5 Ekim 2015

Sosyal medya haberlerine mi inanalım?

Güncel haber akışını çoğu zaman sadece haber sitelerinden takip ediyorum. Bazen de haber sitelerinde yer alan bir haberin dedikodusunu merak ettiğimde sosyal medyayı açar, oralarda ilgili habere ilişkin neler yazılmış bakarım. 

Bayramın son günü, 9 yaşındaki Elif Şimşek'in bölücü terör örgütünce (BTÖ) katledilişini, adetimin hilafına haber sitelerinden önce açtığım sosyal medyada okudum. Elbette birileri katliamı polisin yaptığı iddiasındaydı ve diğer birileri de bunun aksini ispat etme derdinde idi. Sonra haber sitelerini açtım. Çok yalın bir şekilde katliamın BTÖ tarafından yapıldığı yazıyordu.

Sosyal medya kullanıcıları, kimisi 50-100 takipçisine, kimiyse binlerce takipçisine kendi inandığı ama asla aslını bilmedikleri bir konuda paylaşımlarda bulunarak kendi inandıkları şeye takipçilerinin de inanmasını istiyor. Eğer takipçileri de kendisi gibi düşünürse 48 saat içinde hükumetin düşeceğini bile düşünenler vardır belki de... Sosyal medya kullanıcısının en büyük yanılgısı orada yazılan ve iddia edilen her şeyin toplumun çok büyük bir kısmı tarafından kabul gördüğüne inanması. Neredeyse tüm kullanıcılar kendilerini birer uzman ve haberi yerinden görüp aktaran birer muhabir gibi görüp dünyaları yıkıp dünyaları kurtardıkları zannındalar. İşin daha kötüsü bu hallerinin farkında da değiller.

Bahsi geçen elim hadisenin sosyal medya kullanıcılarına yansıması ile toplumun ekserine yansıması çok farklı. Evet, sosyal medya artık çok geniş bir kesim tarafından kullanılıyor olsa bile gerçek değişmiyor.

12 Ağustos 2015

Gelene-(e)k

Geçen gün lise son sınıfa geçen yeğenimle birlikte evimize yakın bir yere taşınan babamın bir dostunu ziyarete gittik. Giderken "elimiz boş gitmeyelim, yaşlılar, alanları edenleri olmaz" diyerek bir miktar meyve aldık marketten ve yürüyerek oturdukları binaya ulaştık. Tam asansöre bindim ki, poşetlerin şeffaf olduğunu gördüm ve "deden olsaydı bunları kese kağıdına koydururdu, bizim aklımıza gelmedi" dedim yeğenime. Yeğenim, "niçin" diye sorunca birden yeni nesle aktarmayı unuttuklarımız, önemsemediğimiz bir çok geleneğimizin, kültürümüzün olabileceği endişesi sardı beni. Ki bahsi geçen yeğenim yaşıtlarına göre bir hayli muhafazakar ve gelenekçi bir hayat yaşıyor.

Her şeyi göstermek, alttan alta imrendirmek için kurgulanmış durumdayız. Babam o meyveleri kese kağıdına koydururdu çünkü görüp de alamayan ve canı çekenler olabileceğini düşünürdü. Yediği içtiği her şeyi dünya aleme gösterip bunu da sosyalleşmek olarak algılayan bir neslin bu hassasiyeti duyması, bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Ki atadan gelene ek yapabilsin ki, gelenek oluşsun. Bizim yaptığımız gelene ek değil, geleni eksiltmek...

Çok dikkatimi çekiyor, zamanın darlığından mıdır, teferruat olarak görüldüğünden midir, geçmişi beğenmemekten midir, hangi saikledir bilmiyorum ama birçok anne baba kendi çocukluklarını, kendi ebeveynlerinden gördüklerini, kendi çocuklarına anlatmıyor.

Yeğenim şanslı... Tüm gençlerin de aynı şansa sahip olmalarını umuyorum.

18 Mayıs 2015

Düşündüklerim

Eleştirmek kolaydır ve insana tarifi zor bir haz verir ancak taltif ve taktir etmek hem zordur hem de nefse çoğu zaman ağır gelir.

Bazı insanlar kendilerini son derece objektif olarak görürler, öyle olmaya da gerçekten gayret ettiklerini düşünürler ancak dışarıdan görünenin ne olduğunu bilemezler. Bunun en temel sebebi işte eleştirmenin, muhalefet etmenin verdiği zevktir.

Gittiğiniz bir evin, iş yerinin, açık alanın temiz olması neredeyse dikkatinizi çekmez ama az bir kir olsa hemen dikkat çeker. Çünkü esas olan temiz olmaktır ve herkes diğerinden temiz olmasını bekler.

4 Nisan 2015

Üst aramada çözüm ne olmalı?

Türkiye'de en rahat meslek gazetecilik olsa gerek diye düşünüyorum bazen. Gazeteci ne yapar? Haber kovalar, yorum yazar, çizer, vs. Gazetecinin malzemesi, sermayesi gündem... Peki ülkemizde gündem sıkıntısı var mı? Her gün bir çok ülkenin gündemini haftalarca meşgul edebilecekken bizde ömrü 1 gün sürmeyen o kadar çok haberle karşılaşıyoruz ki, gazetecinin haber kovalamasına bile gerek yok, haber ayağına geliyor adeta...

Gündemdeki birçok konu beni de meşgul ediyor ve o konuda ben de yorum yazayım diyorum ama yazmaya fırsat kalmadan bir başka konu geliyor gündeme. Bu böyle devam ediyor.

Ancak bir konu var ki doğrudan mesleğimi alakadar etmesi artık gündemden düşmeye yüz tutsa da es geçmeme engel oluyor. Konu malum; adliye binasında gerçekleştirilen bir terör eylemi adeta avukatlara yıkılmaya çalışıldı ve bir üst arama tartışmasıdır, aldı yürüdü.

Kabul etmek gerekir ki özellikle İstanbul Barosu mensupları içinde bahsi geçen terör eylemini gerçekleştiren örgüte üye ve sempatizan sayısı hiç de azımsanacak durumda değil. Bu gerçeği kabullendikten sonra bir gerçeği daha kabullenelim; Avukatlık Kanunu madde 58 "... Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz." der.


Doğrusu üstümü aratmaktan gocunmuyorum, avukatlık kimliği taşıyorum diye bana ayrıcalık tanınsın, imtiyaz gösterilsin derdinde de değilim. Zoruma giden nokta devletçi zihniyet. Savcıyı, hakimi geçtim, devlet memuru olmak bir ayrıcalık ülkemizde. Hatta bırakın devlet memuru olmayı adliyelerde özellikle icra kalemlerinde memurlara yardımcı olarak gayri resmi çalıştırılan insanlar bile adliyelerin efendisi iken, avukatlara ilişkin düşünce, eylem ve söylemlerin zerre kadar hükmü doğmaz. Bu klasik Türk usulü bir yapılanma sistemidir. Hiç öyle kurumsallaşmış, demokratik bir hukuk devleti argümanları ile yasak ya da özgürlük savunuculuğu yapmaya gerek yok.


Düne kadar düşüncelerimiz paralellik taşırken 17-25 Aralık süreci ile fikirlerimizin ayrıştığı bir arkadaşım önceki gün büyük adliyelerde avukatların turnikelerden geçtiğini yazmış. Büyük adliyelerle birlikte turnikeler gerçekten hayatımıza girdi fakat ben şimdiye kadar turnikeden kimliğimi okutarak girmiş değilim hiçbir adliyeye. Bu benim irademden kaynaklı değil, genel uygulama bu yönde.

Herkesin adam akıllı aranacağı, kimsenin kendine ayrıcalık istemeyeceği bir sisteme hayır demem. Fakat kimse kusura bakmasın, adliyelerde kendilerini ayrıcalıklı olarak gören kocaman bir güruh varken ben de kanunun bana verdiği hak çerçevesinde hakkımı muhafaza ederim.

Bu vesile ile meslektaşlarımın 5 Nisan Avukatlar Gününü kutlarım.

9 Aralık 2014

Osmanlıcadan ne anlamak lazım?

Önceki yazımın da konusu olan 19. Milli Eğitim Şûrasının en çok tartışılan bir başka başlığı da Osmanlıca konusu oldu.


Hemen şunu belirtmeliyim ki, Osmanlıca öğrenilmesi taraftarı olan başta hükumet ve Sayın Cumhurbaşkanının konuya yaklaşımlarını hatalı buluyorum. Ben de öğretilmesi gerektiği kanaatindeyim. ama yol ve yöntem iyi belirlenmeli. Taraftar olanları eleştirmemdeki en  önemli sebep şu; Osmanlıca denilince toplumda ne anlaşıldığı veya anlaşılacağı bu yetkililer tarafından incelenmemiş. Düşünün, Cüneyt Özdemir konuya ilişkin haberi sunarken kendince Osmanlıca konuşup anlaşılması zor ve ağır bir dil kullanarak yaklaştı konuya. Diğer taraftan meselenin mezar taşlarının okunmasına indirgenmiş olması da bir başka talihsizlikti.

