13 Mayıs 2008

Toplu mail

Aşağıdaki maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermem gerekiyormuş, ben de bunu en kolay burdan yapabilirim dedim, buraya alayım da nasıl olsa günün birinde 1200 kişiye ulaşır diye düşündüm.

------------------------------------

Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığı öğrendiğim kolayı içemez oldum.

Aids virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.

Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.

Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.

İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.

Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.

Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.

Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.

Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.

Msn paralı olacak; adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.

Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.

Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.

Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.

Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen; 'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen; Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana pisleyecek ve hayatı sana dar edecektir.

Bir dost...

5 Mayıs 2008

You Tube'u kapatmak

You Tube için hakimler artık inceleme de yapmaz oldular eminim. Kapıdan giren şikayetçinin ağzından You Tube ismini duyar duymaz katiplerini çağırıp bilgisayarlarındaki hazır müzekkereyi ilgili merciye gönderip yasaklıyorlar siteyi.

- Efendim, You Tube...
- Yine mi? Hemen yasaklayalım.
- Teşekkürler efendim.

Diyalogun tamamı bundan ibarettir sanırım. Tekrar açılsın, bir de ben deneyeceğim.

İlgili haber; http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317342

1 Mayıs 2008

1 Mayıs

1 Mayıs işçi bayramı ilan edilse, kutlamalar da Taksim Meydanında yapılsa ne olur? Bugünkünden daha kötü bir manzara ile mi karşılaşırdık yani?

Arada sırada bloguma TBMM'den girişler oluyor, okuyorlarsa bir zahmet bu durumu izah ediversinler de anlayalım.

27 Nisan 2008

27 Nisan

"Sözde" demokrasi taraftarlarının antidemokratik çıkışlarının üzerinden bir yıl geçti.

O günleri zihinlerimizde tekrar tazelemek için aşağıdaki komik resmi ve fıkrayı yayınlıyorum bugün.


27 Nisan sabahı 367 milletvekili oylama için TBMM'ye gitmek üzere evlerinden çıktıktan bir süre sonra ortadan kaybolmuşlar.

AK Parti, ANAVATAN ve DYP'lilerden oluşan 367 vekilin ortadan kaybolması Deniz Baykal ve arkadaşlarını için için sevindirirken, Abdullah Gül ve taraftarlarını derin üzüntüye boğmuş...

Türkiye'de büyük bir kaos yaşanırken ve herkes milletvekillerinin akibetini merak ederken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın cep telefonu çalmış. Telefonun ucundaki ses Deniz Baykal'a, "Eğer partinin başından istifa ettiğini açıklamazsan, her 5 dakikada bir milletvekilini serbest bırakacağız" demiş.

10 Nisan 2008

Ayağına kurşun sıkan ülke; Türkiye

Yaşım itibariyle 12 Eylül’ü çok az hatırlasam da 28 Şubat’ı hafızamın en dinamik olduğu bir döneme denk gelmesinden dolayı net biçimde hatırlıyorum. Bir üniversite öğrencisiyken, hadiselere bilimsel boyutu ile yaklaşmaya çalışsam da kanlarımızdaki sıcaklığın tesiri ile duyusallaştığımız oluyordu. Kimi arkadaşlarımız o raddeye varmışlardı ki Fazıl Say’ın bir süre önce dile getirdiği “ülkeyi terk etme” fikri onlar için de geçerli olmuştu ve gerçekten de onların bir kısmı yaşamlarını başka ülkelerde geçirmeye karar vermişlerdi.

Gelinen nokta henüz 28 Şubat’ın tesirli günleri kadar etkili olmasa da gidişatın o istikamette olduğu görülüyor. Derinlerde yaşayanlar Fazıl Say’ı ülkeden koparmamak gerektiğini düşünmüş olmalılar ki yeni bir sürecin başlangıcı için düğmeye bastılar.
Türkiye’nin gelenekselleşen “demokrasi” tarihinin kendi içinde kıyaslanması gerçekten kolay olmuyor. Hiçbir müdahaleyi bir sonraki müdahale ile kıyaslamak kolay değildir mesela. Her defasında farklı bir yol takip edilmiş, sebepleri ve sonuçları ile birbirlerinden farklı olmuşlardır. Ancak hepsinin ortak bir noktası varsa o da müdahaleler müdahale edileni yani aslında isimleri farklı da olsa halkı güçlendirmiş, dolayısıyla her defasında demokrasi kazanmıştır.

Bu defa çok daha farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Her şeyden önemlisi bu sürecin en büyük özelliği çatışan güçlerden bir tarafın kılıçlarını kınlarından tamamen çıkarmış ve eteklerindeki taşları ortaya dökmüş olmalarıdır. İşte tam da bu nedenle birçok ortamda “son savaş” tamtamları çalınmaktadır.

Doğrusunu söylemek gerekirse bir muhalefet liderinin çıkıp, parti kapatmanın zorlaştırılmasına ilişkin muhtemel bir anayasal düzenlemeye gidilip bunun referanduma sunulmasını laikliğin referandumu olacağı yönünde açıklama yapması savunmada kullanılacak başka bir literatürün kalmadığının ya da son kalenin laiklik olduğunun ve diğer bütün kalelerin yıkıldığının bir göstergesi, dolayısıyla ciddi bir zafiyet teşkil etmiyor mu? Savunduğunuz bir değere bir perde çekersiniz, savunulanı en altta tutarsınız. Laiklik ilkesini bu denli tartışmaya açmak laikliğin en yılmaz savunucuları için bile doğru bir yaklaşım mıdır?

