16 Ekim 2009

Abdestmatik

Abdestmatik... Ne kadar kullanışlı ve ne derece yaygınlaşabilir, siz karar verin.



14 Ekim 2009

Rahmet temennisi

İbrahim Canan hocamızın vefatını büyük bir teessür ile öğrenmiş bulunuyorum. Kendisine Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve sevenlerine sabr-ı cemil diliyorum.

19 Eylül 2009

Nazım'dan Bayram Şiiri

Yalan…

Bir yalan kadar gerçek herşey.
Ya da bir yalan kadar hiçbirşey.

Yıllar önce para kazanmak için burdan gidişim.

Ve para dışında herşeyi kaybetmek kadar yalan.

Babamın öldüğü yalan!
Ve senden arda kalan bomboş bir ev kadar yalan.
Yalan, yalan…

Bayram sabahı ailece yapılan sabah kahvaltılarına özlemdi.
Kapıyı çalacak çocuklara bir gün evvelden hazırlanırdı hediye mendiller ve lokumlar.
Mahalle arasına kurulan seyyar lunaparklar, macunlar ve pamuk helvalar.
El öpenlere el öpenlerin çok olsun derdi büyükler.
Ama onların çok olmayacaktı el öpenleri.
Çünkü her geçen bayram biraz daha azalacaktı öpülen eller.
Ve her geçen bayram biraz daha azalacaktı biten dargınlıklar.

Bayram gelmiş kime ne anam garibem diye bir türkü duyulacaktı memleketten.
Ve bayram bile bayram olduğuna pişman olacaktı belki…
Ama yine de o türküyü dinleyerek eriyecekti yollar.
Gurbetten sılaya bir yolculuk değildi bizimkisi.
Bir ömürdü iki şehir arası, bir ömürdü iki ülke hatta iki dünya arası.
Hep bir gün bu hasret bitecek ve herkes köyüne geri dönecek diye süren,
Ama kimsenin hiçbir zaman köyüne dönemediği bir yolculuktu bizimkisi.
Ha bu gece bayram gecesi,
Ha her gece bayram gecesi.

Bu gece bayram gecesi.
Her taraf mavi, pembe, mor…
Bu gece bayram gecesi.
İçim içime sığmıyor.
Görünüyor suyun dibi,
Mahalle, komşular falan…
Her şey bıraktığım gibi.
Babamın öldüğü yalan!

Dilini ve dinini bilmediğimiz sabahlara uyanırım.
Yabancı yüzler görürüm yabancı sokaklarda.
Tanıdık acılar çeker, tanıdık sevdalar ararım.
Buralar hep soğuk, oralar değişmekte sanırım.
Hasret, acı ve sevda iki ülke arası.
Kapıkule’den sonrası düğün, bayram havası.
Yıllardır söyleyip durduğum hep,
Ben gurbette değilim anam, gurbet benim içimde şarkısı.

Düğünler ve bayramlar memlekete taşındı önce.
Sonra taşınmazlar arasına girdiler birer birer.
Ne düğünler ne bayramlar ne çocuklar ne de torunlar taşınır oldu.
Günden güne, yavaş yavaş eridi birgün memlekete dönebilme derdi.
Ve yıllar geçti aradan,
Adamın biri yıllar önce çocukluğunda bırakıp gittiği memlekete geri geldi.
Ama hali garipti.
Dönüp de bulmamak vardı seni.
Buralardan gitmiş olacağın aklımdaki son ihtimaldi.
Son ihtimaldi adresinin değişikliği.
Şaka mıydı, kader miydi?
Neden bomboş evimiz şimdi?

Bu gece bayram gecesi.
Her taraf mavi, pembe, mor…
Bu gece bayram gecesi.
İçim içime sığmıyor.
Görünüyor suyun dibi,
Mahalle, komşular falan…

Nazım Hikmet

1 Eylül 2009

Sinirleniyorum

İki şeye;

1 - Amerikan kültürünün uzantısı bir takım fast food ve gazlı içecek firmalarının Ramazan'ı alenen kullanmalarına... Geçenlerde bir alış veriş merkezindeki restoranında alkollü içecek sattığını gördüğüm bir pizzacı Ramazan'da oruç tutan dindarlara yönelik iftar menüsü hazırlıyor. Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı... İşin ilginç yanı televizyonlardaki en güzel reklamları da onlar yapıyor. Gazlı içecek firmasının bir bebeğin düşüncelerinden hareketle yaptığı reklam filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin...

2 - 444'lü müşteri hizmetleri numaralarında canlı bir varlıkla karşılaşamamaya... Müşteri hizmetleri servisine bağlanana kadar bin bir takla atıyorum. Hatta çoğu zaman konumla alakasız bir menüden bağlanıyorum bu insanlara...

Sinirleniyorum.

31 Temmuz 2009

Gelecek demokrasinin...

Türkiye'de olması gerektiği üzere ismi en az duyulan kurumlardan birisi HSYK'dır. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu. Fakat son bir aydır ilgili ilgisiz herkesin diline düştür HSYK. Bunun müsebbibi kimdir?

Gelişmiş demokrasilerin hiç birinde Anayasa Mahkemesi üyelerinin isimlerini hatta adedini kitleler bilmezler. Yine HSYK benzeri kurulların varlığından bile haberleir yoktur gelişmiş demokrasilerin vatandaşlarının. Aynı şekilde Yatgıtay Cumhuriyet Başsavcısının ismini de bilmezler. Genelkurmay Başkanları konuşurken televizyonlar canlı yayına başlamaz bu ülkelerde. Peki bizde neden tersi bir durum söz konusu?

Gayet açık ve net; ülkemizde küçük bir grup kendilerini en avrupai, en demokratik, en modern ve en ilerici gibi göstermek sureti ile temel kaynaklarımızın ve varlıklarımızın kaymağını yemek, kendi iktidarlarını sürdürmek ve kendi zihniyetlerini ve dünya görüşlerini geniş kitlelere zorla kabul ettirmek derdindeler de, bu yüzden tüm bu yukarıda saydıklarımız bizim ülkemiz için normal karşılanıyor.

Hani Osmanlı'nın çöküş döneminde bir yabancı ülke temsilcisi Osmanlı Sadrazamına diyor: ‘‘Sizin imparatorluk gidici...’’ Sadrazam cevaplıyor:

‘‘Yüzyıllar boyunca siz dışarıdan uğraştınız, biz içeriden uğraştık ama şu devleti yıkamadık. Kolay yıkılmayız.’’

Dışarıdan uğraşanlar içeriden uğraşanlardan sayıca azaldı galiba. Gelecek demokrasinin olacak...

15 Temmuz 2009

Özür sırası kimde?