Ben dil uzmanı filan değilim. Ancak Osmanlıcayı iyi kötü okuyan ve yazabilen biriyim. Bunu da neredeyse kendi gayretlerimle öğrendiğimi, fazladan bir eğitim almadığımı söylemeliyim. Bu çerçevede kendi tecrübemden hareketle şunu söylemeliyim ki; Osmanlıca denen şey aslında şu okuduğunuz metnin Arap harfleri ile yazılmasından ibarettir. Yani Osmanlıca dediğimizde öyle ağır saray dili ya da edebi bir dil kullanmak gerekmiyor. Mevcut Latin harfleri yerine Arap harflerinin kullanılmasının aslında dilimizi zenginleştireceğine de inancım var.

Ancak Şûranın ve hükumetin Osmanlıcadan kast ettikleri bu mu emin değilim işte. Zira mezar taşlarından bahsederseniz, bugün Osmanlıcayı biliyorum diyenlerin bile çok azı okuyabilir o yazıları, okusa bile anlaması zordur. Fakat şu da bir gerçek ki, eğer Osmanlıca yaygınlaşır ve bu konuda belli bir derinlik sağlanırsa mezar taşları değil eski yazma eserler dahi bir süre sonra okunabilir ve anlaşılabilir olacaktır.

Eğer Kur'an okumayı biliyor ya da en azından Arap alfabesine aşinalığınız varsa siz de internette yer alan bazı Osmanlıca eğitim sitelerinden de faydalanarak kısa sürede bu yazı dilini çözebilirsiniz.

Cüneyt Özdemir'in bahsettiğim videosu için bu linki tıklayabilirsiniz. Ayrıca Cnn Türk TV'nin konuya dair güzel bir haberi de yine şu linkte yer alıyor.

3 Aralık 2014

Milli Eğitim Şûrası

Son günlerin en çok tartışılan gündem maddelerinden biri de hiç şüphesiz Milli Eğitim Şûrasının toplanmış olması ve bu çerçevede gündeme gelen karma eğitim modeli ile ilgili çalışmalar.


Statükocular yine peş peşe açıklamalar yaparak sözüm ona devlet eliyle insanlara yaşam şekli dayatılmak istendiğinden bahsediyorlar. Oysa getirilmek istenen tercihli sistem. Yani dileyen karma okula, dileyen kız çocuğunu kız okuluna, erkek çocuğunu erkek okuluna göndersin deniyor. Ancak niyet okumaktan asla bıkmayan bir kesim var ki ısrarla karma eğitimin son bulacağını ve bunun belli amaçlarla yapılmak istendiği iddiasındalar.

Eğer bir yaşam şekli dayatma söz konusu ise mevcut uygulanan sistem tam da buna güzel bir örnek teşkil ediyor Ben çocuğumu karma eğitim veren bir okula göndermek istemediğim halde göndermek zorunda kalıyorsam bu yaşam şekli dayatma değil de, istediğim okula gönderme hürriyeti tanınıyorsa bu mu yaşam şekli dayatma oluyor. Bu iddiaları dile getirenlerin iyi niyetli olmadıkları yürüttükleri mantığın tersliğinden belli değil mi?

Kesinlikle sadece karma eğitim verilen mevcut sistemden vazgeçilmesi gerektiğine inanıyorum. Dileyen çocuğunu dilediği okula, kızsa kız okuluna, erkekse erkek okuluna gönderebilsin. Karma eğitim tercih eden okullar  da olsun, nasıl olsa gün gelir aradaki fark anlaşılır, talep kalmayınca onlar da kapanacaktır. 

20 Kasım 2014

Medyanın ahlakı

Böyle bir deyim var mıdır, bunu bile unuttuk ama illallah ettiren bir medyaya sahip olduğumuz şüphe götürmez bir gerçek olarak tam da gözümüz hizasında duruyor.

Bilindiği üzere bir süre önce eski Ali Sami Yen Stadyumunun oluğu arsada yapılan inşaatta bir iş kazası olmuştu. 12 işçi kardeşimizi o kaza neticesinde kaybetmiştik. Ardından Ermenek'te bir maden faciası yaşandı ve orada da çok sayıda vatandaşımız vefat etti. Bir kısmına ise halen ulaşılmaya çalışılıyor. Bir kez daha tümünü rahmetle anıyoruz.

Bu tür hadiselerde herkes bir şekilde bir imtihan veriyor aslında. Bazıları o imtihanları en azından halk nazarında kazanıyor, bazıları kaybediyor. Halık nazarında ise kaybedenlerden mi kazananlardan mı olduğumuzu ancak öbür tarafta öğrenebileceğiz.

İşte tam da bu noktada insanların acıları üzerinden kendilerince haber yaptıklarını düşünen bir takım gazete ve internet sitelerini ele almak istiyorum. T24 haber sitesi "asansör faciasında ölen işçinin ailesine 'bakkal hesabıyla' kan parası" başlıklı bir haber yayınladı bir süre önce. Başlıktan haberin içeriği belli. Gerçekten de bakkal hesabıyla kan parası verilmesi hadisesi önemli ve bu hususun bir haber değeri de var. Ancak bu haber verilirken kan parasını veren tarafı eleştirme ve davaranışını sorgulama güdüsü, kan parasını alan ailenin hassasiyetinin önüne geçmiyor mu? Acıyı  yaşayan insanların henüz acıları dinmemişken bu insanların üzerinden tatsız bir savaş yürütmek kimin haddine? Kaş yapayım derken göz çıkarmak diye buna denmiyor mu? Kan parasını alan aile bu duruma rıza göstermiş ve acısı bir nebze olsun dindirilmeye çalışılmışken diğerine vuracağım diye bu ailenin üstüne çıkıp bağırmanın ne alemi var?

Hürriyet gazetesi de "Ölen madencinin babasına Valilik'ten yeni lastik ayakkabı" diye bir haber yapınca, artık yeter demek geçti içimden. Özellikle haber içeriğindeki videoyu da izlemenizi rica ediyorum. Adamcağız daha dün evladını toprağa vermiş, sen bugün gitmişsin "bu ayakkabıyı sen mi istedin, rahat mı?" gibi akıl almaz sorular soruyorsun. Sözüm ona valiliğin yaptığını eleştirecek. Gazetecileri ve kameraları gördüklerinde tüm samimiyetlerini ve saygılarını gösteren bu insanların bu yüksek hasletlerini istismar etmeye ne hakkınız var? Gidin valiliğe, gidin inşaat firmasına, "ne utanmaz adamlarsınız, bakkal hesabı ile kan parası vermişsiniz, adamcağıza lastik ayakkabıyı mı layık gördünüz?" diye sorgulayın. Sizin işiniz bu acılı insanların yaralarını eşip o acılar üzerinden bir menfaat elde etmek, haber üretmek değildir.

Ey medya! Azıcık ahlakınız kaldıysa bu işlerden vazgeçin. Hedefe ulaştıracak her aracı kendinize mubah kılma alışkanlığınızı bırakın. Yeter artık!

22 Eylül 2014

İşte bunlar hep...

Son zamanlarda dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden bir söylem var; özellikle sosyal medyada ve şakacı dostlar arasında sıkça tekrarlanan "işte bunlar hep..." diye başlıyor ve sonuna farklı ifadeler yerleştiriliyor. Bu söylem genellikle de aşağılanan, hor görülen durum ve davranışlar için kullanılıyor.

Burada eleştirisini yapacağım örneklere yer verip sayfamı elbette kirletmek istemiyorum ama dileyen Google aracılığıyla bu ifadenin nerelerde kullanıldığını görebilir.

Peki bu söylem benim niçin dikkatimi çekiyor ve neden rahatsız oluyorum?

Bu ifade (işte bunlar hep...) özellikle Elmalılı Hamdi Yazır'ın hazırladığı Kur'nı-ı Kerim mealinde sıkça kullanılmıştır. Genellikle tekit ve teyit maksatlı ayet meallerinde bu ifadeye rastlanmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır A'raf Suresi'nin 179. ayetini "Celâlim hakkı için Cinn-ü İnsten bir çoğunu Cehennem için yarattık, onların öyle kalbleri vardır ki onlarla doymazlar, ve öyle gözleri vardır ki onlarla görmezler ve öyle kulakları vardır ki onlarla işitmezler, işte bunlar behaim gibi, hattâ daha şaşkındırlar, işte bunlar hep o gafiller" Hac Suresi'nin 6. ayetini "İşte bunlar hep Allahın şübhesiz hak ve o muhakkak ölüleri diriltiyor ve hakıkaten her şey'e kadir olmasındandır" ve yine Bakara Suresi'nin 27. ayetini "ki Allahın ahdini misak ile bağlandıktan sonra bozarlar, Allahın vaslını emrettiğini kat'ederler ve yer yüzünde fesad yaparlar, işte bunlar hep o husrana düşenlerdir" şeklinde tercüme etmiştir.


