Hacıbelioğlu'nda Isparta Kebabı yememezlik edemezdim. Kuzunun kaburga kısmından yapılan Isparta Kebabı taş fırında 3 saat pişirilerek elde ediliyor. 1 saatlik de dinlenmeyi eklersek toplam 4 saatlik bir emeğin neticesinde ortaya çıkan lezzetin nasıl olabileceğini tahmin etmek güç değil.

Ve Eğirdir gölüne yükseklerden bir bakış... Eskiden ada iken şimdilerde kara ile bağlantısı kurulmuş olan ortadaki uzantıda, günün akşamında güzel bir balık yedik. Tavsiye edilir.

27 Kasım 2006

Göle Yeni Maya

Geçtiğimiz günlerde aylar önce Yozlaşan Dindarlık başlığı ile blogda yayınladığım yazı ile benzer konuyu işleyen bir yazı okuyunca konuyu (ve yazıyı) paylaşmak istedim. Biliyorum, başörtülülerin çoğu başörtüsü meselesi ile erkeklerin ilgilenmesinden pek memnun olmuyorlar. Biraz da popüler bir konu olmasından dolayı ben de bu konuya değinip değinmemekte hep tereddüt geçirsem de bu durum ne yazık ki başörtüsü konusunu görmezlikten gelmeye yetmiyor.

Öncelikle kendi kanaatimi belirtmeliyim ki; başörtüsü bir simgedir. Bunu başörtülüler ya da başörtüsüne karşı olanlar, kabul etsinler ya da etmesinler; başörtüsü simgedir. Ancak bence siyasal bir simge değildir. Siyasal İslam’ın simgesi olarak algılamak olayı basite indirgemekten başka bir şey olamaz. Fakat İslam’ın simgesidir. Elbette tek simgesi değildir ama simgelerinden biridir. Minare gibi, ezan gibi... Tesettüre giren her kim ise tesettürün hakkını yerine getirmek, yani simgelediği şey olan İslam’ın gereklerine herkesten daha fazla uymak zorundadır. Hiçbir tesettürlünün "benimle tesettürsüz arasında ne fark var?" demeye hakkı yoktur.

Bu kanaatimi paylaştıktan sonra Fatma K. Barbarasoğlu'nun şu parağrafına bir bakalım;
"Seksenlerin başında çarşaf mı abaye mi pardesü mü tartışmaları yapan Türkiye, önümüzdeki yıllarda başı örtülü ama vücud dili olarak varlığını aşırı imleyen türbanlı kadınlar ile, saçları açık ama vücud dilini daha parantez içi kullanan kadınların, hangisinin daha tesettüre uygun olduğunu tartışacak."
Fatma K. Barbarasoğlu yazısında başka neler yazmış; bakalım.

22 Kasım 2006

Sarıyer'de Bir Gün

Boğaza özel bir ilgim var. Seviyorum. Kıyı boyunca yürümeyi, martı seslerinin eşliğinde usul usul akan dev gemileri izlemeyi, balıkçıları seyretmeyi... Hepsinin ayrı bir güzelliği var. Ruhu hafifletiyor adeta.

Sarıyer adliyesine kadar gidip başka bir proğramımın da olmamasını fırsat bilerek akşama kadar yukarıda saydıklarımı yaptım. Sadece sahilini değil, sırtlarını da gezdim Sarıyer'in.


Bu güzel sokak Sarıyer'in içlerine doğru ilerlediğimde karşıma çıktı. Dakikalarca izledim sokağı. Çok hoşuma gitti, evler, evlerin önünde alelade kutulara ekilmiş çiçekler... her şey çok güzeldi. Bu sokak bir tepeye çıkardı beni.


Tepeden boğazı görünce güzellik tamamlandı.


Sarıyer sahilinde yürürken bir deniz anası dikkatimi çekti. Kıyıdan bir türlü uzaklaşamıyordu. Sonu ne oldu bilmiyorum. Yüksekte olmasaydım ona engel olan taşları ve çöpleri uzaklaştırmak isterdim.

Sonradan benim böyle bir proğram yaptığımı öğrenen bir yakınım da eşlik etti bana ve birlikte Sarıyer'in merkezine kadar gittik.


Akşam vaktinin hareketliliği. Ve acıkmış olmak... Bu kedi de bizim gibi acıkmış olmalıydı.