Geçtiğimiz günlerde iki yönüyle tatsız bir olayın yaşandığını hepimiz biliyoruz. İki yönüyle tatsızdı; Topkapı Sarayı'nda şarabın ön plana çıakrıldığı bir konserin yapılması ve bir grup gencin bu yüzden sarayı basmaya kalkışması.

Topkapı Sarayı'nda elbette geçmişten bugüne konser de verilmiştir, alkollü içecekler de tüketilmiştir. Ancak yaşanan olaylara benzer bir hadiseye davetiye çıkartırcasına alkolü ön plana çıkarmanın da hiç bir anlamı yoktur. Ancak buna rağmen yapılan protesto da usulüne uygun değildir.

Neticesi itibariyle olay tatlıya bağlandı. Alperenler İdil Biret'i ziyaret etti ve özür diledi. Ancak olayın bir kahramanı daha var, o da sayın Kültür Bakanı Ertuğrul Günay. Öyle ya da böyle 70 milyonun bakanı olan bir kişinin küçük bir grup hakkında "yaratıklar" tabirini kullanması uygun düşmemiştir. Neticede karşısında yıllardır var olan ve kısa bir süre önce liderlerini elim bir kazada yitirmiş, belki bu yüzden de bu tür hadiseler için kullanılmaya açık olan bir grup var ve bu grubun içindeki bir kaç çürük yüzünden grubun tamamını itham altında bırakacak böyle bir söylemi dile getirme hakkı bulunmuyor sayın bakanın.

İşte bu yüzden de kanatimce özür sırası sayın bakanda.

14 Temmuz 2009

Denek gazeteci

Ayşe Arman'ın son marifetini konu edinip değer vermek gerekir mi bilemedim ama yine de yazmadan edemiyorum.

Fazla söyleyecek söz de yok zaten. Gazetecinin denek olmasını anlamak şart değil, neticede gazatelerde yazan herkesi gazeteci diye anmak yanlış olur.

Benim asıl değinmek istediğim ise şartların eşitliği ilkesine uygun olmamış "deneklerin" davranışı. Nişantaşı'nda veya Ortaköy'de çarşafla dolaşmamış, gidip Çarşamba'da mini etekle dolaşmış. Madem çarşafa girmedin sair yerlerde, Çarşamba'da da makul bir açıklıkla dolaşsaydınız. Kaldı ki, Nişantaşı ve Ortaköy gibi yerlerin muadili de Çarşamba değil. Fevzi Paşa Caddesi olabilirdi mesela.

Ayrıca mahalle baskısı için denek olmaya da gerek yoktu. Hergün okul kapılarından gönderilen başı kapalı hanımları izleselerdi mahalle baskısını çözerlerdi.

3 Temmuz 2009

Sivil mi olsun asker mi?

Son tartışma konusu "sivil mahkeme mi askeri mahkeme mi" diye şekillenince içimden "laf bana düştü" dedim.

AİHM'nin meşhur ve eski Türk yargıcı geçenlerde TV'de askeri mahkemelerin esasında bir ihtisas mahkemesi vasfında olduğunu bahsediyordu. Gerçekten de askeri mahkemeler için bu vasfı kullanmak en doğru olanıdır. İş hukuku ile ilgili iş mahkemeleri ya da boşanma ve benzeri konular için aile mahkemeleri kurulmuşsa askeri konulara ilişkin olarak askeri mahkemelerin kurulması gayet tabiidir.

Tam da bu noktada araya bir fark giriyor. Bizim sistemimizde askeri mahkemelerin askeri hakimleri ve savcıları oluyor. Bu mantıkla iş mahkemelerini de hukuk eğitimi almış işveren ve işçilerden oluşan bir mahkeme heyetine mi bırakmak gerekir ya da aile mahkemerine iyi geçimli anne ve babalar mı getirilmeli? Ticaret mahkemelerinde de tüccarlar hakimlik yapsın.

Kanaatimce tartışılması gereken burasıdır; askeri mahkemeler olsun. Ancak hakim ve savcıları asker olmamalı. Sivil hakim ve savcılar bakmalı askeri konulardaki davalara da. Ne hükümet ne asker... Ne de medya. İşin bu noktasını düşünseler mesele hallolacak.

18 Haziran 2009

Taş mı bağlıyoruz yoksa karalar mı..?

Usve-i Hasene’yi okurken birden insanoğlunun bugünkü hali geliyor akla. Obez hastalığının gündemden düşmediği, diyet reçetelerinin elden ele dolaştığı bir dönemde yaşayınca “taş bağlamak” ne ki diye geçiriyor insanoğlu.

İnsanoğlunun en tabii ihtiyaçlarından biridir yemesi. Hatta yaşam derdi, geçim derdi denen şeyin temel hedefi karnını doyurabilmesidir insanın. Ancak sapan hedef ihtiyaç ötesinin varlığını –lüks tüketimleri- gün yüzüne çıkarmıştır.

Nereden geldik buraya; Usve-i Hasene’den. Allah Resulünün uzun süre aç kalması konusundaki bahsi okurken kendisinin ve ashabının uzun süreli aç kaldıklarında karınlarına taş bağladıkları hususu dikkatimi çekti. Dipnotunda acıkınca karna taş bağlamanın, muhtemelen o günkü Araplar arasında yaygın bir adet olduğu belirtilmiş. Taş bağlamanın nasıl bir etkisi olduğunu doğrusu bu zamanda yaşayanların anlayacağını pek tahmin etmiyorum. Hatta bunu okurken bile hangi duygu ve düşünce ile okunduğu konusunda şüphelerim bulunuyor.

Bugünün insanı için karna taş bağlamak yerine açlık(!) halinde karalar bağlamak daha doğru bir davranış türü. Kimse haline şükretmiyor. Aç olan neredeyse yok, açlığı bırakalım, lüks tüketimin derdinde insanlar. Temel sorun ise kanaatsizlik. Hep bir basamak yukarıdakine bakmayı yeğliyor insanoğlu bir basamak aşağıdakine bakmek yerine. Asgari ücretlinin cebinde taşıdığı cep telefonu neredeyse aldığı maaşın iki katı fiyatına satılıyor ama olsun... O yine onu kullanıyor. Bilmiyor ki bu hali ile etrafındakilere caka satmak yerine rezil oluyor.

Şükürsüzlük ve kanaatsizlikten vazgeçildiğinde zengin olacağını bilmeli insaoğlu...

Usve-i Hasene'den ilgili bölüm için lütfen tıklayın.

16 Haziran 2009

Kartzedelere önemli hatırlatma

Kredi kartlarını cebinden para çıkmayacakmış gibi kullananlara devlet yine af getiriyor. Kart kullanıcılarının akıllarını başlarına almaları için bu son fırsatı iyi değerlendirmelerini umuyoruz.