Daha da ilginç olanı anayasa’nın 3. Maddesinde ifadesini bulan Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğuna ilişkin hüküm ne yazık ki çiğnenmektedir. Bu noktaya nereden ulaştığımızı merak ediyorsanız 22 Temmuz seçim sonuçlarına ve sonrasında açılan davalara bakmak yeterli olacaktır. Türkiye’nin güneydoğusundaki oyların ve milletvekilliklerinin ekser çoğunluğunu almış iki partiye kapatma davası açılmakla devletin kendisi bu bölgeyi yok saymakta ve görmezden gelmektedir. Dolayısı ile anayasa’nın 3. maddesini birileri ihlal etmektedir.

Hadise bununla da sınırlı değil; bir de Cumhurbaşkanının yargılanıyor olması var ki bu durum başlı başına trajikomik bir hadisedir. Yine anayasanın 104. maddesinde ifade edilen cumhurbaşkanının devletin başı olduğu ve bu sıfatı ile devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nasıl mümkün olacak? Yargılanan bir cumhurbaşkanını, devletini ve milletini temsilen başka devlet başkanlarının karşısına göndermekten utanmayacak mıyız? Hangi hakla onun elini zayıflatıyoruz?

Şimdi soruyorum;

Laiklik ilkesini bu kadar tartışma konusu yapmak…

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne bu denli kast etmek…

Cumhurbaşkanının elini bu kadar zayıflatmak…

Bu mu hukuk? Bu mu siyaset?

Sakın derdiniz başka bir şey olmasın? Yoksa kim bindiği dalı keser? Ya da kim ayağına kurşun sıkar?

29 Mart 2008

Merak ettim

Ak Parti'nin kapatılıp kapatılmayacağı hakkında yanda mini bir anket yaptım. 12 kişiden 10'u kapatılmaz dedi.

Mahkeme seyrinin nasıl ilerleyeceğine şurda iki gün kalmışken merakımı saklayamadım, bu on kişi acaba hangi saikle Ak Parti kapatılmaz diyor? Yoksa bunların hepsi Murat Özdemir mi?

24 Mart 2008

Herkes kendi işine!

Medyayı sınıflandırmak, şucu, bucu, muhafazakar, bir kesim ya da islami gibi vasıflar kullanmak hoş olmasa da ister istemez böyle bir sınıflandırma yapmak zorunda kalıyoruz. Neticede her gazete ve televizyonun takip ettiği bir çizgi var. işte o çizgi, gazete veya TV'ye bir vasfın yapışmasına neden oluyor.

Netice-i kelam, Yeni Şafak için hangi vasıf uygun görülür? Elbette İslami ya da muhafazakar basın denir, değil mi? Bu gazetenin son 2-3 senedir nedense kendini farklı bir kimliğe sokmaya çalıştığını izliyoruz. Geçen yıldı sanırım, 14 Şubat ile ilgili verdiği ekten dolayı bazı çevrelerde epey tartışma konusu edilmişti. Son olarak da bir magazin haberi patlattı; Gülben Ergen boşanacakmış. Ancak aynı günün akşamında haber Gülben Ergen tarafından yalanlanmış.

Şimdi Yeni Şafak'a sesleniyorum, lütfen kendi işinle uğraş, ne senin okuyucun böyle bir haber bekliyor senden, ne de senin muhabirin o ortama girip o işi yapabilir? Yok, ben o işi yapabilecek muhabiri bulurum diyorsan o muhabirin de sana ne kadar değer verip çalışacağını sen hesapla! Sen en iyisi kendi işini düzgün yap!

23 Mart 2008

Esnaf Ahlakı

İşte gerçek esnaf ahlakından bir örnek; "Her yere Güllüoğlu açıyorsunuz, başkalarının ekmeğine mani olmak var mı? Öteki baklavacılar ne olacak? Böyle büyümeye son verin."

Güllüoğlu baklavalarını bilmeyenimiz yok. Nejat ve Faruk Güllü'nün babası Mustafa Güllü'ye ait bu sözler. Çocuklarına kızgın. Kızgınlığının nedeni ise nezaketi.

Hala böyle esnaflarımızın da var olduğunu bilmek güzel.

16 Mart 2008

Türk Milleti Adına; Beyinsizsiniz!

Resimde de görüldüğü üzere savcılar davayı açarken kamu adına açarlar.

Anayasanın 9. maddesi de "yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır" der.

Mahkemeler kararlarına "Türk Milleti Adına" diye başlarlar.

Bu durumda Ak Part'yi kapatma kararı verirse Anayasa Mahkemesi, Türk Milleti Adına kararını açıklarken şunu mu diyecek?

"Sevgili Millet, evet, daha 8 ay önce siz bu partiyi seçtiniz ancak ben sizin adınıza karar veriyorum, bu parti kapatılmalı. Çünkü siz seçeceğiniz kişileri bilmiyorsunuz, sizler akılsız ve dahi beyinsizsiniz. Size kömür dağıttılar diye gittiniz oylarınızı bu partiye verdiniz."

Anayasa Mahkemesi dese ne, demese ne? Zaten başsavcı dedi diyeceğini. Bizim adımıza davayı açtı başsavcı.

14 Mart 2008

Demo Demokrasi

Türkiye demokrasisi için başka bir açıklama yapmaya gerek yok, kullandığımız demokrasi ne yazık ki süreli, demokrasinin demo versiyonunu kullanıyoruz. Süresi dolduğunda kullanılamayan, ancak belirli bir ücret karşılığında yenilenebilen bilgisayar programları gibi. En son 3 Kasım 2002’de yenilemiştik versiyonu ama süresi yine dolmaya başladı galiba. Uyarılar vermeye başladı. Biraz daha yüklü miktarda ödeme yaparsak programın daha güçlü bir versiyonuna sahip olabiliriz belki.

Aslına bakılırsa en iyisi, galiba bu programdan vazgeçmek. Böylece el aleme karşı da rezil olmaktan kurtuluruz.

Yeni programımızda neler olsun?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olsun, ömrünün ahirinde de olsa Murat Demirel hazırda bekliyor.

Başbakan da Mesut Yılmaz. O hala genç ve dinamik.