Biz de Tarihi Sarıyer Börekçisinin tarihi binasına yöneldik. Sarıyer böreği diye yediğim çok börek olduysa da Sarıyer'de "ismini tescillemiş" gerçek Tarihi Sarıyer Börekçisinde ilk defa yediğim böreği ne yazık ki beğenmedik. O isimle böyle bir böreği bir arada görmek hiç hoş değildi doğrusu. Sıradan bir börekçinin bile böreği o börekçinin böreğinden daha iyidir diyeyim de durum en açık hali ile anlaşılsın.

Sonuç; güzel bir Sarıyer turu için bir öğleden sonra gerekiyormuş. Bir de akşam eve dönüş için, fazla değil; 2 saate ihtiyacınız varmış. Börek ve trafiğe rağmen her şey güzeldi.

Gidiyorum

Ben gidiyorum, güneş gidiyor.
Ben gidiyorum, ay gidiyor.
Ben gidiyorum, yıldızlar gidiyor.
Ben gidiyorum, dünya gidiyor.
Ben gidiyorum, bulutlar gidiyor.
Ben gidiyorum, zaman gidiyor.
Ben gidiyorum, gece gidiyor, gündüz gidiyor.
Ben gidiyorum, herşey gidiyor.

Durun artık, hepiniz arkamda kalın; yalnız gitmek istiyorum!

21 Kasım 2006

Dikkat!

Lütfen 10 Kasım 2006 ile 1 Nisan 2007 tarihleri arasında salatalık, domates, patlıcan, biber, şeftali, karpuz, erik, muz gibi yaz SEBZE ve MEYVELERİ yemeyiniz. Çünkü;

20 Kasım 2006

Bir Vecize

"Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terk edecek olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terk edersen, pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terk etmeden evvel sen onu terk edersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun." Mesnevi-i Nuriye/Zerre

15 Kasım 2006

Yeter Artık

Bu blogun takipçileri bilirler; yaklaşık bir yıldır blog yazıyorum ama mesleğimle ilgili çok fazla yazmam. Ancak son günlerde yaşadıklarım sabrımı zorlamaya başladı ve bazen bir noktada yeter artık dediğiniz oluyor; işte o noktadayım.

Mesleğim umumiyetle ihtilaflı konular üzerinde çalışmamızı gerektirdiği için çoğu zaman bir taraf durumunda oluyoruz. Dolayısıyla karşı tarafımız da oluyor. Hal böyle olunca birbirimizi tartma, birbirimizle tartışma ve birbirimizle atışmalar da yaşıyoruz.

Kutsal topraklarda iken otel lobisinde karşılaştığımız bir hacı amca mesleğimi sordu, ben de söyledim. Ardından bana şu tarihi soruyu sordu; “sizin burada ne işiniz var?” Gereken cevabı kutsal toprakların edebine uygun olmak kaydı ile aldı o hacı efendi. Bugün de ihtilaf halinde olduğumuz bir taraf bana umreye gittiğimi hatırlattı; “evet gittim” dedim. “Fakat değişmemişsin” dedi. Hukuki haksızlığını bir de buradan yaklaşarak yok etmeye kalkıştı. İstanbul da methedilmiş bir belde olduğundan kutsaldır deyip ona da kutsal topraklardaymışçasına edeple ama en uygun cevabını verdim. Birkaç gün önce de mail yolu ile birileri dürüstlüğümü sorguluyordu, kutsal topraklara gitmiş olmamı öne sürerek.

İşte bunların hepsi üst üste gelince dayanamadım. Buradan sesleniyorum; benim bu mesleğe girerken de, girdikten sonra da mesleğin yakasında bir leke olarak duran üç kağıtçılık ve yalancılık yaftası ile tek başıma da olsa mücadele etmek en büyük gayem olmuştur ve bu çerçevede de hiçbir zaman dürüstlüğümden taviz vermedim, vermem de. Benim 30 yıllık ömrü hayatımda arkama dönüp de şurada dürüstçe davranmadım dediğim bir noktam yok Allah’a şükür. Hadi diyelim ki dürüst değilim; bana bu çamuru atmadan önce dönüp kendinize bakın. Ben sizi itham etmiyorum; itham varsayım üzerine hareket etmektir, yani sizin yaptığınıza deniyor itham. Benim elimde senedim var, belgem var, bunu hatırlatıyorum size. Eğer senedime karşılık senet çıkartabiliyorsanız buyurun çıkartın. Arkamdan su-i zan edip günaha girmeyin. Yüzüme gelip bağırmayın, çağırmayın, kabadayılık yapmayın. Evet ben umreye gidince değişmedim, çünkü daha önce de gittim. Sizin öne sürdüğünüz anlamda değişmemi gerektirecek bir halim yoktu çok şükür. Hem o sizi ilgilendirmez. Siz karar veremezsiniz değişip değişmediğime. Enelerinizi, enaniyetlerinizi, ön yargılarınızı bir tarafa bırakın, öyle çıkın karşıma; varsayımlarınızla değil.