Ben buradan ufak bir hatırlatma ile kartzedelere yardımcı olmaya çalışacağım. Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; düzenleme 31 Mayıs 2009 tarihi itibariyle temerrüde düşmüş borçlara ilişkin olduğu için bu düzenlemeden asgari ödemeyi yapanlar faydalanamayacaklar. Ancak dikkat edilmesi gereken husus şudur; temerrüde düşme şartı olarak bankalar borçluya gönderilmiş ihtarnameyi baz almayı severler. Yani ancak 31 Mayıs tarihinden önce elinize ihtarname geçmiş ise temerrüde düşmüş sayarlar. Eğer ihtarname gelmemişse "siz temerrüde düşmediğiniz için bu düzenlemeden faydalanamazsınız" diye cevap verirler, çünkü onlar için düzenlemeye göre yapılacak tahsilattan daha iyidir yüksek miktarda alacaklı görünmek. Fakat unutmamak gerekir ki bankalar kredi kartı verirken yaptıkları sözleşmelerde genel olarak "borcun asgarisi veya tamamının vadesinde ödenmemesi halinde kişi ayrıca bir ihtarnameye gerek kalmaksızın temerrüde düşmüş sayılır" diye bir madde koyarlar. Dolayısıyla 31 Mayıstan önce vadesi gelmiş bir borç ödenmemişse bilinsin ki bu durumda da temerrüt şartı yerine gelmiş demektir ve borçlunun düzenlemeden faydalanmaya hakkı vardır. Hatta 31 Mayıs itibariyle bir ödeme yapması gerekirken o ödemeyi yapmayan kişi dahi bu düzenlemeden faydalanır.

Bu bilgi umuyorum ki düzenlemeden faydalanacak kişi sayısını artırır.

11 Haziran 2009

Kardeş Türküler


Kardeş Türküler'i duymayan kalmış mıdır? Bir kaç yıl önce yine böyle bir Haziran akşamında Harbiye Açık Havada izlediğim konserinden sonra her sene tekrarlanan etkinliklerine ne kadar katılmak istesem de bir türlü gidemediğim konserlerin bu yıl 10.sunu düzenliyorlarmış. Bu defa Kuruçeşme Arenada düzenlenecek konser 30 Haziran'da.

İstanbul'da olanlar ve olmayanlar; kaçırmamalı...

10 Haziran 2009

Rahmet diliyorum

Düzenli olmasa da aralıklarla izlediğim yazıhane.org 'un sahibi Gerçek Hayat dergisinin yazı işleri müdürü Faruk Yücel'in vefat ettiğini öğrendim. Kendisine Allah'tan rahmet, kederli ailesine baş sağlığı diliyorum.

22 Mayıs 2009

Ahmet Arsan

Medyada son zamanlarda bir Ahmet Arsan tartışmasıdır gidiyor. Neymiş efendim, Ahmet Hakan'ın müstear adıymış Ahmet Arsan. Yok efendim daha önceden yazdığı dergide birçok kişi ile polmiğe girmiş, şimid nasıl yüzlerine bakacakmış bu insanların vs. vs. Dedikodunun bini bir para... Ersin Çelik, Taha Kıvanç, Salih Tuna tartışmaya en başta katılanlardan bir kaçı.

Arsan'ın kim olduğu umurumda değil işin açıkçası fakat kişisel kanaatim gerçekten de Ahmet Hakan olduğu yönünde. Biz kim olduğundan ziyade yazdıklarına bakalım. Adamcağız işi biliyor bir defa, en çok hangi konunun tutacağını çok iyi tahmin etmiş ve kadın-giyim ekseninde bir konuyu da işlemiş ilk yazısında. "Giyim zevklerine göre camiamızın kadınları" başlığını okuyun, adamın yazdıklarının hangisinde bir yanlış var anlatın bana. Moda olanlarla demode olanları kıyasladığı yazının son bölümnden neresinde yanlış yapmış gösterin bana.

Ahmet Arsan'a kafayı en çok takanlar eski ahbapları. Niçin bu kadar üzerinde duruyorlar bu meselenin acaba diye düşündüğümde aklıma bu kesimin foylarının ortaya çıkmasından korkmaları geliyor. Başka ne ihtimal olabilir ki...

8 Mayıs 2009

Örnek Cami

2 yıl önce kaleme aldığım ve yıllardır özlemini duyduğum farklı bir yaklaşım ve mimari ile yapılmış caminin haberini dün televizyonlarda görünce birden heyecanlanmıştım. Bugün gazetelerde de rastlayınca bunu blogumda paylaşmam gerektiğini düşündüm.


Teferruata girmeden, haberin detayı için ilgili linki tıklayınız.

17 Nisan 2009

Acaba minareler...?

Acaba diyorum... Merkezi sistemle ezan okunan yerleşim merkezlerinde bir süre sonra sadece mimari görüntü olmaktan öteye gitmeyecek minarler yeni camilere yapılmaz mı olur? Vaz mı geçilir minarelerden?

17 Mart 2009

Aşk

Bir şehre aşık olmanın anlamını anladım dün gece...

12 Mart 2009

Farid Farjad

Ziyaret eden kaldıysa kalanlara tekrar merhaba diyerek ikinci bir başlangıç yapıyorum bloguma. Yorumlarla ve gerçek hayatta görüştüğümüz dostların verdiği şevkle yeni bir başlangıca da merhaba diyorum. 

Sadede gelirsek;

Bir çok blogcunun bloglarında eserlerine yer verdikleri, geçtiğimiz aylarda Türkiye'ye geleceği konuşulan ve bu haberle heyecanlanan Farid Farjad severlerine sonunda müjdeli haber geldi ve İstanbul Valiliği'nin resmi sitesinde duyurusu yapıldı. Farid Farjad 18 Nisan'da Bostancı Gösteri Merkezinde sevenleri ile birlikte olacak.

4 Aralık 2008

26 Kasım 2008

CHP'nin çarşaflı açılımı

Benim blogu takip edenler CHP'nin çarşaflılara yönelik son açılımını yadırgamayacaklardır. Bundan tam 15 ay önce CHP ve Türkiye için yeni dönemin nasıl şekilleneceğini acizane kalemimle yorumlamaya çalışmıştım. İşte o yazı; Göbeğini kaşıyan bidon kafalılar!

19 Kasım 2008

Dünya Tuvalet Günü

Efendim söze hepinizin Dünya Tuvalet Gününü kutlayarak başlamak istiyorum. Şaka değil, bu bir gerçek. Hatta bu konuda 2001 yılında Singapur'da uluslararası bir forum bile düzenlenmiş.