Şimdi Kur'an meailinden bu kadar örnekleri varken "işte bunlar hep..." diye başlayıp abes ifadelerle devam eden diğer örneklerin dikkatimi çekmemesi mümkün değil. Benim (ve eminim bir çok Kur'an okuyucusunun) bundan rahatsızlık duymaması da mümkün değil. Adeta Kur'ani bir ifadenin alaya alınır şekilde kullanıldığı hissi uyandırıyor diğer örnekler. Bu da ciddi rahatsızlık oluşturuyor.

Bu ifadeyi belki kimileri bilinçli kullanıyordur da, benim bu konuyu buraya yazmamın amacı belki bilinçsizce kullananlara bir fikir veririm ümididir.

15 Eylül 2014

Eğitimde dayatmalara son!

Artık okula giden bir çocuğum olduğuna göre blogda paylaşabileceğim yeni bir konu daha oluştu. Hoş, bir kaç yıldır zaten ilgi alanımdaydı eğitim konusu, mesela, sert bir başlıkla "eğitim sistemi değişsin" demişim 2 yıl önce.

Geçen hafta kayıt münasebetiyle okula gittim. Okula girer girmez adeta bir dayatma ile karşılanıyorsunuz. İdare katında müdür ve yardımcılarının odalarının bulunduğu genişçe bir salonda bekliyoruz, her bir duvarda Atatürk resimleri... Evet, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olarak resmi bulunsun ama her duvarda ayrı bir görselinin yer alması, hatta bazı duvarlarda birden fazla yer alması bir dayatmadır ve eğitimimizin hala bir ideoloji üzerine kurulu olduğunun göstergesidir.


Sınıflarda da benzer durum söz konusu. Hatta sınıfın kapısından içeri girmedim ben ama kapı açılınca hemen kapının yanına konmuş ufak bir yazı tahtasında büyük harflerle "ATAM İZİNDEYİZ" diye yazılmış. Okuma yazma öğrenen körpe zihinlere ilk işlenmek istenen şekil bu olsa gerek ki, ilk gün, sınıfa girildiğinde ilk dikkati çekecek noktaya bu yazı yerleştirilmiş.

Hem devlet eliyle din dayatması olmaz deyip hem de bir şeyler dayatılmaya çalışılması doğru değil. Bu durum bir tepki doğurur ve doğuruyor. Ne sevmeyi biliyoruz ne düşmanlığı...

Çağdaş eğitimde dayatma ideolojilere yer olmamalı.

1 Eylül 2014

T24 ve AJT

Lise yıllarımdan bu yana haberleri takip için gazete okurum. İlk göz ağrım Zaman Gazetesi idi. Üniversitenin ilk yıllarında camia mensubu arkadaşlarım ne okudukları belli olmasın diye gazetenin büyük puntolarla ismi yazan kısmını içe kıvırıp gezerlerdi Zaman ile, ben açık açık okurdum çünkü camia ile bağım yoktu ama gazete hoşuma gidiyordu. Ne olduysa 28 Şubat sürecinde gazetenin çizgisi değişti. O dönem Zaman'ı bıraktım. Bir süre ne okuyacağımı şaşırdım, bazen Milliyet, bazen bazı liberal (iddiasındaki) gazetelere yöneldim. Kısa bir süre sonra Yeni Şafak okumaya başlamıştım. Sanıyorum 2005 yılına kadar basılı olarak okumaya devam ettim gazeteyi.

İnternet haberciliğinin yaygınlaşması artık basılı medyaya ilgimi azaltmıştı. Ancak internetten de haber takip etmek gerçekten ızdırap oluşturuyordu. Zira haber sitelerinin gayesi haber vermekten ziyade tıklanma rekoru kırmaktı. Haberi okutmak için merak güdülerini tahrik edici başlıklar tercih ediyorlardı. Bu bende ciddi anlamda bu sitelere karşı soğuma başlattı. Zamanla twitter gibi sosyal ağlardan paylaşılan haber ve gazete yazarlarının linkleri daha çok işimi görmeye başlamıştı. Bu linkleri doğrudan pocket uygulamasına atıyordum ve artık okumaktan zevk almaya başladım. Ancak twittera karşı da özellikle Gezi olayları ve 17-25 Aralık sürecinde soğuma başlamıştı ve nihayetinde o mecrayı da 30 Mart seçimleri öncesinde bıraktım.

Hükumet yanlısı diye tabir edilen gazeteler de, camia güdümündeki gazeteler de, ana akım medya siteleri de ne yazık ki artık okunacak durumda değiller. Her 3 akımın da halkın aklıyla dalga geçer nitelikteki yayın anlayışları artık bıkkınlık getirdi. Elbette sitelerine girip beğendiğim yazarların yazılarını okumayu sürdürüyorum ama son dönemde her ne kadar fikren uyuşmuyor da olsam T24 ile El-Cezire Türk (AJT) habercilik anlamında beni diğer bir çok siteye göre daha çok tatmin ediyor. Bu iki sitenin bana göre en önemli özelliği yukarıda da belirttiğim tıklanma kaygısını ön planda tutmadan haber sunmaları. Örnek olarak fotoğraflı 2 link paylaşacağım, birincisi Hürriyet'e ait, diğeri AJT sitesinden.


Ben işin açıkçası Hürriyet'in ve diğer bir çok gazete ve haber sitelerinin bu şekilde sundukları haberleri tıklamıyorum. T24 ve AJT sitelerinde aynı haberin muhtevası az çok başlıkta belli oluyor, eğer ilgimi çekiyorsa tıklıyor ve okuyorum.

Haber siteleri hadi neyse de özellikle gazetelerin internet siteleri kanaatimce bu problemi aşmaları gerekiyor.

23 Ağustos 2014

Paylaş, paylaş, paylaş!

Başlığa bakıp da cebimizdekileri, soframızdakileri paylaşmaktan bahsedeceğim sanılmasın. Onlar zaten unutuldu, şimdilerde sofralarımızın resimleri paylaşılır oldu.

Blogu ilk açtığım dönemler blogculuk şimdiki "twittercılık" gibi bir şeydi. Elbette twitter kadar yaygın değildi. Ona rağmen nefis muhasebesine girip, eşine, dostuna, çocuklarına zaman ayıramadığı kaygısıyla blogculuğu terk eden ya da etmek isteyen bloggerlar hatırlıyorum. Acaba o arkadaşlar şimdi ne durumdalar? Bunca sosyal medya ağı altında esir mi oldular yoksa kendilerini eş, dost ve çocuklarına mı adadılar?

Sosyolojiye eskiden beri merakım vardır. Şimdilerde sosyoloji üzerine yüksek lisans filan yapıyor olsaydım büyük bir ihtimalle "sosyal medya sosyolojisi" üzerinde bir çalışma yapardım galiba. Muhtemelen yapanlar vardır.



Bugün ben de "sosyal medyada" seyrettiğim bir videoda Cübbeli Ahmet Hoca'nın yediğini içtiğini sosyal medyada paylaşanlara yönelik söylediklerini dinleyince insanoğlunun özellikle son yıllarda geçirdiği değişimi düşündüm. Herhangi bir "gerçek" ortamda fikir beyan etmekten aciz nice insan şu an kendisini sanal alemde ahkam kestiği alanda dünyanın en iyi analisti olarak görüyor. 140 karakterle devletleri yönetenler, insanların inançlarını sorgulayanlar...


İnsanlar sosyal medyada keşke yediklerini içtiklerini paylaşsalar sadece; akıllarına gelen her düşünceyi hiç bir süzgece tabi tutmadan, duydukları her haberi kendi menfaatlerine uygunsa doğruluğunu hiç sorgulamadan, gördükleri her olumsuzluğu oluşturacağı vicdan tahribatını hiç gözetmeksizin paylaşıyor milyonlarca insan. Hashtag denilen başlıkların neye ve kime hizmet ettiğini düşünen twitter kullanıcısı yüzde bir bile değildir.

Sosyal medyanın bir başka versiyonu olan Blogger aracılığıyla bu fikirlerimi paylaşıyor olmam bazılarına tenakuz gibi gelebilir ama emin olun binlerce twitini bir araya getirseniz buraya yazdıklarım gibi bir yazıyı meydana getiremeyeceğiniz o kadar çok twitter kullanıcısı var ki...

Twitter ve diğerlerini, bırakın, kamu spotlarında yıllarca sigara içip içini dökenler kadar rahatlayacaksınız, buna emin olun.

24 Haziran 2014

Herşeye yetişmeye çalışan kadınlar!