TBMM için 550 milletvekili çok. 98 milletvekili kâfi. Diğer partiler kapatılsın. CHP Türkiye’nin partisi, hem de en köklü partimiz. Başka partiler fuzuli işgal ediyorlar meclisi.

Türkiye’de tek hakim olsun, o da Sabih Kanadoğlu. Savcısı da Vural Savaş olsun. Anayasa Mahkemesi başkanlığına da Yekta Güngör Özden getirilisin.

Türkiye’ye Akdeniz Üniversitesi kâfi. Üniversiteler arası kurul filan da gerekmez böylece. Rektörlerimizin Ankara’da toplanmaları için masraf etmelerine lüzum kalmaz.

YÖK de usulen var olsun yine. Başkanlığına da Erdoğan Teziç atansın tekrar. Üyelere filan da ihtiyaç yok, böylece YÖK başkanı tek başına genelge de yazabilir.

Genelkurmay’da da revizyon gerek bence. Hem baksanıza, şimdiki komuta kademesi ABD’nin emri ile kara operasyonunu bitiriyor, olacak şey mi? Emekli generallerimizden Veli Küçük Paşamız ne güne duruyor? Askerin başına o gelsin.

Medyaya da bir çeki düzen verilmeli. Doğan grubu kâfi gelebilir bence. Yeterince yazılı ve görsel yayınları da var zaten. Ayrıca geniş kitlelere hitap edecek şekilde de yayın çizgisi oluşturmuşlar. Başka medyaya ne hacet?

Diyanet İşleri Başkanlığı’na da Yaşar Nuri Öztürk getirilsin.

Seçimler elbet var olmaya devam etsin. Nitekim Saddam’ın Irak’ında ve Esad’ın Suriye’sinde de seçimler var olmuştur.

Elbette tüm bunların yanında Merkez Bankası’na da bir başkan gereklidir. Kanaatimce orası için de en iyisi Cem Uzan olur.

Peki bu durumda Ak Parti’ye oy veren % 47 ne yapmalı diye mi soruyorsunuz? Onun cevabı zaten verilmişti ya, onlar Arabistan’a gitsinler.

9 Mart 2008

Güvenli Hakimler ve Savcılar

Türkiye gerçekten enteresan bir ülke. Bunun çok örnekleri var ama benim hemen her gün yaşadığım bir örneğini anlatayım;

İstanbul'da yaşayanlar biliyordur, Bakırköy'de E-5'in yanında estetik yoksunu ve işlevine göre tasarlanmamış ya da tasarlanamamış kocaman bir adliye yapıldı. O bölgeye yakın diğer adliyeler bu binada birleştirildi. Adliyeye 4 giriş var. Birincisi adliye personelinin girdiği ana kapı. İhtişamlı bir giriş denebilir çünkü kapıdan devasa yükseklikte bir salona (sağdaki fotoğraf) giriyorsunuz.Ben olsam bu girişi umumi giriş kapısı yapardım çünkü adliyeler aynı zamanda devletin gücünü göstermesi bakımından önemlidir. O girişin bu gücü gösteren bir işlevi olurdu en azından. Neyse taktir büyüklerin... İkinci kapıdan vatandaşlarımız giriyor. Üçüncü bir kapıdan da avukatlara kapı açmışlar. Kapı "aslında avukatlar girmeseler de olur ama ne yapalım işte, sistem..." der gibi binanın bir ucunda. Bu her üç kapıda da x-ray cihazları var. Son olarak da bina altına yapılan otoparktan giriş yapılmış. Fakat şimdi sıkı durun, bu otoparka sadece adliye personeli girebiliyor. Mesela hakim ve savcılar ya da adliyenin müstahdemi (müstahdemde araba olur mu demeyin, olur elbet!) Bu otopark sadece onlar için. Mesela bir avukat duruşmaya yetişmek için koşturdu ve diğer açık otoparkta yer bulamadı aracı için, alttaki otoparka giremez, neden? Yer olmadığından mı dediniz, hayır, güvenlik nedeni ile. Eee, artık hakim öldüren meslektaşımız da var nasıl olsa, bahane de hazır. Fakat mübaşir veya müstahdemin hakim öldürdüğü duyulmuş mudur? Onlar girebilir. Devletimizin memurlarına her daim güven esastır.

Geçtiğimiz günlerde ayağındaki özründen dolayı başsavcılıktan özel izinli(!) bir meslektaşla birlikte otoparka girmeye çalışan bir başka meslektaşımızı kapıdaki görevli, "hayır siz giremezsiniz, araçtan inin ve dolaşıp, kendi giriş kapınızı kullanın" demiş. Evet! Durum bu işte. Devletin zihniyeti...

Fakat her nedense Bakırköy Adliyesi’ndeki bu sıkı GÜVENLİK Şişli Adliyesi’nden esirgenmiş. Bir pasaj içinden girilen adliyenin girişinde görevli bir polis memurundan başka hiç kimse yok. Hatta x-ray cihazı da yok. Şimdi ne düşünmek lazım? Yoksa Şişli'de görev yapan hakim ve savcılar Bakırköy'de görev yapan hakim ve savcılardan daha mı az kıymetli devletimizin yanında?

21 Şubat 2008

1045

Cem Yılmaz reklamları Türk Telekom'u eski günlerine döndürebildi mi bilmiyorum ama yeni uygulamaya giren 1045'le galiba sabit hattı daha sık kullanacağız.


Uluslararası Millenicom firmasının bir çok ülkede uyguladığı 1045 servisi artık Türkiye'de de uygulanıyor ve % 80'lere varan indirim sağlıyor. Abone olmaya ya da ekstradan bir ücret ödemeye gerek kalmaksızın aramalarınızın başına 1045'i ekemeniz kafi.


Detaylı bilgi edinmek için linklerini tıklayabilirsiniz.