Böyle bir konuyu, gülmek için veya başka bir sebeple buraya taşımadım. Amacım gerçekten de bu günü duyurmak ve günün anlam ve önemine vurguyu sağlamlaştırmaktır. Aşağıda linkini verdiğim haberlerde dünyada çok ciddi sağlık problemlerine yol açan bir hijyen sıkıntısı yaşandığından bahsediliyor. Konuşulduğunda/yazıldığında bunun bizi alakadar etmediği düşünülebilir. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Ne yazık ki ülkemiz coğrafyasının da yer aldığı toplumlar kendi temziliklerine verdikleri önem kadar insanlığın en büyük ihtiyaç kapılarından biri olan bu yerleri gerektiği özen ve temizlikte kullanmıyor.

Bu konudaki haber için bu linki tıklayabilirsiniz.

Ülkemizde kara trafiğinin yaygın olduğunu düşünecek olursak ve yollarda hijyene uygun bir tuvalet bulamamaktan şikayetçiysek Opet firmasının linkini verdiğim bu projesini hepimiz desteklemeliyiz diye düşünüyorum.

Dünya Sağlık Örgütü için de burayı tıklayabilirsiniz.

Dünyanın en güzel manzaralı tuvaletleri için de buraya lütfen.

17 Kasım 2008

İlkel yasaklar/cezalar

Yanlış yere park etmiş aracın çekilmesini,
Unutulan tek bir fatura için elektriğin kesilmesini,
Girilmesi yasak olan yollara kurulan tuzakları;

SEVMİYORUM.

25 Ekim 2008

Yasakçılara hayır!

Yasak bir siteye girdiğimiz için mahkemelerimiz bizi cezalandırır mı acaba? Bir süre önce bir başka blog camiasının durumunu okuyucularla paylaşırken uyrmıştım diğer blogcuları, sakın Adnan Oktar'dan bahsetmeyin diye. Muhtemelen ihtarımıza uyulmadı.

Yazık bu yasakçı zihniyete, yazık bu teknolojiyi anlamayan ve anlamamak için direnen zihniyete...

21 Ekim 2008

Hünkar

Öğrencilik yıllarımda ara sıra Osmanlı mutfağını tadmak amacıyla giderdim Hünkar'a. Sonra izini kaybettim. 8-10 yıl oluyor belki. Meğer Nişantaşı ve Etiler'e taşınmış.

Öğrenmeme vesile olan yazı için bunu, Hünkar için de bunu tıklayabilirsiniz.

11 Ekim 2008

Ekonomik krizin düşündürdükleri

Bir sorun ABD menşeli ise o otomatikman küresel addediliyor. Nitekim kaynağı ABD olan ekonomik krizin de vasfı küresel oluverdi.

Gelinen nokta şu ana kadar uygulanan piyasa politikalarının iflasını göstermektedir. Sosyalist ekonomik sistemden sonra dünyada egemen olan kapitalist sistemin de çöküşünün en belirgin başlangış işaretidir şu son 1 ayda yaşadıklarımız.

Kağıttan para kazanmanın, paradan para kazanmanın, spekülasyondan para kazanmanın bir noktada tıkanacağını düşünmemek ahmaklıktı zaten. Bir koyundan bir kaç deri çıkmayacağını aklı başında herkes bilir. Kapitalistler bir koyundan birkaç deri çıkarmaya çalıştılar yıllarca. Ev sattılar, sonra bu eve kredi sattılar, sonra bu sattıkları kredinin kontratını sattılar, kontrartı alan kişi bunu başkalarına sattı; ortadaki değer 100 birim ama ortadaki borç oldu 400 birim. E hadi şu paralarımızı paylaşalım artık dediklerinde de kriz ortaya çıktı işte. Türkiye'de büyük şirketlerden birinin 1 haftalık değer kaybı % 47 olmuş; ya senin şirketin gerçekte değersizdi ya da 1 haftada % 47 değer kaybettiren sistemde bir problem var.

Bir de "şeriat gelecek" korkusu yaşayanlara burdan bir mesaj çıkıyor aslında. Koca bir sistem çöküyor, değil mi? Böyle bir ortam güçlü bir alternatif ekonomik sistemin ortaya konması bakımından en uygun zemin değil midir? Peki son yüzyılda İslam karşıtı en büyük iki aktörden biri olan kominizim 20 yıl önce yok oldu, kapitalizm ise şu an yok oluyor ama İslamcı ekonomistler alternatif bir program sunabiliyorlar mı piyasaya? -Ki devrin üstünlüğü ekonomi ile sağlanıyor. Demek ki "şeriat gelecek" korkusu yaşayanlarda bu korkuyu boşuna yaşıyorlar.

30 Eylül 2008

Bayram mesajları

Bilenler biliyor; kandil, bayram gibi günlerde pek mesaj yazmayı seven biri değilim. Tebrik etmek istediğim kişileri arar tebrik ederim ve mesaj yazanları cevaplarım. İlk defa bu bayramda birçok kişiye mesaj gönderdim ve bayramlarını tebrik ettim. Ancak şöyle bir sıkıntı yaşıyorum (halen devam eden bir sıkıntı); cevap yazanların çoğu kendi hazır şablonlarını cevap olarak gönderiyorlar. Önce tereddüt ettim, "acaba ben bu kişiye tebrik göndermemiş miydim" diye düşündüm. Hatta birkaçına genelde "bilmukabele..." yahut "mesajınızı aldım..." diye başlayan cevabi mesajlar bile gönderdim. Neden sonra anladım ki mesajlaşma 'raconu' böyleymiş. Mesaj yazarak bayramlarını tebrik ettiğim hemen herkes kişiye özel cevap yazmak yerine kendilerinin sırayla herkese gönderdikleri mesajı aynı zamanda cevabi mesaj olarak da gönderiyorlarmış. Böyle olunca da ben mesajlaşma sürecinin ilk mesajı karşıdan gelmiş gibi anladım. Yani düşünsenize; mesela ben "bayramınız mübarek olsun" demişim, karşıdan gelen cevap ne olmalı; "sizin de bayamınız mübarek olsun." Fakat değil, karşıdan gelen mesaj da "bayramınız mübarek olsun" olunca kafam karıştı.

Mesajlaşma konusundaki katı tavrımda haklı mıyım haksız mıyım halen kendimi sorguluyorum ama bu durumu da bir tarafa not aldım.

Bu vesile ile tüm ziyaretçilerimin de bayramlarını tebrik ederim.