1 yıllık blog mazimin de en istemediğim türden yazısını yazdırdınız ya bana, tebrik ediyorum sizi.

14 Kasım 2006

Recep

Bugün blog başına oturup ne yazayım diye düşünürken bir taraftan da kim ne yazmış diye bakınıyordum. Hasan C.'nin yazısını görünce bu yazının üstüne yazı yazılmaz dedim. Hasan C.'ye bu harika Recep yorumu için sadece teşekkür edebiliyorum.

13 Kasım 2006

12 Kasım 2006

Kitap Blog

Uzun kış akşamlarında vaktimizi sadece nette, bloglarda veya TV başında geçirmek pek akıllıca bir iş değil. Özellikle de benim gibi yalnız yaşayan biri için vaktin bu bolluğunu değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. Bu da okumakla mümkün olabilir.

Geçtiğimiz günlerde arka arkaya bir kaç kitap fuarı oldu. Fuarları gezemedim. Zaten internetteki kitap siteleri varken kitap fuarlarını gezmek çok mantıklı değil gibi geliyor bana. Gerçi kitapların kokusunu hissederek almak daha bir zevkli elbette ama son zamanlardaki kitap fuarlarının ziyaretçileri daha çok görüntü amaçlı gezenlerden müteşekkil olduğu için kitap kokusundan başka her kokuyu hissedebilyorsunuz fuarlarda.

Aslında bu yazıyı kaleme almamdaki esas amacım bugün rastladığım çok güzel bir blogun varlığından daha çok kişinin haberdar olabilmesi. Birbirinden değerli yazılarını sürekli takip ettiğim 4 blogcu arkadaşın hazırladıkları blogun adı Kitap Blog. Onlardan da böyle güzel bir çalışma beklenirdi zaten. Kitap eleştirisi ve tanıtımı yapacakları yeni bloglarında bizlerden de eleştiri ve tanıtım bekliyorlar.

Böyle kitap mevsimi diye adlandırabileceğimiz bir zamanda böyle güzel bir çalışmaya öncü olduklarından dolayı arkadaşlarımıza teşekkür edip başarılar diliyorum.

Hangi Pazar Kansız Olacak Allah'ım?

Artık kulağımıza bile o kadar sıradan gelmeye başladı ki; "Irak'ta kanlı pazar!"

O Pazarlardan sadece 10 tanesi;

1-
05/04/2004
2-
01/08/2004
3-
01/05/2005
4-
17/07/2005
5-
25/03/2006
6-
05/06/2006
7-
09/07/2006
8-
23/07/2006
9-
28/08/2006
10-
17/09/2006

Ve
bugün...

Sadece kalbimizle buğz edebiliyoruz Allah'ım.

11 Kasım 2006

Gara Memmet Narı

Başlıkta yerel kullanışını yazdığım Kara Mehmet Narı belli bir yöreye ait tadlardan biri. Büyüklüğü bir kavun kadar, taneleri de cüssesine uygun şekilde iri olan değişik bir cins nar. Dayanma süresi çok uzun. Bu mevsimde aldığınız narı kış sonunda tüketebilirsiniz. Tadını ise ancak yiyenler bilir. Tarifi mümkün değil.


Yemek isteyenler bana müracaat etsin diyecektim ama elimdeki sayılı narı paylaşmak yerine internetten de elde edilebilir mi acaba diye düşününce şöyle bir linke ulaştım.

Ayrıca
şuradan da narın övgüsünü okuyabilirsiniz.