Yakınım olan bir hanımefendinin twitter profilini tıkladığımda şu tanımlamayla karşılaşıyorum; "full time anne/part time öğrenci/sometimes aşçı, işçi, kim o deyici." Bu cümle, yazımın ilham kaynağı oldu. Bir sabah erken bir saatte arabada oturup berberin dükkanı açmasını beklerken tam bu cümleyi düşünüyordum ve o esnada önüme park eden bir araçtan inip koşar adımlarla fırından ekmek alan bir kadın dikkatimi çekti. Bu sahne artık yazıyı yazmam gerektiği konusunda beni bir adım öteye taşıdı.

"Modern" dünyanın tartışmasız en sorunlu kısımlarından biri kadınların hayatı... Yuvalarından çıkarılıp annelik vasfı yerine erkekleşme sürecine sokulan da, ama aynı zamanda bir tüketim aracı olarak her tür reklamda arz-ı endam ettirilen de ne yazık ki kadınlar... Ve daha kötüsü bir çoğunun bu hallerini sorgulamak bile akıllarına gelmiyor.


Sabah kalkıp kahvaltı hazırlıyor, sonra çocukları okula yetiştiriyor, dönüşte kocasına sıcak ekmeğini alıyor, kocası işe gidince evin günlük ihtiyaçları için alışveriş yapıyor, spora gidiyor, çocukları okuldan alıyor, akşam yemeğini hazırlıyor, tüm bunların yanında kariyer planlaması yapıyor... Günümüz kadını işte bu... Kadına çizilen ve onun da sorgusuz kabullendiği bu profil ne yazık ki sırtında çalı ile yürüyen kadın resminden çok daha kötü bence... Çünkü o resimdeki kadın evinin ailesinin ve kendisinin gerçek bir ihtiyacını karşılıyor ama günümüz "modern" kadını farkında olmadan kendi ihtiyaçlarından daha ziyade dayatılan modelin mucitlerine hizmet ediyor.


1940'lı yıllarda talebeleri ile birlikte hapishanede yatan bir kanaat önderimizin talebelerinden birinin hanımı kucağındaki ufacık bir bebeğiyle birlikte uzak bir diyardan kocasını ziyarete geliyor. Bu manzarayı gören o zat; "şu kadıncağızın bu kadar mesafeden tek başına buraya kadar gelmesinde Yeni Dünya'daki hürriyet-i nisvan hareketinin etkisi vardır" diyor.

Biz bunları yazınca en başta muhafazakar kesimini kadınları olmak üzere bir çoğu "bizim yaşam tarzımızı tartışmak size mi kaldı" diye sorguluyorlar ama olsun, birilerinin hakikatleri eğip bükmeden anlatması gerek... Erkeklerin hatalarını da kadınlar yazsın, söz, hiç laf etmeyeceğim.

Ahir zamanın alametlerinden biri miydi, erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemeye başlayacakları...?

9 Nisan 2014

Suriyeliler

Suriye'de yaşanan hadiseler neticesinde bilindiği gibi Türkiye, çok sayıda Suriyeli mülteciye kapısını açıp misafir ediyor. İlk zamanlar kısa bir süre için ve belirli sayıda geldikleri varsayımıyla çok dikkat çekmeyen bazı problemler zaman ilerledikçe ve sayı çoğaldıkça gün yüzüne çıkmaya başladı.

Öncelikle belirtmeliyim ki Türkiye'nin Suriye politikasını her şeye rağmen doğru buluyorum. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan sorularına girmeden Türkiye'nin bazı hataları bulunsa da alternatif politika üretmesinin pek mümkün olmadığı ve mevcut politikayı takip etmek durumunda olduğu kanaatindeyim.

Yazımın konusu bu politika değil. Türkiye'de yaşayan Suriyelilerin doğurduğu sosyolojik bir takım problemlerle ilgili gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Son dönemde Suriyeli Çingenelerin (Romanlar) artış gösterdiği, bunların da genellikle dilencilik yaptıkları çok açık görülebiliyor. İstanbul'da yaklaşık 5 yıldır ikamet ettiğim bölgesinde hiç rastlamadığım dilencilere rastlamaya başladıysam bu problemin kaynağına inilme zamanı gelmiş demektir. Zira bunun önü erken alınmadığı taktirde sonradan önlenemez daha büyük problemlerin çıkması muhtemeldir. Yine iş yerime yakın bir camide kıldığım cuma namazlarından her çıktığımda 15-20 tane Arapça konuşan dilenci çocukların varlığı yine aynı problemin başka bir semtteki örneği.

Diğer bir problem ise genç Suriyeliler. İşsiz ve 20'li yaşlardaki bu gençlerin enerjilerini harcayabilecekleri bir alana yönlendirilmemeleri halinde yakın bir gelecekte bulundukları yerleşim merkezlerinde adli bir takım vukuatların artacağı endişesindeyim. En son ziyaret ettiğim memleketim Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde gece geç saatlerde boş gezinen bu türden gençleri gördüm.

Sorunlar belki sadece bunlardan ibaret değil ancak devletin bu ve benzer sorunlara yönelik bir yol haritasının olup olmadığından emin değilim. Yoksa "böyle sorunlar var, bu Suriyelileri gönderelim başımızdan, gitsinler" düşüncesinde değilim. Yazımı bu duygularla yazmadım. Ancak devletin de bu sorunu görmesi ve çözüm üretmesi gerektiği kanaatindeyim.

7 Nisan 2014

Anayasa Mahkemesi

Bilindiği üzere 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) bireysel başvuru hakkı tanınmıştı. Bu hakkın tanınmasındaki temel neden ise Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkeme'sinde (AİHM) aleyhe açılan dava sayısını bir miktar azaltmaktı.


Peki bu nasıl sağlanacaktı? Teknik bir konu olmakla birlikte herkesin anlayabileceği bir şekilde izah etmeye çalışalım. AİHM'ye başvurabilmek için ülkemizdeki tüm hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekiyordu. Yani yerel mahkemede davayı kaybettiniz, temyize gittiniz, orada da kaybettiniz ve karar bu şekilde kesinleşti. İşte bu kararı AİHM'ye götürmeye hak kazanıyorduk. Ancak anayasa değişikliği ile esasen, bir hukuk yolu daha ihdas edildi ve AİHM'ye gitmeden bir de AYM'ye müracaat edilmesi şartı konmuş oldu. Ancak AYM'ye de müracaat ancak tüm diğer hukuk yollarının tüketilmiş olması şartına bağlandı.

AYM ise son twitter kararı ile kendisini 2010 öncesi vesayet sisteminin getirdiği alışkanlıklarla her konudaki en son söz söyleyici konumunda gördüğünü beyan etti. Zira hiçbir hukuk yolu tüketilmeden doğrudan kendilerine yapılmış bir müracaatı esastan karara bağlamasının anlamı ancak budur. Her ne kadar kendilerini haklı gösterecek bir takım hukuki argümanlar kullansalar da netice değişmiyor.

AYM bu yolu açmamalıydı. Bu yolu adet haline getirirse biz vatandaşlara düşen tek bir yol kalır; tüm hukuki ihtilaflarımızı artık doğrudan AYM'nin önüne götürürüz, o da bu anlamsız davranışının altında ezilir. Bu işin tek çözüm yolu şimdilik bu gibi geliyor bana...

4 Nisan 2014

Camiler ve cemevleri

Bugün cuma namazı için gittiğim camide secde edeceğim halının tozunu görünce cami ve cami cemaati adına üzüldüm. Bu gerçekten hak edilmeyen bir durum. Şu kadar imkanların var olduğu, israftan geçilmeyen bir zaman diliminde camilerin bu durumu kabullenilecek gibi değil.

Peki bu durumda kusur kimin diye akla bir soru geliyor. Elbette her şeyden önce hepimizin olduğunu belirttikten sonra kanaatimi belirteyim.

Akla ilk gelen devletten maaş alan cami görevlileri geliyor kusuru yıkmak için. Ama bu gerçekten çok büyük haksızlık olur. İmam veya müezzin elbette bulundukları ve hizmet verdikleri mekanı temiz tutmalılar ancak bir önder veya ilim sahibine yaptırılmayacak bir işi de bu insanlara yüklemek doğru olmaz. Devletin camilere bir temizlik görevlisi tahsis etmesi de düşünülebilir ancak benim bir başka düşüncem var.

Ben ülkemizdeki her caminin ayrı bir kurumsal kimliğe kavuşması ve bir dernek ya da vakıf aracılığı ile idare edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu dernek veya vakfın hem cami cemaatince hem de idari olarak denetlenebilir, şeffaf bir muhasebe ve yönetime sahip olması gerek. Ben mahallemdeki caminin internet adresine girerek hem ihtiyaçlarını hem elindeki varlıkları görebilmeliyim. Ayrıca tek bir tuşla yardım edebilmeliyim. Hatta cami inşaatı için ruhsat verilirken belki bu şartların yerine getirilip getirilmediğine, inşaat sonrasında devam edecek maddi ihtiyaçlarının teminine yönelik bir teminatın var olup olmadığına bağlı olarak izin verilebilir.