20 Şubat 2008

İnanamadım ama...

Türkiye'de, hava parası piyasası bulunan bir memuriyetin bulunduğunu öğrendim bugün.

Meşgul etmeyin, bakana mektup yazıyorum.

17 Şubat 2008

Çarşaf ve burka nasıl serbest kalır?

Bu haftayı kezzapçı ile geçirdik. Bakalım önümüzdeki haftayı nasıl geçireceğiz? Kaosa kalkmayan eller(!) kaos oluşturmaya çalışıyor. Muhtemelen daha işin başındayız. Cumhurbaşkanının onayından sonra üniversitelerde kaos üretilmeye çalışılacak. Bilim üretemeyen zihniyetin bundan daha iyi yapabileceği bir marifeti de olamaz heralde.

YÖK yasasının geçiçi 17. maddesi de tartışılacak galiba. Değiştirilmemesi taraftarıydım ancak kimi çevrelerce uygulamanın yerleşmesine şart koşulduğu için ona da çözüm bulmak gerektiği kanaatindeyim. Bence o maddeyi öyle bir düzenlemek gerekiyor ki, neyin yasaklanmayacağını değil de neyin yasaklanacağını sıralayarak hem düzenlemenin uygulanırlılığı sağlanmalı hem de Anayasa Mahkemesinin denetiminde sorun çıkarmamalı. Yasaklanmak istenen çarşaf ve burka değil mi? Yazsınlar bunu maddeye. Gerisine karışmasınlar. Yok fiyonklular, yok tavşan kulaklılar, yok baş altı, yok iğneli... Bunlara değinmeye gerek yok. Madde bu haliyle iptal edilirse ordan ötesi kendilerinin bileceği, çarşaf ve burka da serbest kalır.

* * *

NOT: Geçen hafta başlattığım uygulamamı bilgi notu şeklinde sunduğum yazıma iki ziyaretçiden gelen oylama ile 2,5 puan verildiğini gördüğümden bu yana o uygulamanın doğruluğunu sorgulamaya başlamıştım ki, bir dostumun bizzat uyarısı da eklenince artık o uygulamadan vaz geçmeye karar verdim. Dostumun uyarısı şuydu; "madem hafta sonunda bu kadar güncelleme hazırlayabiliyorsun, yine hazırla ama yayınlamak için hafta içini bekle, aralıklarla yayınla" dedi. Bana da makul geldi. Bu yüzden eski uygulamama geri dönüyorum.

10 Şubat 2008

Bilgi Notu

Blogumla hafta içi ilgilenemez oldum. Bunun çeşitli nedenleri var elbette, mesela şimdiye kadar ihmal ettiğim İngilizce için her akşam kursa gidiyor olmam bu nedenlerden biri.

Kendimi bağlamış olmak istemiyorum ancak bundan böyle blogumu haftada bir güncellemeyi düşünüyorum. Ana sayfada sadece güncellediğim yazıların yer almasını sağlayacağım.

Aksi bir durum olmadığı sürece bundan böyle bu şekilde karşınıza çıkacağım.

Başörtüsü Yasağı Kalktı (mı?)

Bu hafta mecliste önemli bir anayasa değişikliği kabul edildi ve çok büyük bir ihtimalle Abdullah Gül'ün onayıyla değişiklik yürürlüğe girecek. Değişikliğin amacı başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakmak. Ne değiştirildi? 10. madde şu şekilde oldu; "Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır." 42. maddeye de şunlar eklendi; "Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir."

Peki değişiklik amaçlanan neticeyi sağlayacak mı?

Bence hayır! Elbette yasağa karşı olan rektörler için artık bir engel görülmeyecek, çeşitli nedenlerle uymak zorunda kaldıkları yasağı bundan böyle uygulamayacaklardır. Ancak problem yasağı savunanlarda... Onlar yeni düzenlemeye uymadıklarında ne olacak? Ortada zaten yasak yoktu ki yeni düzenleme ile yasağı kaldırsınlar. Kanaatimce sonuna kadar direneceklerdir. Ve asıl çıkmaz da galiba bundan sonra başlayacak.

Bakalım bu işin sonu ne olacak?

İstanbul Şehir Rehberi

Bir süre önce İstanbul'da uygulanmaya başlayan EDS (Elektronik Denetleme Sistemi) 'den blogumda bahsetmiştim. Geçenlerde yakın bir dostumdan bir mesaj aldım. Efendim EDS cezası yağmış adresine. Kendisi bilmiyormuş ceza yazılacağını. Bundan kurtulmanın yolu yok muymuş? Ben de "benim blogu takip etmemenin cezası bunlar, ödemek zorundasın" diyemedim tabi, geçerli bir sebep ispat edemediği sürece ödemek zorunda olduğunu söyledim.


Büyükşehir belediyesi bir süredir güzel hizmetler sunuyor. Belki bir çok kişi haberdardır ancak ben yine de buradan da aktarayım, birincisi online şehir rehberi. Sokak sokak, hatta iş yerleri dahi rahatlıkla bulunabiliyor. Mesela evinizde kullandığınız beyaz eşyanın en yakın servisi nerde diye arasanız bulursunuz, ya da nöbetçi eczaneyi... İkinci bir hizmeti ise İstanbul trafiğinin yoğunluk haritasını, ya da gitmek istediğiniz yere en kısa sürede nereden ulaşabileceğinizi gösteren Trafik Kontrol Merkezi. Aynı hizmetten yola çıktıktan sonra faydalanmak istiyorsunuz; bu durumda uyumlu cep telefonunuz varsa online hizmet alabilirsiniz. Ya da 444 4 154 numaralı telefonu arayarak da ulaşacağınız yere hangi yönde gitmenizin daha makul olduğunu size bildireceklerdir.