9 Kasım 2006

İmtihan

Fakültede imtihanlarımız 2-3 saat arası sürerdi. Elimize tutuşturdukları A3 boyutundaki 4 bazen 8 sayfalık sarı kağıtları doldurmamızı isterlerdi. Bir de hocalarımızın her birinin ayrı ayrı kitapları vardı; binlerce sayfalık... Güya doktrin ağırlıklı bir fakülte idik ya, Yargıtay kararları ya da uygulama bizim için önemli değildi. Daha doğrusu hocalarımız için önemli değildi. Yazdıkları kitapların dipnotundan bile soru sorduklarını çok iyi hatırlıyorum. Kısaca kabustu bizim imtihanlarımız. Bazen “şu imtihan bitsin artık” derdik, daha yazacak çok şeyimiz olmasına rağmen. Ya da ne yazacağımızı bilemez olduğumuz anlar olurdu ama imtihanı da yarıda bırakamazdık, gelecek korkusu ile...

Fakültedeyken tek derdimiz o imtihanlarmış şimdi geriye dönüp baktığımda.

Şimdi öyle imtihanlar yaşıyoruz ki, o imtihanların bitmesi için salondan ayrılmamız yetmiyor fakültedeki gibi...

7 Kasım 2006

Nereye Gidiyoruz?

Türkiye'de en çok takip edilen haber sitelerinden Hürriyet Gazetesinin internet sitesinde, altlarda bir yerde "en çok okunan 10 haber" diye bir başlık var. Fotoğrafta gördüğümüz ise 7 Kasım tarihinde ve artık günün son dakikalarında en çok okunan 10 haberi gösteriyor.

Sitenin bu köşesi benim her zaman dikkatimi çeker. Altlarını çizerek dikkat çekmeye çalıştığım fotoğraftan da anlaşılacağı üzere en çok okunan haberler, tecavüz, taciz ve aldatan erkek gibi başlıklar. Oysa aynı gün, Ecevit'in ölümü ile alakalı bir çok haber, Güneydoğu'yu vuran sel felaketi ile ilgili bir kaç tane haber, Belçika mahkemesinin DHKP-C'yi terör örgütü olarak kabul ettiğine dair haber gibi çok daha önemli haberler vardı. Daha da ötesi Aydın Doğan'ın, gazetesi çok okunsun ve izlensin diye milyonlar ödediği Ertuğrul Özkök, Oktay Ekşi, Emin Çöleşan gibi yazarlar da yazılarını yazmışlardı. Tüm bunlara rağmen insanlar hangi haberleri okumuşlar;

1- Bir tecavüz, iki kurban.
2- Ancak bu kadar yakışır. (Hülya Avşar'ın gelinlik giymesi ile alakalı bir haber)
3- Aldatan erkek yalanları. (Oysa bize aldatan kadınların yalanları lazım)
4- Canlı yayın töreden kurtardı.
5- "Ben sabıkalı tacizciyim" tişörtü giyecek. (ABD'deki güzel bir uygulama anlatılmış ama okuyanlar eminim farklı bir şeyler bekliyorlardı.)
6- Duaya ihtiyacımız var. (Bir şarkıcı ile bir haber spikerinin yeni doğan çocuklarının hayatta kalabilmesi için duaya ihtiyaçlarının olduğuna dair bir haber.)
7- Türk koca tepkisi.
8- Gizli kameralı röntgenci. (Eminim okuyanların(!) çoğu gizli kamera görüntüsünün de yer aldığını düşünerek tıklamıştır bu haberi.)
9- Biz o rengi seninle sevdik. (Nihayet biraz daha ciddi sayılabilecek bir konu)
10- Yazıyı iç çamaşırında kim saklamıştı? (Ecevit ile ilgili bir hatıra olmakla beraber ilk 10'a girebilme başarısı göstermesinin ardındaki sebebi açıklamaya gerek yok sanırım)

Tüm bunlara ek; Google'da çocuk pornosu ile ilgili en çok arama Türkiye'den yapılıyormuş. Sebebi merak ediliyor? Gayet açık; ne batısın, ne doğu! Batı olsan her şeyi rahatça yaşayacaksın. Çocuk pornosu ile işin olmayacak. Doğu olsan İslami örf ve adetlerinle yaşayacaksın, bu durumda da terbiyen müsade etmeyecek böyle bir şeye. İki arada bir derede kalınca da böyle sapık bir toplum olup çıkacaksın. Hepsi bu.

6 Kasım 2006

Nisa/Rical


Bayan okuyucuları biraz kızdıracak bir konu ama merak ediyorum; neden bu duanın erkekler için olanı yok? Niye sadece bayanlar için?

Duanın tercümesi?