27 Eylül 2008

Cenaze namazı

Habere göre bir kadın vekil cenaze namazında en önde saf tutmuş, hem de başı açık. Cenaze namazını bir ritüel olarak gören zihniyetin buna ses çıkarmaması gayet normal karşılansa da şayet o cenaze namazında ben cemaat olsaydım namaz kılmazdım ama imam olsaydım, uyarımı yapar buna rağmen kılardım çünkü cenaze namazı kılınan şehidin hiç olmazsa namazı şeklen de olsa kabul olacak biri varsa o da imamın kıldığıdır, diğer cemaatin namazı şeklen kabul değildir.

Yanlış düşünüyorsam Emircan Hocamız düzeltsin.

16 Eylül 2008

Beş maddede düşüncelerim

  1. Başbakanın muhalefet boşluğunda bir medya grubunu kendisine muhalif partiymiş gibi görüp muhatap almasını, her hafta yeni bir açıklama yapmasını tasvip etmiyorum.
  2. Deniz Feneri Derneğinin bir kaç kişi yüzünden yaptığı iyiliklerinin unutulmasına gönlüm razı olmuyor. Fakat buna neden olanların da bu iyilik hareketinin aksamasına neden olan medyanın da o derneğin yardımlarıyla ayakta durabilen insanların ahına dayanabileceklerini pek sanmıyorum.
  3. Eyüp Camii etrafını iftar vaktinde piknik alanına çeviren insanları ne kadar anlayışla karşılamaya çalışsam da yapamıyorum.
  4. İftar çadırlarının ilk çıktığı dönemlerdeki işlevini tamamladığını, artık günlerin uzaması ile bunlara ihtiyaç kalmadığını, bunun yerine kumanya dağıtımı gibi daha mantıklı bir yöntemin uygulanmasının doğru olacağını, iftar çadırlarının eğlence merkezlerine dönüştüğünü düşünüyorum.
  5. Sultan Ahmet Camii ve sair diğer benzer alanları panayır alanına çeviren, içerde teravih kılınırken avluda konser proğramı yapılmasına göz yuman anlayışı da kınıyorum. Ramazan ayının içinde sadece oruç kaldı, gerisi boşaltıldı.

14 Eylül 2008

Özledim

Gökyüzüne baktığımda yıldızları görebilmeyi ve sayabilmeyi özledim.

İnciri ağacından toplayarak yemeyi özledim.

İncir ve çınar ağaçlarının altındaki pınarlardan su içmeyi özledim.

Katırla dağlara çıkmayı özledim.

Toprağın yağmur yağdığı andaki kokusunu özledim.

Sabahları horoz sesi ile uyanmayı özledim.

30 Ağustos 2008

Cüzzamlı haşemalılar

Son günlerde dindar kesimin adeta dört elle sarıldığı bir yazı var, maillerde dolaşıyor, gruplarda alkışlanıyor, yazarlar mezkur yazıyı bulup okumamızı istiyorlar. Bilgi olsun diye yazının linkini ben de vereyim.

Gerçekten de yazı okunduğunda yazarı Balçiçek Pamir taktir ediliyor. Neticede yazar kötü bir şey yazmamış, aksine kendi ifadesi ile; “ait olduğunu hissettiği topluluktan” çok farklı ve hoşgörülü yaklaşmış ve bunu ben de taktir ettim.

Benim asıl konum ise şu; yazıda üç örnek var, Bodrum'da haşemalı 2 bayan (ilk defa gitmişler Bodrum'a), İstanbul Kemerburgaz'da bir site sakininin annesinin başı kapalı olması ve İstanbul Levent'te bir İtalyan restoranına giden bir çift (bayanın başı kapalı).

Haşemalı 2 bayanın Bodrum'da ne işi var diye sorsam eminim şu soru ile karşılaşırım; “ne yani, haşemalıların yaşam hakkı yok mu?” Var, var olmasına var da, kendisine yakışacağı şekilde bir yaşam hakkı var. Yok öyle kafasının estiği yere gitme lüksü. Çarşamba'da mini etekli gezince rahatsız olmuyor musun onu giyen bayandan? Ya da cami ve civarlarında bu kıyafetle dolaşanlar rahatsızlık uyandırmıyor mu? Herkes kendisine yakışanı yapıyor. Jet Fazıl'ı boşuna mı tebrik ettik daha önceki bir yazımızda; artık dünya kadar alternatif tatil önerileri varken kala kala Bodrum mu kaldı gidecek yer? Kaldı ki İslam'da erkekler için olduğu kadar kadınlar için de bakılması haram olan görüntüler vardır. Detayını Ahmet Hakan eminim anlatır ancak şu kadar ki Bodrum'da plajda denize girmek kadın ve erkek tüm Müslümanlar için doğru karşılanmaz ve zaten bundan dolayıdır ki haremlik selamlık plajlar ve havuzlar çıkmıştır ortaya. Haşemalı iki kardeş ya bu durumdan haberdar değillerdir ya da amaçları başkadır diye düşünüyorum ben.

Diğer iki örneği de benzer kıyaslara konu edebiliriz ancak en dikkat çekici olanla yetinelim biz.

Dinin ve dindarlığın bu kadar yozlaştırılmasındaki temel faktörlerin ne olduğunu da sosyologlarla beraber din alimlerimiz inceleyip raporlasınlar, bizden bu kadar...

23 Ağustos 2008

Tatil

Bir süredir yokum ancak ziyaretçiler bunu normal karşılamışlardır heralde, bu mevsimde herkesin yaptığı gibi ben de biraz nefes almak için yola koyuldum. Tatil satın almak başlıklı yazımda beyan ettiğim düşünceme uygun olarak memleketime gittim ancak yolda gelen bir davetle "alternatif" turizmin yeni mekanlarından birine de gittim. O konuya girmeyeceğim; çelişkiye düştüğümden değil, çünkü tatil satın almadım fakat alternatif tatil sunanlar hakkında yazmaya başlarsam Blogger'da yer kalmaz eminim. Bu konuyu daha sonra yazarım belki.

Biz esas tatilimizden bir kaç fotoğraf ve video sunalım.

Güneşin arkadan vurduğu yolculukları seviyorum. 4000 km yolculuğu güneşe karşı yapsak Atlas Okyanusuna ulaşırdık sanırım.
***

Antakya'nın en eski camisi olarak bilinen Asi nehrinin bitişiğinde yer alan Ulu Cami. Kitabesinde Hicri 1117 tarihinde yapıldığı yazıyor.
***

Antakya'nın Uzun Çarşısının kent tarihi kadar eski olduğu söylenir.
***

En altta videosunu da izleyeceğiniz Uzun Çarşıdaki bu iş yerinde Hatay'ın meşhur künefesi için ham madde hazırlanıyor.
***

Antakya'nın Yasin suresinde bahsedilen kent olduğu söylenir. Hz. İsa'nın iki havarisine işkence eden kentlilerle mücadele eden marangozun makamının da bulunduğu bu camiye Habib-i Neccar Cami denmiştir.
***

Yayla kuzusu.
***

Çocuklar merkebi o kadar koşturmuşlardıki fotoğrafı zor yetiştirdim gözden kaybolmadan.
***



Bu da künefenin ham maddesi kadayıfın hazırlanışını gösteren bir video.