Bunları kullanmak sadece bizim için önemli değil aslında. İstanbul trafiğini rahatlatmak açısından hepimizin görevi de. Tek bir tarafa yoğunlaşarak içinden çıkılmaz bir duruma sebep olacağımıza alternatifler kullanarak eşit dağılım sağlanır tarfikte ve böylece herkesin birbirine faydası olur diye düşünüyorum.

Mem ü Zin (Mem û Zîn)

Leyla ve Mecnun kadar meşhur değil belki ama tam da Türk-Kürt kardeşliğinin yaralanmaya çalışıldığı bugünlerde bir Kürt aşk hikayesi olan Mem ü Zin okunası bir roman.

"Mem ü Zin; Yerde Yeşerip Gökte olgunlaşan Bir Aşk Hikayesi" ünlü Kürt bilgini Ahmedi Zani'nin manzum tarzda yazdığı bir eser. Ancak bu eseri İslam coğrafyasının yetiştirdiği müstesna ilim adamlarından Prof. Dr. Said Ramazan El-Buti roman şeklinde kaleme almış. Arapça keleme alınan bu eserin Türkçe'ye tercümesini ise yine bir akademisyen olan Abdulhadi Tümurtaş yapmış. Kent yayınlarından çıkan kitabın internet üzerinden satışını yapan tek bir siteye ulaşabildim;
http://www.kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=9018

Zin'e ulaşamayan ve zindana düşen Mem'in münacaatından kısa bir parça:

"Rabbim! Dünyayı ve dünya ümitlerimi kaybettiğim sırada senin lütfuna kavuştum.

Ruhumda parlayan hidayetin devam ettiği sürece sabretmek bana gayet tatlı gelir. Gönlümde bana ünsiyet veren nurunu gördüğüm sürece, bu karanlık gözüme hiç gelir. Lütfun ve merhametinle kuşatıldığım sürece bu acı kalbime rahatlık verir."

İlk Emir

2 Şubat 2008

222A

Biz bu görüntüleri Nisan 2007'de izlememiş miydik? Bunlar yoksa yapılacak düzenlemenin Abdullah Gül tarafından referanduma sunulmasını mı istiyorlar?


(Not: Burada 222A mitinginin Milliyet Gazetesinin internet sitesindeki video haberi vardı. Ancak her fırsatta en çok tıklandığını iddia eden site, ne yazık ki vidounun içeriğini değiştirmiş. 29.03.08)

29 Ocak 2008

Soru

Ergenekon operasyonu ile başörtüsü düzenlemesinin aynı döneme denk gelmesi sadece bir rastlantı mıdır acaba?

Ya da "bürokrasinin" düzenlemeye sessiz kalmasındaki sebep nedir?

25 Ocak 2008

İnanmayın, Telekom’u Şikayet Edin!

Birkaç gün önce bir tüketicinin Telekom’a açtığı dava (denilse de dava değil) ile ödediği sabit ücretleri geri aldığı yazıldı çizildi. Ancak Telekom yapılan bu haberler karşısında zor duruma düştüğünü anlayıp bir açıklama yapmış. Açıklamasında kısaca Tüketici Sorunları Hakem Heyet(ler)inin mahkeme niteliği taşımadığını, bunun da Anayasa Mahkemesince verilmiş bir karardan kaynaklandığını belirtmiş.

Burada detaylı bir şekilde konuyu anlatacak değilim ancak Anayasa Mahkemesinin söz konusu heyetleri “mahkeme” olarak tanımadığına ilişkin kararı gerçekten varsa da kararın niteliği Telekom’un almak istediği sonuçla bağlantılı değil. Netice itibariyle belli bir meblağı geçmeyen tüketici sorunlarına ilişkin ihtilafların çözüm yeri halen bu heyetlerdir ve bu heyetin verdiği karar icra edilebilir mahiyettedir. Nitekim Telekom da ilgili karara Tüketici Mahkemesinde itiraz etmek sureti ile kararı yok sayamamıştır.

Telekom bu açıklama ile karşısına gelecek binlerce heyet kararının önünü kesmek, bu suretle tek cephede savaş vermek istemektedir. Çünkü alınacak her heyet kararını ayrı ayrı Tüketici Mahkemesine sunmaya kalkışsa bunun altından kalkamayacağının farkındalar.

Tüm bu sebeplerle gerçek bir tüketici bilinci çerçevesinde haksız alınan bu sabit ücretin kaldırılması için tüm sabit telefon kullanıcılarının bulundukları ilçe kaymakamlıklarındaki Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurmaları fevkalade elzemdir.

24 Ocak 2008

20 Ocak 2008

Değişiklik çözüm değil çözümsüzlüğe sebep olabilir!

Ak Parti ile MHP arasındaki uzlaşma neticesinde ortaya çıkan başörtüsüne çözüm haritası görüldüğü veya gösterildiği kadar engebesiz bir harita değildir. Aksine engebelerin yanında çok sayıda mayın da söz konusudur.

Öncelikle 1982 Anayasasının 13. maddesinde açıkça belirtilmiş olan temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin bir hüküm varken aynı hükmün tekrar mahiyette eğitim ve öğrenim hakkını düzenleyen 42. maddesine eklenmesinin yasakçı zihniyeti kırmaya yönelik hiçbir etkisinin olmayacağı aşikârdır. Aynı şekilde 10. madde için öngörülen düzenlemenin de ciddi anlamda bir tesir oluşturacağını düşünmüyorum. Tüm bu düzenlemelerin altının doldurulması gerekmektedir ki bu da ancak kanunla mümkündür.

Bu noktada YÖK kanunu ek 17. maddede değişiklik yapılmak sureti ile anayasada yapılacak düzenlemelerin altı doldurulmaya çalışılıyorsa da işte yasakçı zihniyetin istediği çözümsüzlük de burada başlamaktadır.