"Allahım, kadınların şerrinden bizi koru,
Allahım, kadınların belasından bizi koru,
Allahım, kadınların fitnesinden bizi koru."

Bu dua sadece erkeklere mi hitap ediyor? Ben belki kadınlara hitap eden hali de vardır diye biraz araştırdıysam da bulamadım. Yani, "Allahım, erkeklerin şerrinden bizi koru..." diye devam eden bir dua yok. Ancak tabi ki kadının kadına şerri dokunmaz diyemeyeceğimize göre bu duayı kadınlar da okumalılar diye düşünüyorum.

Bir de 'dua duadır, biri böyle bir dua etmişse bunu genellemek gerekmez' denebilir ancak bu dua namaz tesbihatlarında yer almış, bir çok evradın içerisine girmiş bir dua. Dolayısıyla genelleyen ben değilim. Bunu da küçük bir bilgi notu olarak belirtmek istedim.

4 Kasım 2006

Kar


Yılın ilk karı, hatta hatırladığım en erken kar... 4 Kasım'a karla uyandık İstanbul'da.

2 Kasım 2006

Dua

Böyle bir dua da varmış. İlginç geldi, paylaşmak istedim; buyrun.

1 Kasım 2006

Mum/Ateş

"Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" "ateş almaya gelmek" gibi sık kullandığımız sözlerin nasıl çıktıklarını biliyor muyuz?

Mesela birinci sözün kaynağı şu imiş; malum elektriğin olmadığı dönemlerde insanlar mum ışığında otururlarmış. Tabii TV ve PC gibi insanları gece geç saatlere kadar esir eden cihazlar da olmayınca herkes yatsı namazını kılıp yatarmış. Ama yatsıya kadar oturmasına gerek olmayan bir grup vardır ki; münafıklar! Ya da namaz kılmayan ama kıldığını söyleyen yalancılar! İşte bunlar yatsı vakti girer girmez mumlarını söndürüp yatarlarmış. Böylece konu komşu evin mumunun yatsıya kadar yandığını gördüğü için o evde de namaz kılındığını sanacak...

"Ateş almaya gelmek" cümleciğini şimdilerde acele davrananlar için kullanırız değil mi? Oysa bu cümle önceleri tam tersine uzun oturanlar için söylenirmiş. Yine malum eskiden ateş bulabilmek zormuş. Şimdiki gibi doğalgaz, tüp vs. yok tabi. Eline kütüğünü alan soluğu komşusunda alırmış ve onun ateşinden kendisine ateş almaya çalışırmış. Tabi koca kütüğün tutuşup bitişik eve götürene kadar sönmemesini sağlayacak ateşin edinebilmesi için de uzun süre beklemek gerekirmiş. "Ateş almaya gelmek" de işte bu imiş...

Bunları kimse üzerine alınmasın. Etrafımdakilerin mumları hep yanıyor ve beni bile ışıtıyor çok şükür. Ateş almaya gelen de olmuyor. Keşke olsa...

30 Ekim 2006

Kanser Yenilir mi?(!) İçilir mi?

Kayahan, Filiz Akın, İsmail Cem, Osman Yağmurdereli, Nevval Sevindi, Arzum Onan, Ufuk Güldemir, Mehmet Uzun, Leyla Umar... Hepsi mücadele etmiş/ediyor.

29 Ekim 2006

Cumhuriyet

29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlarım.

Bu vesile ile Said Nursi'nin Cumhuriyet anlayışını anlattığı kısa anekdetonu da buraya almayı uygun gördüm.

***

[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir kıssa-i müdafaayı beyan ediyorum.]

Orada benden sordular ki: "Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?"

Ben de dedim: "Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum."
Sonra dediler: "Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun."
Cevaben diyordum: "Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler."

Şualar / 14. Şua

28 Ekim 2006

Kabe

Öyle bir yapı ki, insan biyolojisini, kimyasını, fiziğini, kısaca her şeyini etkiliyor. Bunun nedeni nedir diye düşünüyorum kendi kendime. Acaba hiç inancı olmayan biri görse ne hissedecek? Bunu gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü orda adeta bir büyü var. Bu kelime uygun mu bilmiyorum ama anlatacak kelime bulamıyorum. Allah ile doğrudan bir ilişki içinde olduğunuzu düşündürüyor orası. İşte bu acaba sadece müminler için mi geçerli bir duygu? Giremiyorlar, girebilseler ne düşündüklerini öğrenmeyi çok isterdim.