5 Ağustos 2008

Ayakkabı sevdası

İsim vermek elbette doğru olmaz ama özellikle bayan blogcular arsında alış-veriş çetelesini günlüklerine taşıyan, bu alış-verişlerinden de özellikle ayakkabı koleksiyonlarını okurlarıyla paylaşanların sayısı pek de azımsanacak durumda değil. "Dayınımiyeceğim, mutlaka alıciğim" diye başlayan, hatta "eşim ne dersen desin"i de ekleyen blogcuların duygularını biraz da ben yaşayayım dedim, bildiğim ayakkabı markalarını çevirimiçi gezmeye koyuldum.

Neticede fotoğraftaki ayakkabıyı görünce, bir anda kendimi o blogcular gibi hissettim ve "işte" dedim, "o his galiba bana da geldi. Eşime bile söylemeden bu ayakkabıyı almalıyım, dayınımiyeceğim." Hakikaten insanın alası da geliyor, değil mi?

Malum, Filipin Kraliçesi Imelda Marcos'un 5000 çift ayakkabısı olduğu söylenir. Bizim derdimiz onun yüzde biri için bile değil.

Ayakkabı için detaylı bilgiye ulaşmak isteyenler linki tıklayabilir.

31 Temmuz 2008

Yeni bir konu istiyoruz

30 Temmuz akşamından itibaren Türkiye'nin ilgileneceği bir konu kalmadığından bu rahatlık bize batar. Hele bir de Kıbrıs meselesi de çözülüyormuş galiba, aman Ya Rabbi, ne yapacağız biz? En kısa zamanda yeni bir konu bulunmalı. Buradan tüm yetkililere çağrıda bulunuyorum. Türkiye bu rahatlığı kaldıramaz.


Düşünsenize, canlı yayın araçları Ankara ve İstanbul'da iş olmadığından mesela Erciyes dağına tırmanan 3 profosyonel dağcıdan haber alınamamasından dolayı Kayseri'ye konuşlandıklarını ya da yeşil/çevreci örgütlerin Antalya'da yaptıkları orman yangınlarına yönelik toplantılarını izlemek amacı ile Antalya'ya konuşlandıklarını veya Güneydoğu'daki susuzluktan dolayı tarım alanlarındaki verimsizliği yerinde gözlemleyip kamu oyuna duyurmak için Diyarbakır'a gidildiğini...

Düşünmesi bile hafakanlar bastırıyor insana. Böyle bir Türkiye'yi düşünemiyorum bile. İnsanda tansiyon mansiyon kalmaz yahu. Biz yüksek tansiyona alıştık, bundan vazgeçemeyiz. Bu kadar sığ, basit, gerilimsiz haberler bozar bizi. Acilen yeni bir konu... Lütfen!

26 Temmuz 2008

Öcalan da mı masumdu?

Abdullah Öcalan da mı terörist değildi acaba? Ortaya çıkarılan nur topu gibi terör örgütünün yeterli mühimmatı bulunamadığından terör örgütü olarak nitelendirilemeyeceğini söyleyen bir takım terör örgütü "avukatları" acaba Abdullah Öcalan'ın da terörist olmayabileceğini savunurlar mı dersiniz? Neticede o da yakalandığında üzerinde herhangi bir silah yoktu. Yeterli mühimmatı olmayan biri nasıl olur da terörist diye yaftalanabilir sevgili "avukatlar"?

Yeni örgütün lider kadrosundan olduğu iddia edilen İlhan Selçuk'un evinde sadece ruhsatsız bir av tüfeği bulunmuş da, tartışmanın asıl kaynağı bu...

20 Temmuz 2008

Cami



Çinisiz de güzel olabiliyormuş camiler.
Camilerle ilgili düşüncelerim için lütfen tıklayın.

13 Temmuz 2008

Tatili satın almak

Yazıma öncelikle Jet Fadıl'a "helal olsun" diyerek başlamalıyım. Adam dindar kesimde var olan bir duyguyu müthiş şekilde yakalamış ve yatırımını yapmıştı bundan belki 10 sene önce.

İkinci olarak da kimseye neden tatil için bunca para harcıyorsun diye hesap sorma derdinde olmadığımı da belirteyim.

Neticeye gelelim; son yıllarda Türkiye'de insanlar günlük çalışmalarının belirli bir saatini yaz mevsiminde sahillerde tatil yapabilmek için ayırıyorlar. Asgari ücretin az yukarısında ücretle çalışan hemen herkes aynı dertte. Kredi kartın varsa, patrondan 2 hafta izin de koparabildiysen 12 takside maaşının iki katını verip tatil yaparsın. Bunun anlamı ne? Kış boyu çalışma saatlerinin bir kısmını bu tatil için çalıştın demektir.


Dindar kesim de kendisine sunulan "alternatif" tatil önerilerine bigane kalmadı, hatta Allah o işletmeleri nazardan korusun, diğer tatil merkezlerinden çok daha dolu geçiriyorlar sezonu. Esasında sosyolojik bir incelemeye tabi tutulması gereken bir konu bu, bir paragrafla geçiştirmek zor ancak şunu söyleyebilirim; biriken sermaye ve güç gösterme derdi var bu işin arka planında.

Eskiden tatil anne-babanın ocağına gitmek, büyükleri ziyaret etmek, birkaç gün de olsa köy havasını teneffüs etmekti belki bir çok insan için. Ancak artık devir değişti; anneler günüyle babalar gününde birer hediye sunup onların gönüllerini etmek yetiyor(!) geriye kalan halayı, teyzeyi, dayıyı, amcayı da zaten tanımıyoruz, suç bizim mi, iş-güç, para derdi, ne yapalım? Zaten onları ziyaret etmemek için bahane de çoktur, ne bileyim, mesela belki de bir miras sorunu olmuştur geçmişte... kim bilir? Bahane mi kalmadı?

Bu yazıyı yazdıktan sonra tatile gideceğimi, dükkanı kapatacağımı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Buradayım.