Öncelikle anılan maddede yapılması düşünülen değişiklik 1988 yılında YÖK kanununa eklenen ek 16. maddedeki "Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir" hükmünden farklı düzenlenmişse de benzer bir hüküm getirmektedir. Bilindiği üzere anılan madde o günkü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Anayasa Mahkemesi ise maddeyi iptal etmiştir. Hangi gerekçe ile iptal edilmiş olursa olsun benzer bir düzenleme yapmak sureti ile yasağın aşılacağını düşünmek çözüm değil çözümsüzlüktür. Anayasada yapılacak yeni düzenlemeler de söz konusu ek 17. maddenin iptaline engel olmayacaktır.

Kaldı ki meri ek 17. madde mevcut hali ile Anayasa Mahkemesi denetiminden geçmiş ve kanaatimce yeterli bir hüküm iken maddeyi tekrar düzenleyerek yargı denetimine açmak yerine mevcut haliyle uygulanabilirliliğini sağlamak, mesela anayasanın 13. maddesine mahkemelerin vermiş olduğu kararlara oluşturdukları gerekçelerle temel hak ve özgürlüklerin sınırlanamayacağına ilişkin bir vurgu yapılmak sureti ile çok daha sonuç alıcı bir düzenleme yapılmış olacaktır. Bu şekilde ek 17. madde hükmünü uygulamayanlar anayasal bir suç işlemiş olacaklarından çok daha kısa yoldan ve net bir sonuç alınacaktır.

Kuşkusuz siyasetin insiyatif alarak konu üzerinde çalışması ve Türkiye’nin önemli iki büyük partisinin uzlaşması basite alınmayacak bir durumsa da yukarıda ifade etmeye çalıştığım mayınları temizlemek gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. Bu güzel ve örnek uzlaşının oluşturduğu havayı bozmak ve kötümser düşünceler oluşturmak değil kastım. Sadece hukukçu kimliğimle muhtemel senaryolara dikkat çekmek istedim. Ve ne yazık ki şu haliyle meclise sevk edilen düzenlemeler sonuç almak için yeterli görünmüyor. Aksine çözümsüzlüğe götürme ihtimali daha yüksek.

Siyasi aktörlerin Türkiye’nin önemli bir yarasını tedavi etmeye kalkışırken yarayı kapanmaz hale getirme ihtimalini iyi düşündüklerini ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey ne yazık ki bulunmuyor.

29.01.2008
İstanbul

17 Ocak 2008

Anket

Anketi yaptın da ne öğrendin Ali? "Blogu düzenli takip edenler" diye de başladın anket soruna, Allaaşkına sen inanıyor musun toplam 24 takipçinden 11 tanesinin senin bloguna arama motorlarından ulaşıp bunların blogunu düzenli takip ettiklerine?

Hadi istersen bir de anket sonucunun doğruluğunu sorgula bir başka anketle, nasıl olur? Fena olmaz değil mi?

14 Ocak 2008

Tende Cânım


Eskiden Mevlevihanelerde kullanılan ancak uzunluğu ve üfleme güçlüğü nedeniyle yaklaşık 50 yıldır kullanılmayan Şah Ney'in icra edileceği bir konseri dinlemek istiyorsanız ve 17 Ocak Perşembe akşamı başka bir programınız yoksa Cemal Reşit Rey'deki Süleyman Erguner'in konseri size göre demektir.

9 Ocak 2008

Sakın Edebi Terk Etme!

Şair Nabi'nin meşhur şiirinin hikayesini daha önce blogumda yazmıştım. O şiirin babamdaki Osmanlıca yazılı halini fotograf çekmiştim.


Latin harfleriyle;

Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu
Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu

Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır
Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır

Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil
Amâdan açdı mevcûdât düş ceşmin tûtiyâdır bu.

Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı Kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu.

Açıklaması;

Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Hz. MuhammedMustafâ (s.a.v)’nın makamı, Ravza-i Nebî’dir.

Bu Gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği yanık aşığıdır.
Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır.

Burası, Allah (c.c)’ın sevgilisinin ebedî istirahatgâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onun arşınaçıkartılmıştır.

Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir.

Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve Peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.

Kaynak: http://mimnun.wordpress.com/2007/04/01/sakin-terk-i-edebden/

7 Ocak 2008

Değişiklik İşe Yarayacak mı?

Anayasa;

Kanun önünde eşitlik

MADDE 10 –
Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Yüksek Öğretim Kanunu;

Ek Madde 17 – Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

Maddeler bunlar. Görüldüğü üzere hukuken bir yasak bulunmuyor, fiili durumla oluşturulan bir yasak var. Ortada böyle bir durum varken son günlerde MHP önerisi olarak ortaya atılan Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin yasağın kalkmasına bir etkisinin olmayacağı anlaşılmaktadır. Düzenleme ile "bütün işlemlerinde" ifadesinden sonra "her türlü kamu hizmetlerinin sunulmasında ve bunlardan yararlanılmasında" cümlesi eklenmek isteniyor. Yasakçılar için bu ifadeler yeterli gelmeyecektir. Yine Anayasa Mahkemesi kararlarından ve AİHM kararlarından bahsedecekler ve bildiklerini okuyacaklardır. Yapılacak değişikliğin başörtüsü sorununa yönelik ve bu kasıtla yapılmış olmasından dolayı belki geçici bir rahatlama ile yasak bir süre ortadan kalkacaktır ancak maddenin düzenleniş biçimi yarın bir gün yasağın tekrar uygulanmasına engel değildir. Yasak tekrar uygulanabilecektir.

Kaldı ki Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin altının doldurulması gerekmektedir. Tek başına bir anlam ifade edebilmesi yukarıda belirttiğimiz gerekçeler çerçevesinde mümkün bulunmamaktadır. Bu durumda çıkarılacak bir yasa ile maddenin uygulanabilirliliği sağlanmaya çalışılmalıdır. Ancak bu noktada da çıkarılacak kanunun yukarıda zikrettiğimiz YÖK Kanununun ek 17. maddesinin akıbetine uğrama ihtimali söz konusudur. Dolayısıyla bu düzenlemenin de bir anlamı bulunmamaktadır.