Bütün ihtişamı ile karşımda görünce “Ey Allahım! Tüm günahlarıma rağmen beni tekrar buraya, senin evine aldın, misafir ettin. Bu senin rahmetinin ve mağfiretinin ne kadar geniş olduğunun göstergesi” dedim ve önce şükrümü eda ettim. Edebildim mi? Bilmiyorum ama etmeye çalıştım. Sonra bu duygularımı paylaşmak istedim vesile-i hayatlarımla. Fakat mümkün olmadı. Sadece tavaftakilerin yakarışlarını işitebildiler… Dakikalarca…

Kabe imamlarının okudukları ayetler adeta içinize işliyor. Adeta kelime kelime, cümle cümle anlıyor oluyorsunuz o ayetleri. Azap ya da yalvarış ayetleri geldiğinde zaten dünya ile irtibatınız kesiliyor. Hz. Ali’nin cihat esnasında yaralanan ayağının tedavisi için namaz anını seçmesi geliyor akla. Sebebini anlıyorsunuz.

Rüku anı yaklaştıkça o an geliyor diye sevinmeniz mi yoksa kıyamın biteceğinden dolayı üzülmeniz mi gerekiyor, kestiremiyorsunuz. Secdede duygularınıza tercüman olan gözyaşlarınızın cehennem ateşini söndürmeye yetmeyeceğini düşünüp havf ederken O’na bu derece yaklaşmış olabilmenin sevinci ile reca duygusunu aynı anda yaşıyorsunuz.

Tavaf ise apayrı bir ibadet. Neden Kabe’yi solumuza alıp dönüyoruz diye düşünüyorum. Sonra Mevleviler geliyor aklıma. Onlar da sola doğru dönmüyorlar mı? Sonra dünya… O da sola doğru dönüyor. Her şeyde var olan düzen ve hikmet… Bunun da vardır bir hikmeti diyerek vazgeçiyorum sorgulamaktan o eşsiz anın hazzını çıkarmaya çalışarak.

Yaptığımız her ibadetin güzelliğini ve aynı zamanda acziyetimizi zerrelerimize kadar hissettiğimiz müstesna bir mekan… Allah gidemeyenlere gitmeyi, gidenlere tekrar gitmeyi, gitmek istemeyenlere bu fikirlerinin yanlışlığını görmeyi ve isteyebilmeyi nasip etsin.

27 Ekim 2006

Bir Türk Kahvesi Muhabbeti

- Yahu bu adamların da Kur’an’a hiç saygıları yok, yere koyuyorlar baksana…

- Evet ya, öyle, hatta yastık yapıp uyuyanı da gördüm ben.

Bu arada “adamlar”dan binlercesi bir sayfayı bitirmiş, ikinci sayfaya geçmiştir.

- Ya biliyor musun, bizim otelin yemekleri hiç iyi değil. Böyle olacağını bilseydim yemeksiz programla gelirdim. Sizin nasıl?

- Biz yemeksiz programı seçtik. Hanım sağolsun yemeklerimizi evimizdeki gibi yapıyor. Gelirken yanımızda bulgurumuzu salçamızı getirdik. Fakat arttı, giderken ne yapalım diye düşünüyoruz.

Bu arada “hanım” otelde yemek pişirmektedir. En güzel anlarda otelde olmak…

Yine bu arada “adamlar”dan binlercesi Mushaflarından bir sayfa daha çevirmiştir.

- Ne rahat adamlar bunlar böyle? İki kişilik yere tek başına bağdaş kurup oturuyor. Doğru mu bu?

Üçüncü şahıs, rahat oturan adamların arasına girmeye çalışır ve sesini yükselterek onlara bağırır. Kimin huzurunda olduğumuzu düşünmez, ayet aklına gelmez; “Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin…” 49/2

Bu arada “adamlar”dan binlercesi daha bir sayfa çevirmiştir.

Ve vakit yaklaşır. İftar vakti… Sofralar düzenlenir, herkes yerini alır. Türk kahvesi yerine Suud kahvesi ikram edilir ama ortam Türk kahvesidir.