Son günlerde konuşulan Alevi açılımında da benzer bir çalışma yürütüldüğünü duymuştum. Alevi dedelerinin hangi şartlarda maaş alabilecekleri, açılımın tartışılan konularından biri galiba. Bu sorunun da benzer bir yapıyla çözülebileceğini sanıyorum.

6 Mart 2014

Tahta Kılıç

Fitne günlerini yaşadığımıza kimsenin şüphesi yoktur eminim. Daha düne kadar el ele kol kola gezen çevreler ne olduysa 2-3 aydır düşman oldular. Bu fitne değilse nedir?

Çok şükür böyle durumlarda bize doğru yolu gösterecek mihenk taşlarımız var. Peygamber Efendimiz'in hayatı ve hemen sonrasında yaşanan fitne hadiseleri örnek alınsa kafi...


Sa'd b. Ebi Vakkas, Abdullah b. Ömer gibi sahabelerin önde gelenleri Cemel Vakası gibi fitne zamanlarında üçüncü yolu tercih etmişler ama aynı zamanda hak bildiklerini de söylemişlerdir. Hz. Ali'nin içtihadında doğru olduğunu belirtmişler fakat savaşa katılmamışlardır. Peygamberimizin "Müslümanlar arasında fitne çıktığı vakit tahtadan bir kılıç edinin" hadisine uygun hareket etmeye çalışmışlardır.


Bu son hadiselerde elbette benim de haklı bulduğum bir taraf var. Camianın yanlış yaptığı kanaatindeyim. Bu düşüncem hükumet üyelerinin yaptıkları iddia edilen yolsuzlukları hoş gördüğüm ve kabul ettiğim anlamına gelmez elbette. İddialar doğruysa cezalarını çeksinler ki zaten bunu burada çekmeseler öte dünyada çekecekler. Fakat camianın da misyonu ayıpları tecessüs edip ortaya çıkarmak değil, ayıbı yapmayacak, ahlaklı nesiller yetiştirmek değil midir? (Değil miydi?)

Netice; kılıcım tahta. Kimseyle polemiğe de girme derdinde değilim. Fakat hak ve hakikat gördüğümü dile getirdim.

3 Mart 2014

Rahmet

Yağmur yağar, ıslanmak istersin ve çıkarsın açık havaya, doya doya ıslandığını sanırsın da eve girdiğinde ıslanmadığını fark edersin... Bu duyguyu ancak yaşayan bilir...


Kutsal yolculuğun en zevkli kısmıdır dua... Ellerini açıp avuç avuç rahmet hazinesini kapmaya çalışırsın. Rahmetin çokluğu karşısında çok şeyler elde ettiğini düşünürsün... Evine dönüp eline baktığında feryatların arşı inletse de -nasipse- bir sonrakine kalmıştır, becerin ölçüsünde... 

Şunun için de, bunun için de, onun için de dua edecektim daha Ey Allahım! Bana o fırsatı bir daha verir misin?

2 Mart 2014

Twittera Veda

2005 yılının son günlerinden bu yana blog yazıyorum. Uzun süreli ara vermişliğim de oldu, günde birden fazla post yayınlamışlığım da... En son 2010 ile 2012 arasında uzun bir dönem ara verdikten sonra geri dönüş yazımın başlığı "Makro mu, Mikro mu?" idi. O yazımda twitterın blogun tadını vermediğine değinmiştim. Buna rağmen twitterdan bir türlü kopamıyor ve bloguma yeterince vakit ayıramıyordum.

Önce Gezi olayları esnasında ve sonra da 17 Aralık sürecinde twitterda bir problem olduğu kanaati bende iyice pekişti. Tam bir girdap... Adeta aklınızı esir alan, aklınızla, hafızanızla dalga geçen, bireysel düşünme yetisini azaltan, sizi koyun sürüsünün bir ferdi yapmaya kalkışan, ilginç bir alan twitter... Ne yazık ki içinde olan insanlar her ne kadar kendi kendilerine inkar da etseler, hayatın sadece twitterda bahsedilenlerden ibaret olduğunu, herkesin oradaki insanlar gibi düşündüğünü, o düşüncelerin toplumun tamamının görüşünü yansıttığını sanmaya başlıyor. Gerçek hayatta hiç bir kıymet-i harbiyeleri bulunmayan insanlar orada edindikleri onlarca, yüzlerce hatta binlerce takipçiler sayesinde kendilerine bir önem atfedip dünyanın kendi fikirleri etrafında döndüğü zehabına ulaşıyorlar. Neticede ben 8-9 yıldır blogda yazıyor olmama rağmen blogumun okunurluluğu belki en fazla 20 kişi ile filan sınırlı iken twitterda yazdıklarımı 270 kişi okuyordu. Haydi bunların sadece 1/3'ü aktif olsun, o bile blog okur sayımın 4-5 katına tekabül ediyor. Bu da ister istemez o mecrayı daha cazip kılıyor.

Yazmak ve paylaşmak bir ihtiyaç, bunu inkar edemem. Ben lise yıllarımdan bu yana yazan birisiyim. Neticede insanda bir boşluğu doldurduğu kanaatindeyim. Fakat artık modern sosyal medya aracılığıyla değil, nisbeten artık klasik kalmış diyebileceğim buradan yazmaya devam edeceğim inşallah. Aklımı esir almaya kalkışan, aklımla dalga geçen bir platformdan uzaklaşmış olmanın rahatlığı ve dinginliği ile yazacağım inşallah. Okuyan olur veya olmaz, bunu bilmiyorum. Fakat önemli olan okunmaktan ziyade fikrimi beyan etmek ve fikrimi beyan ederken birilerine cevap yetiştirme güdüsüyle değil kendime ait fikirleri 140 karaktere sığıştırma derdi yaşamadan yazabilmek...

Vira bismillah...

12 Temmuz 2013

Sabır!

Sabrettim. Tam 1 aydır. Her gün önüme aldığım kalem deftere ya da bilgisayara şu Gezi hadisesi ile ilgili bir şeyler yazmaya niyetlendiğimde aklıma fitne bahsindeki hadisler gelince kalemim yazmaya, parmaklarım klavyeye dokunmaya yanaşmıyordu. Sonunda dayanamadım ve yazmaya karar verdim işte.

Yazmıyordum, zira zaten oluşturulan bir ayrılık gayrılığa bir de ben bir şeyler eklemek istemiyordum. Belki bir gün gelir pişmanlıklar ortaya çıkar da "keşke şunları yazmasaydık" demekten korkuyordum. Zaten yeterince ayrıştırıcı cümleler sarf edilirken... Ancak şu Geziciler yok mu? Avami tabirle tam bir gaza gelmişliğin esiri durumundalar. Farkında da değiller. Bunu örnekleyeceğim elbette ama bu durumlarının farkına varırlar mı acaba diye dertleniyorum bir taraftan da... 

Bana bir tane Gezici gösterin de istediği şeyi biliyor olsun.

İlk defa galiba olayların 3. veya 4. günüydü, Gezi destekçisi biriyle telefonda diyalog kurdum. En nihayetinde hükümetin istifasını istiyordu. "Peki seçim olmayacak mı?" "evet" "e kim seçilecek?" "Hayır, bu defa seçilemeyecekler" demişti. Henüz Kazlıçeşme'nin, Sincan'ın gerçekleşmediği günler... Ve de sıcak günlerin psikolojisi ile galibiyet hissi...

Olaylar durulunca Taksim'e gittim. Bir arkadaşımın iş yeri oradaydı ve umreden gelmişti. Umresini tebrik etmek amacındaydım. Bir taraftan da hadiselerin etkisini yakından görmek istedim. Ortak tanıdığımız bir büyüğümüzün henüz 18-19 yaşındaki, oy bile kullanmamış üniversite öğrencisi oğlu da bize eşlik etti. Bu genç kardeşimizin aile büyükleri mevcut iktidara oy vermiş kimselerdi. Kendisi de (halen) mevcut iktidara sempati duyuyordu. Meğer Gezi olaylarına katılmış, çadırlarda kalmış. Tam istediğim şeydi başıma gelen, Taksimdeydim, Gezi'nin adeta kutsanan gençlerinden biriyleydim ve sıcağı sıcağına olayları, görüşlerini dinleyecektim....