Hatırlanacağı üzere 1990 yılında YÖK kanunundaki anılan düzenleme ile kılık kıyafet serbestliği sağlanmaya çalışılmış, o günkü SHP yasayı Anayasa Mahkemesine götürmüştü. Anayasa Mahkemesi, kararını açıkladığında herkes derin nefes almıştı çünkü yasa Anayasaya aykırı görülmemişti. Fakat kararın gerekçesi yazıldığında başörtüsünün Anayasanın laiklik ilkesi ile çeliştiğinden bahsedilmişti. Bu gerekçeye rağmen açık kanun hükmü karşısında doğru bir uygulama ile yasak uzun süre uygulanmamıştı. Ta ki 28 Şubat süreci ortaya çıkana kadar. 28 Şubat’ın mimarları ve halen yasağı savunanlar Anayasa Mahkemesinin bahsi geçen kararına değil o kararın gerekçesine dayanmaktadırlar. Bu uygulama ile Anayasa Mahkemesi adeta “kanun koyucu” konumuna getirilmiştir. Hem de Anayasanın açık hükmüne muhalif olarak.

Umuyoruz başörtüsünün serbest olması için Anayasanın 10. maddesinde yapılacak düzenlemenin yeterli olmadığını iktidar partisi mensupları da fark ediyorlardır.
19.01.2008
İstanbul

31 Aralık 2007

Yılbaşı Gecesi

Ahmet Hakan'ın "süper muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak" yılbaşı kutlamalarına yönelik geçmiş hatıralarını kaleme aldığı yazısından bugün Taha Kıvanç'ın "PTT, ya da pijama, terlik, televizyon" başlıklı yazısını okurken haberdar oldum.

Her iki yazıyı ve Taha Kıvanç'ın verdiği linklerdeki yazıları okuduğumda benim kendi hatıralarım aklıma geldi. "Ultra" muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak küçüklüğümde birkaç defa komşu çocuklarıyla yılbaşı akşamlarında bir araya gelip çerez yediğimizi, tombala oynadığımızı hatırlıyorum. Bununla beraber yılbaşı gecesinin bizim kültürün bir parçası olmadığını bilirdik. Yaptığımız tenakuz muydu? Bence değildi. Yılbaşını kutlayan bir dostumun ya da komşumun o sevincine iştirak etmek neden kötü olsun ki? Yeterki eğlencenin dozu ve şekli çizgi dışı olmasın.

Netice-i kelam, yılbaşı geceleri belli bir zaman sonra muhasebe gecesi oluyor aslında. Düşünüyorum da 2006 ile 2007 arasında nasıl bir değişiklik oldu ki 2008 farklı olsun? Biz "bir günü bir gününe eşit olan zarardadır" diyen bir Peygamberin ümmeti iken bir yılın bir yılına eşit olmasını nasıl açıklayacağız?

Bunları düşünüyorum bu gece.

Yılbaşı gecesi için özel program yapar mısınız?
Evet Hayır Bazen Program yapanlara katılırım Umumi programlara katılırım

29 Aralık 2007

Eşkiyalıktan Kabadayılığa

Yıllar önce Eşkiya'yı seyrettiğimde Şener Şen'in müthiş oyunculuğu ve Yavuz Turgul'un harika senaryosu etkilemişti beni. Zaten Eşkiya'nın Türk film tarihine olan katkısını herkes kabul ediyor. Aynı ekibin bu defa Kabadayı'da bir araya geldiğini öğrendiğimde yine güzel bir film izleyeceğim diyerek sinemanın yolunu tuttum.

Kabul etmek gerek ki Eşkiya filmini izlememiş biri için film gerçekten güzel. Eşkiya'yı izlemişler için de 10 yıl öncesini hatırlamak bakımından fena değil. Mesela ben 10 yıl öncesinde öğrenci olduğumu, fimi izlemek için sınıf arkadaşlarımızla Çemberlitaş'taki Şafak Sinemalarına gittiğimizi, filmi yine böyle bir Aralık ayında seyrettiğimiz gibi detayları hatırladım.


Eşkıya Kabadayı olmuş, Baran da Ali Osman. Cumali'nin yerini de Murat almış. Keje'nin yerinde ise bu defa Murat'ın annesi yer almış. Film ne Ahmet Hakan'ın eleştirisi kadar ağır bir eleştiriyi hak ediyor ne de olağanüstü bir film olarak gösterilmeyi.

Son olarak filmi izleyelim mi derseniz, bir film seyretmeniz gerekiyorsa, evet, izleyin.

24 Aralık 2007

Mim'liyim, Mim'lisin, Mim'li!

Blogu açtım açalı aralıklarla bu oyunlara dahil oluyorum; en son Ryu oyuna dahil etmiş beni. Merak ettim, ilk çıkaran kimdir acaba diye, linkleri takip ede ede sonunda oyunu başlatana ulaştım. Karar verdim, bir mim konusu da ben çıkaracağım.

5 adet soru sorulmuş, bunları cevaplamam isteniyor. Sorular ve cavapları şöyle;

S-1)Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
C-1)Ümit Şimşek Hocanın blogunu birkaç defa ziyaret etmiştim ama bir blogun nasıl açıldığını, nasıl kullanıldığını bilmiyordum. Bir süre sonra başka bloglar da görünce detaylı incelemeye karar verdim ve 2005 sonunda blog yazmaya başladım.

S-2)Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
C-2)Blog yazılarımı etiketlerden de anlaşılacağı üzere belli konularda yazıyorum. O etiket başlığı altında değişik konulara değiniyorum belki ama her düşüncemi ve hayatımın her aşamasını paylaşmıyorum blogda. Fakat bu durum içimden geldiği gibi yazmadığım anlamına da gelmiyor. Neticede Ali Kahya'nın tornasından çıkıyor hepsi.