Ve havaalanı; çuvallarla eşyalar ve çuvallardan sızan, zeytinyağları, salçalar, şireler…

Biri Mekke'de, diğeri Medine'de iki ayrı mekan. Türk hacılarının umumiyetle tercih ettikleri yer her iki yerde de Osmanlıların yaptıkları bölümler. Mekke'de müezzin mahfilin altı, Medine'de de eski mimarisi ile duran mescidin en ön kısmı. Amacım kesinlikle Türk hacılarımızı kötülemek filan değil. Aksine bu peygamber aşıklarının her yaptıkları hataya anlayışla yaklaşmak gerektiğine inanırım. Çünkü öyle duygu yüklüler ki, en ufak bir hislenme ile göz yaşlarına hakim olamıyorlar. Ancak bazı duygularımızın da artık köreldiğini görmek üzüyor insanı.

26 Ekim 2006

Videonun Sözü

Baratpur/Nepal'de file binmek ya da Çin seddinde yürümek... Veya Nemrut dağında güneşin doğuşunu izlemek...

İşte bir kaç örneğini verdiğim, ölmeden önce görülesi/izlenilesi/yapılası faaliyeler... Fakat tüm bunların hepsinden önce benim tavsiyem Medine'de, Harem-i Şerifte bir iftar vakti geçirmek... Hatta hiç bir ibadet amacı olmasa dahi bence sırf bu anı yaşamak için gidilir.

Ensar'ın bugünkü misallerini göreceğimiz, paylaşmanın, misafirperverliğin ne demek olduğunu anlayacağımız; yaklaşık 1 milyon kişinin aynı anda aynı duygularla oruçlarını açtıkları, ilk görenlerin göz yaşlarını tutamadıkları eşsiz bir manzara..

Harem'in hangi kapısından girerseniz girin, kolunuza giren Medineliler sizi paylaşamıyorlar. Israrla ve ısrarla.. sizi kendi sofralarına davet ediyorlar. Bir sofraya oturuyorsunuz ama o sofrayı kimin hazırladığını da bilmiyorsunuz. Hatta sırf kim olduklarını anlayabilmek için bir kaç defa erkenden oturup izlediysem de bu faaliyetlerini de çocuklara yaptırdıkları için tespit edemedim. Çocukların fotoğrafını
buradan görebilirsiniz.

Peki sofrada neler var? Videoda da izlendiği üzere, rutab hurma (taze oluyor ve soğuk yendiğinde tadına doyum olmuyor, çok çabuk bozulan bir hurma), zemzem, simit, yoğurt, ismini öğrenemediğim bir baharat çeşidi (umumiyetle yoğurtla karıştırılıp yeniyor) ve badem içi vs.

Bu sofralar ikindi namazının hemen ardından hazırlanmaya başlanıyor. Bu arada insanlar umumiyetle Kur'an okuyorlar. Bazıları ayakta, bazıları oturarak dua ediyor (ayakta olan birini videoda da izliyoruz.) Ayakta durmalarının nedeni Peygamberimizin Kabr-i Şeriflerini izleyebilmek ve dualarında onu vasıta kılmak.

En tatlı hallerden biri de ezan sesi ile birlikte tüm uğultunun bir anda kesilmesi.

Mekke ve Medine'de fotoğraf çekmek, kayıt yapmak yasak. Görüldüğünde makineye el konuyor. Çekimleri gizli yaptığım için, neyi çektiğimden emin olamadan çektim. Ayrıca makinenin menüsü ile oynanmış olduğundan çözünürlüğü de düşük çıkmış videonun. Son olarak ilginç bir hatıra da yaşadım, başıma geleceği aklıma gelmezdi. Orası için pek adetim olmadığı halde sadece bu manzarayı çekebilmek için yanıma aldığım makine o gün başıma bela oldu. Kendimi tutamayıp bir kaç poz çekmeye yeltendim. En son dışardan yeşil kubbeyi çekerken görevliye yakalandım. Üzerime doğru geldiğini gördüğüm anda tabana kuvvet kaçtım tabi ki. Kalabalığın arasında beni bulması imkansızdı.

18 Ekim 2006

Ebed

Biz; dunyanin dort bir yanindan yaklasik iki milyon insaniz. Bangladesliler gibisini gorunce anliyorum ki, parasi olan degil; isteyen burda...

16 mi 18 mi diye dusunurken 20`nin bittigini bilmek... 20`nin bitmesi gibi bu mubarek zaman dilimi de mi bitecek?

Ebed istiyorum, EBED!

17 Ekim 2006

Hani Nerdesin?