Gezi parkına doğru yürürken konuşmaya başladık; önce alkol tüketilmediğini söyledi ama alkol satıcıları vardı dedi. Sonra idrar kokusu olmadığını bahsetti. Tam o sırada polisin izin vermediği Gezi'nin ortasında bulduk kendimizi ve her taraf aradan geçen 3-5 güne rağmen o kötü kokudan geçilmiyordu. Bu o koku değil, değil mi dedim, gülümsedi. İdrar kokusu dendiğinde aklım hep o meşhur Kabataş hadisesine gidiyor ya son zamanlarda, o meseleyi sordum, "yalan, böyle bir olay olmadı burada" dedi, "zaten Kabataş'ta olmuş" dedim, "ha, öyle mi, bilmiyorum" dedi olanca saflığıyla... Yakın tarihe dair bir iki soruma ise genel geçer cümlelerle karşılık verdiğinde 90'lıların zaten herkesçe malum halini onda da görüp acıdım.

O kardeşimizi orada bırakalım. Y nesline bir göz atalım. Benim yeğenlerim var 90'lı. Tanınmayacak bilinmeyecek kimseler değiller. Nihayetinde herkesin evinde veya çevresinde bu nesilden birileri bulunuyordur. Eline bırakın bir kitap almayı, bir gazetenin 3. ve son sayfasından başka sayfasına göz atmamış, kendini ifade etmekte zorlanan, klavye kullanmaktan el yazıları okunmayan, hayatları bilgisayar ekranı ile ÖSYM'nin hazırladığı sınavlar arasında geçmiş bir nesilden bahsediyoruz. Genellemeyi sevmiyorum ama bu neslin bu saydıklarımdan farklı olanı gerçekten de çok azınlık kalır.

Çok zekilermiş, mizah yapabiliyorlarmış; esasen her şeyin mizahla anlatılmaya kalkışılması da bir bakıma kendilerini ifade edememezlikten değil midir? Zaten bir noktadan sonra o mizahların içi boşalmıyor mu? Ortada geriye kalan boş laflar oluyor. Kimse boşuna bu nesli kutsamasın, herkes bu nesilden şikayetçi iken, tam da şikayetçi olunan (dünyadan bihaber, bu yönleriyle saf olmaları) yönleri kullanılarak ortalığa itilmeleri tam bir ahlaksızlık örneğidir.

Gezi meselesinin bir başka noktasına gelirsek; eğer Gezi eylemleri bir direniş ve devrim olacaksa -ki başından bu yana buna inanmadım zira beyaz yakalıların ve sanatçıların şimdiye kadar devrim yapabildiklerine dünya şahit olmamıştır. Bunlar ancak bir devrimin en son kısmında tamamlayıcı güç olabilirler, yoksa itici güç olamazlar. Ayrıştırıcı bir cümle olacak ama yazmadan edemeyeceğim; tabiri caizse Bağcılar'dan, Güngören'den, Zeytinburnu'ndan çıkmayacak bir devrim ateşi hiç bir zaman sonuç alamaz. Etiler'den, Bebek'ten gelen devrimcinin devrim ateşi Bodrum mevsimi başlayana kadar sürer...

Bir noktaya daha değinmek istiyorum. Tayyip Erdoğan'ın dilini diline dolayanlara da şunu sormak gerek; tarihte başarılı olup da sert olmayan, dik durmayan bir lider gösterilebilir mi? Kaldı ki en sert söze karşı bile cevap medeni iseniz yine sözle olur, "biz halkız, biz ne yaparsak yapalım, bize mübah. Otobüs de yakarız, molotof da atarız." Bu mudur sertliğin karşılığı? Sebep sonuç ilişkisine de iyi bakmak gerek ayrıca.

Son olarak olayları ateşleyen sabaha karşı çadırların yakılması eylemini doğru bulmadığımı belirtirim. Ancak bu hadisenin tüm bu olanlara gerekçe teşkil edemeyeceğini belirtmeye gerek yok sanırım.

9 Mart 2013

Sosyal Medya

Bloggerı da bir sosyal medya aracı olarak kabul edersek neredeyse 8 yıldır bu platformun bir parçası sayılırım ama işin aslı twitter ve facebook çıktıktan sonra gerçekten çok şey değişti. Bende öyle ama eminim bir çok kişide de benzer bir hal söz konusu; bir dönem gazetelerin internet siteleri ve diğer haber siteleri en hızlı haber kaynağımız olurken sosyal medya ile birlikte bazı haberleri haber sitelerinden bile önce öğrenebilme imkanı doğdu. Hatta bazı muhabirleri takip ettiğinizde haberi ilk kaynaktan bile öğrenme imkanına sahipsiniz sosyal medya sayesinde.


Esasen yazımın konusu bu değil. Girizgah mahiyetinde görün siz bu cümleleri. Esas bahsetmek istediğim şey çok daha farklı. Facebook ve özellikle twitter yüzünden bazı insanlardan soğuduğumu hissediyorum çoğu zaman. İsim vermek istemiyorum ama sosyal medya öncesinde çok değer verdiğim ya da toplum nezdinde bir değerlerinin olduğunu düşündüğüm bazı kişilerin oradaki paylaşımları, insanlarla girdikleri birebir diyaloglar beni kendilerinden uzaklaştırdı. Galiba tanımak istediğim veya tanıdığım kişiden farklı birilerini gördüm karşımda sosyal medya aracılığı ile. Sosyal medyanın bu yönünü keşfedip hiç kullanmayan meşhurların var olduğunu da gözlemledim ve hatta birinden de dinledim. Hak verdim. Gerçekten de topluma mal olmuş biri olsaydım büyük ihtimalle sosyal medyayı ya hiç kullanmaz ya da profesyonel destek almak kaydıyla kullanırdım.

Sosyal medya üzerine bir başka tespitim de yine daha önce bir başka nedenle eleştirdiğim meslektaşlarımla ilgili. Yahu arkadaş biyografine yaz avukat olduğunu da büyük harflerle isminin önüne avukat diye yazma görgüsüzlüğü neyin nesi? Hadi kullanıcı adına @av.... filan yazanlar var, bunu da bir nebze anlayışla karşılayabiliyorum da öbür türlüsü gerçekten çok kötü.

Bunu da yazmazsam çatlarım, bir bakanın danışmanı olan bir zat da profil fotoğrafı olarak makam aracının sağ arka koltuğunda bacak bacak üstüne atmış bir fotoğrafını belirlemişti. Halen devam ediyordur aynı fotoğrafla diye tahmin ediyorum.

Velhasıl, sosyal medya sayesinde de çok şey gördük ve görüyoruz, öğrendik ve öğreniyoruz. Fakat artık sıkmaya başladı. Sıradaki gelsin lütfen.


16 Şubat 2013

Faizden Ne Anlıyormuşuz?


Farkındayım, uzun zaman oldu son yazımı yazalı. O yazıda yaptığım anket sonucunu daha kısa sürede paylaşmalıydım. Bahanelerimi sıralamadan bu yazımda o anketin sonuçlarını paylaşacağım.

Öncelikle ankete katılan 32 kişiye teşekkür ederim.

Cevaplara gelirsek;

Anketin ilk sorusu hangi muamelenin faizli olduğu yönündeydi. Bu soru şu şekilde cevaplanmış;


Bankalar aracılığıyla araç ve konut kredisi kullanmak 28
Kredi kartının asgari borcunu ödemek 27
Kredi kartı kullanmak 8
İhtiyaç kredisi kullanmak 30
Bankaların vadeli hesaplarına para yatırmak 27
Devlet tahvili almak 19

Bu soruda özellikle bazı katılımcılar devlet tahvilinin ne olduğu hakkında bilgisi olmadığını yazmıştı. Dolayısıyla  o şıkkın gerçek sonucu aksettiği şüpheli. Bunun yanında ihtiyaç kredisi kullanmayı sadece 2 kişi faiz olarak görmemiş. Demek bu hususta aşağı yukarı bir konsensüs oluşmuş.

Esasen anketi hazırlarken çok hızlı ve teferruatlı düşünmeden hazırladığım için yeterli sonuç elde edilmesine engel oldu bu durum. Özellikle katılım bankaları ayrımını daha net koymalıydım diye düşünüyorum. Mesela ilk sorunun cevabı bazıları için muhtemelen katılım veya diğer bankalardan olmasına göre değişecekti.

İkinci anket sorum ise katılım bankaları ile diğerleri arasında bir fark olup olmadığı yönündeydi. Buna 18 kişi, evet fark var derken diğer 14 kişi bir fark görmüyorum demiş.

Bankacılık işlemlerinizde hangisini tercih ediyorsunuz soruma da eşit cevap verilmiş.

Anketi hazırlayınca kullandığım sosyal medya platformlarında da paylaştım ve oralardan bazı arkadaşlarım benim de düşüncelerimi merak ettiler. Açıkçası elimden geldiğince hiçbirine bulaşmamaya çalışsam da günümüz şartlarında bunu sağlamak neredeyse mümkün olmadığından mecburen şerrin ehveni olarak gördüğüm katılım bankalarını tercih ediyorum. Bununla beraber mesleğim icabı bir bakıma zorunlu olarak bir devlet bankasıyla da çalışmak zorunda kaldım şu anketi hazırladıktan hemen sonra.