7 Temmuz 2008

Ergenekon davası rövanştır

Geçtiğimiz hafta içinde birçok dosttan son gelişmeler hakkında neden yazmadığım sorusu geldi. Doğrusu yazacak çok şey vardı ancak dün geceye kadar neticenin bu şekilde sonuçlanacağından şüpheliydim. Savcı tutuklama isteyecek olsa da tutuklamayı yapacak olan neticede mahkemedir. Tutuklanma talebine rağmen mahkemenin bu yönde karar vereceğinden şüpheliydim. Özellikle 2 generalin serbest bırakılması soruşturmanın yarıda kalması anlamına gelecekti. Böyle bir durum soruşturmanın ciddiyetten uzaklaşmasını ve sulanmasını getirecekti. İşte bu neticeyi görmek istemiştim.

Öncelikle bu süreci rövanş olarak görenlerin aslında doğru bir tespitte bulunmakla beraber konuyu Ak Partinin kapatılma davası ile ilişkilendirmelerinde hata yaptıklarını belirtmeliyim. Evet, bu bir rövanştır ama Ak Parti davasının rövanşı değildir; ayrıca rövanş mücadelesini yapan da siyasi iktidar değil bizzat yargıdır. Bu, yıllardır Türkiye’nin kanını emen parazitlerden alınan bir rövanştır. Senelerce mahkemeye dahi çıkarılmadan tutukevlerinde çürümeye bırakılanların rövanşıdır. Ülkenin dört bir yanında uygulanmış yargısız infazların rövanşıdır.

Yazının devamını oku

5 Temmuz 2008

Peki Şeyhülislam ne der?

Türkiye gerçekten bir tezatlar ülkesi. Örneğin Osmanlılarda yönetimin son sözü adeta Şeyhülislama bırakması sürekli eleştirilir ama cumhuriyet yönetiminde de benzer bir uygulama olmamasına rağmen böyle bir uygulama olsun diye diretenler çıkıyor.

Dikkat ediyorum, son zamanlarda çıkan ve resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren kanunlar medyada tartışılırken yasanın henüz anayasa mahkemesi süzgecinden geçmediğinden bahisle adeta uygulanmayacağı vurgulanıyor. Oysa anayasa mahkemesi iptal edene kadar anayasaya aykırı da olsa kanun uygulanır. İdare de kişiler de bu yasalara uymak zorundadır.

Bir başka örnek: Rahmi Koç bir süre önce verdiği bir mülkatta "sakallı ve bıyıklı çalıştırmam" dedi. Başbakan da "bu ayrımcılıktır" diye itiraz etti. Efendim Hürriyet gazetesi de hadiseyi Yargıtay destekli haberleştirmiş. Yargıtay bir kararında ayrımcılık değil demiş. Şimdi konu benim önüme de gelse gerçekten hukuki olarak ayrımcılıkla itham etmek mümkün değil Rahmi Koç'u. Herkes dilediği kişilerle çalışmakta elbette serbesttir. Kimileri de çalıştırdıkları bayanların illa ki başörtülü olmasını istiyor. Ancak hadisenin sosyolojik açıdan değerlendirmesini ne yapacağız? Koskoca KOÇ Holding sakallı ve bıyıklı kişileri işe almıyorum diyorsa bu sosyolojik açıdan bir ayrımcılık olmuyor mu? Hatta toplum vicdanına da ters gelmiştir kanaatimce.

Netice itibariyle demek istediğim şu ki, hukuksuz kesinlikle yaşanmaz ama herşeyi hukukla açıklamaya kalkışmak makul bir yöntem değildir.

20 Haziran 2008

Dünyanın en güzel kızını öpmek isteyen ihtiyar; Jack Nicholson

Son zamanlarda seyrettiğim filmlerden 1993 yapımı "bugün aslında dündü" ile 2007 yapımı "şimdi ya da asla" tamamen farklı iki konuyu işleseler de her ikisi de oldukça manidardı.

Yaşadığınız hergünü tekrar yaşamak ister miydiniz? Mesela sabah kalkıyorsunuz ama hergün aynı dakikada. İşinize giderken aynı olaylar, aynı kişiler... Ve artk bu durumu kabullenip etrafınızdaki insanlara az sonra neler yaşanacağını anlatmaya başlıyorsunuz çünkü hayatınızı ezberliyorsunuz. Doğrusu gerçek dışı senaryoları pek tutmam ama gerçekten filmin senaristini çok taktir ettim. Hayal gücü fevkalade yüksek ve izleyiciyi düşündürüyor. Neler düşündürdüğünü anlamak için filmi mutlaka izlemek lazım.

Diğer film ölümcül bir hastalığa yakalanan iki yaşlı adamın ölmeden önce yapmak istediklerini bu hastalığa inat yapmaya kalkışmalarını anlatırken beşeri hislerin yaşamdaki yerine de kuvvetli vurgular yapıyor. Mesela Jack Nicholson ihtiyar da olsa hasta da olsa dünyanın en güzel kızını öpmeyi kafasına koymuş bir defa. Öpüyor mu öpmüyor mu sorusunun cevabı tabi ki filmde. Herkes kendi hayatından bir kare bulabilir mi bilmiyorum ama benim hayatımdan da karelerin olduğu film, hayatı tiye almanın aslında en iyi sonucu doğurduğunu da anlatıyor. Etrafınızdakilerin sizi önemsememesi gibi bir netice doğurabilme ihitmali de olsa hayatla dalga geçerseniz hayatın zorluklarını siz de rahat geçersiniz. Film sanırım sinemalarda oynamıyor artık ancak DVD'si çıkmışsa mutlaka edinin ve seyredin.

17 Haziran 2008

Teknolojide muhalefet

Okuduğum bir habere göre internet kullanıcılarının % 13,76'sı Firefox kullanıyormuş. merak ettim benim blogu ziyaret edenlerin acaba yüzde kaçı Frefox'u kullanıyor diye; % 18,87 imiş. % 5'lik bir oran azımsanmamalı. Ben bunu şuna bağlıyorum, Explorer tartışmasız üstünlüğünü hala koruyor ancak etrafıma dikkat ettiğimde genelde muhalif tipler Firefox kullanıyorlar. Blog kullanıcıları da genellikle teknolojiyi bilinçli tüketen bir kesimden oluşuyor. Microsoftun tekeline muhalefet etme isteği blog kullanıcılarını Firefox'a yöneltiyor olmalı.

Aynı durumun blogcuların Microsoft menşeli Space yerine Google menşeli Blogspotu tercih etmelerinde, hatta Google'ı da artık bir tekel gibi görenlerin de Wordpress kullanmalarında etkili olduğunu düşünüyorum ben.

En son bu muhalefeti daha da ileri götürüp yıllardır kullandığı Q klavyeden vazgeçip F klavyeye geçen dostlarım da oldu ama ben hala Explorer ve Q klavyeye devam ediyorum. Birgün Pardus kullanmak istesem de şimdilik statükoyu tercih ediyorum.