Kabe gibi sihay gözlerinin yeşil kubbe kadar sevimli gülüşünü özlemişim. Ardında bıraktığın emanetlerin karşıladı beni. Senin kadar masumlar onlar da... Onları seyrederken seni görüyorum. Onlarla konuşurken seninle konuşuyorum.

Cennetül Baki'ye gittim bugün, seni aradım. Cesedin binlerce kilometre ötede de olsa ruhun oradaydı. Cennet bahçelerinden bir bahçe olan Cennetül Baki'de. Peygamberin komşusuydun.

Seni özlüyorum, kavuşalım artık...

13 Ekim 2006

Hayat Felsefesi

Her düşündüğünü söyleme. Olmayacak düşüncelerini yapmaya kalkma. Candan ol ama sırnaşık olma. Denedikten sonra dost edindiklerini bağrına bas ama her tanıştığın ile el sıkışıp dost olma. Herkesi dinle, pek azıyla konuş. Herbirinin fikrini öğren ama kendi düşüncen kendine kalsın. Üstün başın kesene göre ısmarlansın, ağır olsun ama gösterişli olmasın, züppeliğe kaçmasın. Çünkü elbise sahibinin ne türlü bir insan olduğunu gösterir.

12 Ekim 2006

Gazoz

Gazlı içeceklerle ilgili dolaşan maillere, haberlere hiç bir zaman değer vermedim. Ancak bu sabah okuduğum haberde TÜBİTAK ve Tüketiciler Derneği gibi iki ciddi organın birlikte yapmış oldukları çalışma neticesinde ortaya çıkardıkları gerçeği görünce artık buna da ilgisiz kalamayacağımı gördüm ve paylaşmak istedim.

Yaklaşık 3 senedir soda hariç hiç bir gazlı içeceği ağzıma almıyorum. Sodayı da vişne özü veya dut şurubu ile karıştırarak içersem ondan daha güzel bir içeceğin olmadığını düşünüyorum. Kesinlikle piyasadaki tüm gazlı içeceklerden çok daha iyi ve sağlıklı.

Tükettiğimiz içeceklere dikkat edelim.

11 Ekim 2006

Güç

Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. Al-i İmran 139

6 Ekim 2006

3 Ekim 2006

Meşhur Olmak(!)

Daha önce burada konu ettiğim hesap işletim ücreti ile ilgili aldığım hakem heyeti kararı medyada da makes buldu ve ben de meşhurlar listesine girmiş oldum(!)

Ancak bizim medyanın gerçekten de olayları değerlendirme ve haber ediş tarzları çok ilginç. Benim meseleyi de çarpık bir şekilde sunmuşlar. Oysa kararı talep ettiklerinde – yorumlayamayacaklarını bildiğim için – kendilerine konu ile ilgili daha detaylı bilgi verebileceğimi aktarmama rağmen, aynen düşündüğüm gibi beni aramadan ve kendi hukuk departmanlarına da sormadan haberleştirip servise sunmuşlar.

Ne zaman hukuki ve dini içerikli bir haber yapsalar mutlaka hatalı oluyor. Oysa bir hukuk mezunu ile bir ilahiyat mezunu genci istihdam etseler bu tür yanlışlıklara da düşmezler. İşlerini hangi ciddiyette yaptıklarının göstergesi sayılır esasında bu.

Küçük bir not;
Akbank söz konusu karar gereği paramı, ben icraya başvurmadan hesabıma iade etmiş. Çok zevkli oldu, bankadan haksız elde ettiği parayı geri almak.

1 Ekim 2006

Yol

Evet, orda uzaklarda bir yerlerde bir köy var ama o köy bizim köyümüz değil. Gidip gezdim, tozdum ama o köy asla bizim köyümüz değil.

Doğru, bir de ev vardı orda. Fakat o ev de bizim evimiz değil. Hatta o evde kaldım ben, yattım da ama o ev bizim evimiz değil.

Sesi de hatırlıyorum. Bir ses vardı. Duydum o sesi. Fakat bizim sesimiz değildi o ses.

Çıktığım ve indiğim dağ vardı bir de. Uzaklarda. O dağ da bizim değildi.

Yol! O yol bizim yolumuz işte. Dönmesek de varmasak da. Dönsek de varsak da. Gitsek de gelsek de. Gitmesek de gelmesek de. Gitsek de gitmesek de. Gelsek de gelmesek de. Bitse de bitmese de. O yol bizim yolumuz ve yolculuğumuz devam ediyor.