Kredi kartı konusunda ise ince bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. Özellikle faiz hassasiyeti olan kişiler vadesi geldiğinde tamamı ödenen kredi kartları için "nasıl olsa faiz ödemiyorum, dolayısıyla caizdir" diye düşünseler de hukukta bir kural vardır, onu hatırlatmak gerekiyor. Bir işlemin (hukuka) uygunluğu (caizliği) işlemin temelinden itibaren belirlenen çerçeve dışına çıkılmaması ile mümkündür. Yani faiz ödemiyorum denilen kredi kartlarında yapılan sözleşme bir faiz sözleşmesidir ve bu sözleşme ile işlemin temelinde sakatlık söz konusudur. Dolayısıyla faiz ödemiyorum deyip kurtulmak kolay olmasa gerek.

Bu ifadelerimle anketin ilk bölümündeki soruların tümüne cevabımın anlaşılmış olduğunu düşünüyorum.

11 Ocak 2013

Faizden Anladığımız?

Bugün cuma hutbesinde imam dinimizce yasaklanan faiz ve benzeri diğer yasaklardan bahsetti. Hutbe konusu güzeldi de acaba camide bulunan belki imam dahil hemen hepimizin cebinde bulunan banka kapılarının bir başka değişle kredi kartlarının hangi şartlarda kullanımı caizdir acaba? Ya da yine bir çok kişinin ödemek zorunda kaldığı araç kredisi, konut kredisi ve daha niceleri...

Oysa özellikle de son yıllarda dindarlaşma ve muhafazakarlaşma eğiliminde olduğu söyleniyor toplumumuzun. Peki bu eğilim faize bakış açımızda bir değişim oluşturuyor mu yoksa tam aksine -tabiri caiz ise- tüm iliklerimize kadar faizin içinde miyiz?

İşte tüm bu düşünceler içinde aşağıdaki anketi hazırlamak geçti içimden. Kabul etmek gerekir ki amatörce hazırlanmış bir anket olup katkıda bulunacaklar da sayılıdır. Kısaca bir anketten beklenecek istatistiksel bir veri doğurmayacak. Ancak yine de katılır ve fikrinizi paylaşırsanız, hatta yorumlarınızla da desteklerseniz sevinirim.

7 Ocak 2013

Sanal Günler ve Diyet Sebebi

Bugün yoğun kar yağışını bahane ederek tatil yaptım. Böylece gündem yoğunluğundan sıyrılarak okuyamadığım e-postalarımı, pocketta biriken yazıları eritmeye çalıştım. Bir taraftan da sosyolojik bir konuya kendiliğinden vakıf oldum.

E-postaları okurken bir şey dikkatimi çekti. 30 Aralık günü arka arkaya sıralanmış Hotmail Calendar mailleri gördüm. Neymiş diye kontrol edince anladım ki birçok arkadaşım doğum tarihini 30 Aralık olarak ayarlamış. Oysa bir çoğunun gerçek doğum tarihlerini biliyordum ve hiçbiri 30 Aralıkta doğmamıştı. Evet, ben de bazen uydurmam gerektiğinde 1 Ocak veya 31 Aralık yazarım ama 30 Aralık yazan da varmış demek ki.
 
Bu durum aklıma doğum gününe dair başka bir hususu getirdi. İnternet dünyası ile tanışalı 15 yılı geçiyor. Bu sürede şimdi bir çoğunun ismini bile hatırlamadığım, bazen o an lazım olduğundan bazen ne için girdiğimi dahi hatırlamadığım sitelere üye oldum. Doğum günümde hangi sitelerde üyeliklerim olduğunu hatırlıyorum. Çünkü o gün hepsi doğum günümü kutluyor.

Bugün vukufiyet sağladığım sosoyolojik vaka ise şu; özellikle ev hanımlarının genelde diyet yapmaları gerçekten de anlaşılır bir şeymiş. İnsan evde kaldığında sürekli mutfağa girme ihtiyacı duyuyor. Bugün defalarca atıştırmama ve normal öğünlerimi yememe rağmen gün içerisinde neredeyse aç gezdiğimi hissettim. Sanırım ev ortamı insana yediriyor.

Karlı bir günün bana düşündürdükleriydi bunlar.

19 Aralık 2012

Şam'a Özlem

Suriye'deki hadiseler, oranın hayatımın önemli bir parçası olması nedeniyle neredeyse aklımdan çıkmıyor. Ve nedense Suriye denildiğinde aklıma hep pozitif insanları, pozitif düşünceleri, güler yüzleri, klasik müzikleri ve tabi ki felafel geliyor. Evet bazen kendimden utanacak kadar felafeli düşündüğüm oluyor, zira oradaki zulüm devam ederken benim bunu düşünüyor olmam hoş gelmiyor bana.

Önce Şam'ın bir hatırası olarak müezzinin rahatsızlığı nedeniyle öksürerek okuduğu ama kulağımdan hiç gitmeyen ezanın bir parçasını paylaşmak istiyorum;


Bu ezandan sonra ise Şam'ın bir başka güzelliğine dalalım. Her noktası tarih kokan Şam sokaklarında pencereden ya da bir bakkaldan sızan Klasik Arap Müziğinin eşliğinde adımlamak anlatılacak bir duygu değildir. Bu gerçekten de ancak yaşanır. Adeta tarihte yolculuk yaptığınızı düşündürür size bu gezinti. Bu tarih yolculuğunda size eşlik eden sadece o eşsiz müzik olmayacaktır, birbirinden enfes baharat karışımlarının kokusu ve elbette evlerin mutfaklarından gelen ve sizi baştan çıkartabilecek yemek kokuları... Turumuzun sonunda Hamidiye çarşısındaki dondurmacıdan yiyeceğimiz bir külah enfes bir dondurma hem turumuzu taçlandıracak hem de tüm yorgunluğumuzu unutturacaktır.

Aslında Şam'ın bakkalları bile belki tek başına bir yazı konusu olabilirdi ama bunu bir başka yazıya bırakalım.

Şimdi hep beraber Suriye'nin yine klasikleşmiş müzisyenlerinden Sabri Moudallal'i (Sabri Müdellel) dinleyerek oralara gitmeye çalışalım;


Umuyorum ve öyle inanıyorum ki, en kısa zamanda huzura kavuşacaktır Suriye.

Klasik Arap Müziği için bir başka örnek, Ferit Atraş'ı yazmıştım bir zamanlar.

En son 2010 yılında kurban bayramını Suriye'de geçirmiştim ve gezimi bir yazıyla paylaşmıştım.

Yine bir süre önce Suriye'nin önde gelen müzisyenlerinden Sabah Fahri'yi de bir başka yazımla paylaşmıştım.

Ve ola ki felafel de ne ve nerede yiyebilirim diye düşünen olursa Şam'da yediklerimin çakması da olsa az buçuk özlemimi giderdiği için zaman zaman gidip yediğim Falafel House'u tavsiye edebilirim.

25 Kasım 2012

Çocukluğumun Oyunları

Şimdiki nüfusun belki en şanslıları bizim nesildi diye düşünüyorum bazı zamanlar. Gerçekten de bizden hemen sonraki nesille bile aramızda uçurum olduğunu görüyorum. Hatta 80'lere olan özlem sosyal medya ve internet aleminde en çok paylaşılanlar arasında yer alıyor. Bizim nesil, yani 80'lerde çocuk olanlar bir nebze de olsa eskiye dair bir şeyleri görebildik çok şükür.

Zaman zaman aklıma gelen çocukluğumuzun unutulmaya yüz tutmuş oyunlarını hatıramızda taze kalmaları ümidi ile yazmayı düşündüm.

İlk aklıma gelen çivi idi. Genelde büyük boy bir çivi ile oynanıyordu. Tam bir sokak ve kış oyunuydu zira oyun ancak kıvamlı bir çamur üzerinde oynanabiliyordu. Rakibinizin attığı noktayı çevrelemek ve çıkışına mani olmaktı oyunun amacı. Bu oyunun en zevkli yanı çok dar bir noktadan çıkışta çivinin diğer çizgilere değip değmediğinin tartışılması idi.

Doğrusu yazarken bile şimdi imkanım olsa da kafama uygun bir dostla bu oyunu oynasaydım diye düşündüm.

Topaç, misket ve aklıma gelmeyen daha nicesini de bir başka defa yazmak üzere şimdilik bununla yetineyim.

10 Kasım 2012

Pocket

İnternet'in kendisi başlı başına bir kolaylık ama onun içinde de bazı uygulamalar var ki o kolaylığı daha da kolaylaştırıyor. Bugün bu uygulamalardan sadece birinden bahsetmek istiyorum. Zaman zaman diğerlerini de paylaşmak niyetindeyim.