16 Haziran 2008

Çeyrek final


Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının son 15 dakikasını seyredebildim. Seyre başlamamla birlikte Türkiye'nin golleri gelmeye başladı. Keşke başından beri seyretseydim dedim ama Çeklere yazık olurdu, daha büyük bir hezimete dayanabilirler miydi bilmiyorum.

12 Haziran 2008

Malezyalı müslüman astronot

Malezyalılaşmak bir süre önce çok tartışılan bir konuydu ülkemizde. O zaman da yazmıştım, Malezyalılaşmanın nesinden korkuluyor diye. Adamlar uzaya astronot gönderiyorlar ve gönderilen müslüman astronotun orada hangi şartlarda ibadet edeceğini tartışıyorlar. Biz ülkemizde başörtülüler üniversitelere alınsın mı alınmasın mı diye tartışaduralım.

İşte ilgili haber;

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2007/10/071010_malaysian.shtml

6 Haziran 2008

Hukuk darbesi mi?

Hayır! Evrensel bir değer olan "hukuk" kelimesini darbe ile birlikte anmaya kimsenin hakkı yoktur.

Bu bir darbedir ama hukuk darbesi değildir.

Türkiye'de hiç bir zaman "hukuk" olmamıştır. Türkiye İstiklal Mahkemelerinden, Kel Alilerden, Yassıadalardan buraya gelmiştir. Bu geleneğin hiç bir yerinde "hukuk" olmamıştır.

600 yıllık bir devleti yıkan İttihat ve Terakki zihniyetinin uzantılarından "hak" ve "hukuk"a uyacaklarını sanarak safdillik edenlerin hatasıdır dünkü sonuç.

1 yıl içerisinde 3 tane ciddi hukuksuzluğa göz yummaya kimsenin hakkı yoktur. Önce 367, sonra vatana ihanetten başka hiç bir sebeple yargılanmamayan Cumhurbaşkanı'nın yargılanması, ardından da anayasanın açık hükmünü ihlal ederek anayasa değişikliğini esastan incelemek... ya da yetkisini genişleterek şekilden incelemek. Her halükarda ortada bu denli açık hukuksuzluk söz konusu iken bu fiillerin bir yaptırımı olmalı.

Söz konusu olan başörütüsünün serbest olup olmaması değildir artık. Tartışılması gereken Anayasa Mahkemesidir.

Not: Bu yazı Moral Haber'deki yazımın özetidir. Yazının orjinal hali için lütfen tıklayın.

5 Haziran 2008

Anayasa 153

Başörtüsü düzenlemelerine ilişkin açılan davada Anayasa Mahkemesi kararını bugün açıklayacak. Günlerdir mahkemenin verebileceği kararlar tartışılıyor. Üzerinde en çok durulan ve çoğu muhalin arzuladığı ise "gerekçeli red". Güya dava reddedilecek, düzenleme geçerli sayılacak ancak gerekçede eski kararlara atfen yasak devam ettirilecek.

Bu kesinlikle hukuka ve anayasaya aykırıdır. Anayasanın 153. maddesi aynen "Anayasa Mahkemesi ..... kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez" der. Bunun aksi, kanun koyucunun yerini yargının almasıdır.

Umuyorum ki hiç bir yoruma ihtiyaç bırakmayacak netlikte hak ve hukuk gözetilerek doğru olan karar verilir.

31 Mayıs 2008

Komik spikerler, komik manşetler

Günlerce böceklerle uğraştık. Netice itibariyle öğrendik ki böceklerin hepsi görevlerini hakkıyla yerine getirmişler.

Göz göre göre ellerinde hiç bir delil yokken tüm ülkeyi karıştıracak bir iddiayı dile getirip peygambere ve dine hakareti unutturmak ancak böyle olur. Tüm böcekleri kutlamak lazım.

Cuma sabahı işe giderken dinlediğim hemen her radyonun kendilerini "allame" sanan yorumcuları hadiseyi dillerine dolamışlardı. Ellerine geçen fırsatla(!) manevi değerlere etmedik hakaret bırakmıyorlardı. Acaba bir sonraki programlarında dinleyici karşısına nasıl çıkacak bunlar?

Onlara da artık ağabeyleri öğretsin bunu;

28 Mayıs 2008

Telekulak ya da orta kulak

Bugün "dinleniyoruz" feryatlarını dinledik. Dinlenmeyen kim var Allah aşkına? Teknolojinin geldiği son noktada isteyen istediğini istediği şekilde dinleyebiliyor.

Bugün feryat edenleri hükümete yakın olduğu söylenen Emniyet dinliyorsa, JİTEM de hükümeti dinliyordur. Ya da bir başka istihbarat örgütü de birilerini dinliyordur. Hatta eminim bazen frekanslar bile karışıyordur.

Dinlenmekten korkmamak lazım ama korkmamak için de doğru olmak gerek. Yanlışların ortaya çıkacağından endişe edenler dinlenmekten dolayı feryad-u figan ediyorlar. Hadise bundan ibaret.

26 Mayıs 2008

Tabii güzellik

Son yıllarda İstanbul'un çehresi laleler ve güllerle daha da güzelleşti. Mart ayındaki lalelerden sonra Mayıs ayında da gül mevsimi başlıyor.

Bunlar elbette içimizi ferahlatıyor, gözlerimizi şenlendiryor fakat her şeye rağmen, işte şu fotoğraflardaki tabii güzelliği yaşatmıyor.


18 Mayıs 2008

Şampiyonluk anketi


Benim anketlere katılanların ön görüleri hakikaten şu son anketle tescillendi. Maçların tamamlanmasına 4 hafta varken hazırladığım anketten Galatasaray'ın şampiyon olacağı sonucu çıktı.

Ben Sivas'ı destekliyordum ama sağlık olsun, FB olacağına GS olsun...

16 Mayıs 2008

Araç takibi

Son günlerin en dikkat çeken gündemi Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının takip edildiğini düşünmesi oldu. Fakat takip edildiğini düşünen biri neden doğrudan takip edenlerin yanına gider? Sıradan biri olarak ben bile takip edildiğimi (hatta polisin takip ettiğini) düşünsem durur, polisi ararım, onlar vasıtasıyla vaziyeti öğrenmeye çalışırım. Koskoca bir hakimin kendi güvenliğini düşünememesi akla ziyan bir fikir olduğuna göre burada başka bir şeylerin döndüğünü düşünmek gerekebilir.

Komplo teorisyenlerine bir fikir olsun dedim...

Teorisyenler işini yapa dursun, biz araç nasıl takip edilir ya da sıkıştırılır onu izleyelim;