Bugün tanıtacağım uygulamanın adı pocket. İngilizce'de cebe atmak, yerleştirmek gibi anlamlara gelen bu kelime, aslında uygulamanın da anlamını karşılıyor. Uygulama birkaç kolaylık sağlıyor, bir tanesi sonra okuma özelliği, ikincisi web sayfasında gözünüzü alan nice anlamsız reklam ve benzeri görsellerden arındırılmış düz metin şeklinde okuma, üçüncüsü ise mobil cihazlarla eşleştirerek okumak istediğiniz metinleri her yerden ve yine sadece düz metin şeklinde gözü yormadan okuyabilme özelliği. Web sayfasındaki görsellerden arındırılmış olmakla beraber metin içindeki görsel ve videoları görebiliyoruz.

Twitterı genellikle kısıtlı zaman dilimlerimde (örneğin zorunlu bekleme anlarında) takip ettiğimden, paylaşılan linkleri  o esnada okuyamıyordum. Telefonumda kullandığım tweetbot uygulamasında "sonra oku" ayarından pocket uygulamasını seçtim ve artık paylaşılan linki iki hareketle pocket uygulamasına gönderiyorum. Böylece hem istediğim zaman hem her yerde ve hem de web sayfası olarak değil de düz metin şeklinde okuyabiliyorum paylaşılan linkleri.

Bu arada ismi geçmişken tweetbot uygulamasının da twitter uygulamaları içinde en doğru seçim olduğunu belirtmeliyim.

Google chorome için de geliştirilen uygulama ile webde gezinirken istediğim bir sayfayı pocket uygulamasına gönderebiliyor, ya da mail ile herhangi bir linki yine pocket uygulamasına gönderebiliyorum.

Bu işin belki en güzel yanlarından biri de İnternet bağlantınızın hiç olmadığı bir yerde dahi olsanız uygulamanızdan okumaya yarar eski linklerden biri illa ki bulunuyor.

Adresi şu; http://getpocket.com/


22 Ekim 2012

Sabah Fakhri

Bana Arap müziği nedir diye sorsanız ilk aklıma gelen uzun olmaları ise ikincisi de bu uzun müziğin ilk yarısı tek düze ise ikinci yarısı bir o kadar hareketli olur ve insanı yerinde durdurmaz. İşte bunun bir örneğini ilk videoda göreceksiniz.



Sabah Fahri (Sabah Fakhri) aslen Halepli olup sesi biraz İbrahim Tatlıses'i andıran, belki daha iyi bir tanımlama ile sesini Tatlıses kadar rahat kullanabilen biri. 1933 doğumlu olmasına rağmen sesinden hala bir şey eksilmemiş.

Aynı zamanda Mevlevi olan Sabah Fahri 12 saatlik bir konserle Guinness'e de girmiştir.

Sabah Fahri ve diğer bir çok Arap müzisyeni son zamanlarda daha sık dinlemeye başladığımı fark ettim. Bunda en büyük etken galiba Suriye'de yaşanan hadiselerin oraya olan özlemimi artırması ve bu müziklerin buna bağlı olarak oraları hatırlamama birer vesile olması. Bilvesile içinde bulunduğumuz mübarek günler hürmetine oradaki zulmün de bir an evvel bitmesini can-ı gönülden niyaz ediyorum.



Sabah Fahri'nin resmi web sitesi; http://www.sabahfakhri.org/

16 Ekim 2012

Hayallerin Peşinde

2009 yılında Türkiye'de gösterime girdiğinde sırf Titanik filminin baş rol oyuncularının yine baş rol oynadıklarını görmek bile "Hayallerin Peşinde" (Revolutionary Road) filmini seyretmek için yeterli bir sebepti. Ancak o günün şartlarında her nasılsa seyredemediğim filmi geçtiğimiz hafta sonu evde seyretmek nasip oldu.

Zaman zaman seyrettiğim ve hoşuma giden filmleri buradan paylaşmamın biraz da aslında bana bakan bir yönü var, zira hem seyredip seyretmediğimi hem de filmin içeriğini unutuyorum. Unutmamak için de ziyaretçilerimle paylaşıyorum. Fakat film paylaşımlarında dikkat edilmesi gereken en önemli husus seyretmeyenlere filmin heyecanını yitirici bilgileri vermemek. Bu da oldukça zor bir iş. Özellikle bu film için bunda zorlanabileceğimi söylemeliyim.

Filmin türü için psikolojik diyebiliriz. Aile içi ilişkileri işlediği için özellikle yeni evlenecekler ve 1-2 yıllık evlilerin seyretmesini tavsiye etmiyorum. Evliliğin akıllarda bu filmde anlatıldığı gibi kalması çok sağlıklı olmasa gerek. Çok tartışan evliler için ise şunu tavsiye edebilirim; mutlaka izlenmeli çünkü gerçekten tartışma sahneleri çok gerçekçi ve aynı zamanda müthiş bir oyunculuk gösterisi. Belki kendi tartışmalarına dönüp bakmalarına fırsat verebilir o sahneler.

Filmin ilk başlarında 2 çocuğun varlığı beni oldukça tedirgin ettiyse de ilerleyen sahnelerde çocukların filmde pek de konu edilmemeleri rahatlattı. Nedense çocuklarım olduktan sonra çocukların ezildikleri, mağdur oldukları filmleri izlemekte çok zorlanıyorum.

Film aklınıza gelebilecek aile içi hemen her travmayı seyirciye gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Bu cümlemi açsam yukarıda film paylaşımındaki dikkat edilmesi gereken en önemli hususa dikkat etmemiş olacağım. Bu yüzden bu kadarlık bir ifadeyle yetiniyorum.

Filmin imdb sayfası için bu linki tıklayabilirsiniz.

2 Ekim 2012

Hız

Eskiden yüksek hız yapınca gençliğin verdiği farklı bir heyecan vardı; "az daha basabilsem" derdik. Yaş olgunlaştıkça, sırtımızdaki sorumluluklar arttıkça aynı hız bu defa daha başka bir heyecan oluşturuyor. 

Saatte 200 km hızı ilk 1994 yılında yapmıştım. o hızı yaptığım yol şimdi duble yol oldu, o yolda şimdi yapamam o hızı. Otobanda bile bu hıza en fazla 1-2 dakika dayanabiliyorum.


Bu arada fotoğraftaki araç ve hız bana ait değil.

26 Eylül 2012

Adliye Koridorları

Başlığı görünce kavga-dövüş sahnelerini anlatacağım sanılmasın. Adliye koridorlarının bir başka yüzüne değinmek istiyorum bugün.

Daktilo kullanan, oduncu gömleği üzerine annelerinin veya eşlerinin el emeği göz nuru işledikleri süveterleri giyen ve bu süveterlerinin içine gelişi güzel kravat bağlayan memurları özledim ben. Mesleğe ilk başladığım zamanlarda tek-tük rastlıyordum böylelerine. Geçen adliye koridorlarında dolaşan birine rastladım, meğer o da emekli olmuş, bir meslektaşıma yardım ediyormuş. Fakat onun da kıyafeti değişmiş.

Şimdiki memurları hakim-savcıdan ayırt edebilmek neredeyse mümkün değil. Öz güven unsuru olmasa hiç ayırt edemezsiniz ama hakim ve savcılar diğer memurlara göre biraz daha dik yürüyorlar.

"Avukatsın, başkaları ile ne uğraşıyorsun" diyenler çıkabilir. Fakat asıl sözüm zaten avukatlara.

Küçük dağları biz yarattık (haşa) edası ile yürüyen kim varsa bilin ki işte o avukattır. Sırtında cübbe olması gerekmiyor yani. Ama bir de sırtında cübbesi ile ve cübbesini savura savura yürüyenler var ki dokunsanız yıkılırsınız. Sahi, mutevazı olmak bu mesleğe ters midir? Neden en iyisi, en diki, en gösterişlisi olmak zorunda hissediyor avukatlar kendilerini? Eksiklikleri kapatmanın bir yolu mu bu yoksa? Üzerindeki kıyafetinden cebindeki telefonuna, altındaki arabasına kadar her taraflarından gösteriş akan bir zümre olmak zorunda mıyız? Bu durum bazılarında hiç sırıtmaz iken bazılarında (çoğunda da diyebiliriz) ise gerçekten çok fena duruyor.

Bir de kartvizitler var. Mesela şöyle; A V U K A T filan filan... Ofis tabelaları var, adliyelerin etrafındaki tabelalara denk gelirseniz bir göz gezdirin. Neredeyse cephe giydirecek arkadaşlar.

Hakimlerin meşhur bir sözü var, "biz kararlarımızla konuşuruz" diye. Avukatların da keşke "biz yaptığımız işimizle konuşalım" diye bir düsturları olsa.