S-3)Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
C-3)Bloguma ve yazdıklarıma önem vermeye çalışıyorum. Bununla beraber blog yazmak için bir şeylerden feragat ettiğimi söylemek zor. Çoğu yazımı iş yerinde iş yoğunluğumun olmadığı sıralarda yazıyorum ve akşam evde son kontrolden sonra yayınlıyorum. Yazmak kadar arada sırada blogla ilgilenmek, yorumlara cevap yazmak da zamanımı alıyor aslında. Çok yorum aldığımdan da değil bu ama her yoruma ayrı cevap yazmak bazen vakit alıyor. Yorumcu dostlar buna alınmasınlar elbette ama doğrusunu söylemek gerekirse her yoruma cevap yazma adetimi bazen bırakmayı düşündüğüm oluyor.

S-4)Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
C-4)Özellikle bu yıl geçen yıla göre güncelleme aralığını artırdığımda bir kaç dosttan şifahen ya da mail yoluyla bu konuda soru aldım. Bir an kendimi daha sık yazmak zorundaymışım gibi hissetmeme neden oldu bu sorular ama artık alıştılar sanırım. Artan bir bekleyiş olduğunu pek düşünmediğimden blog yazmak benim için hala eğlenceli bir uğraş diyebilirim.

S-5)Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
C-5)Kendimi şu kadar süre yazarım ya da yazmam diyerek kısıtlamak istemiyorum. İçimden geldiği sürece yazmaya devam edeceğim.

Ben de Talha Bey'i bu işin içine çekeyim.

19 Aralık 2007

Ice Hotel

Birkaç gündür İstanbul'da yaşanan soğuklar bayram tatilini düşünenleri düşündürmüş olsa gerek. Oysa ben acaba daha soğuk bir yer olsa da tatile gidebilsem diye düşünüyordum ki akşam eve dönerken radyoda buz otelin tanıtımına rastladım. Soğuğu seviyorum ama buz otelde de nasıl yaşanır bilmiyorum. Bu sene değilse de kısmet olur belki bir gün denerim.

Bayramın hayırlar getirmesini diliyorum.

14 Aralık 2007

Halil İbo (Bambam)

Ağustos ayında Ankara'da Halil İbo (Halil İbrahim Kuzucu)'ya ait Halil İbrahim adlı tandır salonuna gitmiştik bir grup arkadaşla. Çok yakın alaka göstermişti bize. Sıcak kanlı ve espiriliydi. Yanımızdaki ufaklıkla kendini sevdirmek için çok uğraşmış, şeker ikram etmiş ama bir türlü muvaffak olamamıştı. Ufaklık o dev cüsseden korkmuştu galiba. Birlikte fotoğraf çekilme talebimizi kırmamıştı ve yandaki fotoğrafı çekilmiştik.

Vefatını öğrendiğimde müteessir oldum. O görünen iri cüssenin ardında aslında nahif bir yapısı vardı. Allah rahmet etsin diyoruz.

9 Aralık 2007

Erdoğan Teziç

1994-1995 eğitim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1. sınıfa yeni başladığımda hatırladığım kadarıyla ilk girdiğim ders Anayasa Hukuku idi. Sınıfımız 500 kişi kadardı ve hoca derse girdiğinde sınıfta müthiş bir uğultu vardı. Hoca uzun süre derse başlamadı, ta ki uğultu kendiliğinden yok oluncaya kadar. Nihayet hoca mikrofondan seslendi ve "bu ses, sizin bu uğultunuz, bana adeta bir senfoni dinletisi gibi geliyor. Bu yüzden şu ana kadar hiç bir sınıfta bu sese karışmadım" diyerek öğrencilerden müthiş bir alkış aldı. İşte o hoca Erdoğan Teziç'in ta kendisi idi.

En son veda ziyaretinde Cumhurbaşkanı Gül'e Anayasa Hukuku adlı kitabını hediye etmiş. Bize de o kitabı okutmuştu. Birgün ben de bakan olur muyum bilmem ama Erdoğan Teziç YÖK'e veda ederken şu anki mevcut hükümette 6 bakanın talebesi olduğunu söylemiş.

Erdoğan Teziç YÖK başkanı seçildiğinde çok umutlanmıştım, öğrencilik dönemimizdeki sevecen ve babacan, bir onun kadar da hoşgörülü duruşunu YÖK başkanlığı süresince de devam ettireceği düşüncesi ile. Yeni seçilecek YÖK başkanı eskisini aratmaz inşallah.

7 Aralık 2007

5.Kat

Bugün Sirkeci Adliyesine gittim. İstanbul Asliye Hukuk, Sulh Hukuk ve İş Mahkemeleriyle Aile mahkemelerinin yer aldığı bu adliye Konyalı Lokantasının olduğu sokakta yer alan 3 katlı eski bir binadır.

Her zamanki gibi hızlı adımlarla içeri daldığımda asansörün kapanmak üzere olduğunu görünce daha da hızlandım ve son anda asansöre yetiştim ve 3. kata çıkmak için düğmeye bastım. Asansörde yaşlı bir teyze vardı ve ben girince "evladım ben de 5'e çıkacağım ama bulamadım" dedi. "Teyze 5. kat yok, ne vardı 5'te?" dediğimde, "5.kalem 5'te değil mi?" diye sordu. "Teyze" dedim, "eğer her kaleme bir kat verselerdi burası gökdelen olurdu, adalet de bu kadar gecikmezdi. Hangi 5. kaleme gideceksin?" diye de sordum çünkü yukarıda saydığım her mahkemenin 5.si vardı. Fakat teyze için sadece kendi davasının görüldüğü 5. kalem vardı. Cevap vermeyince, "İş Mahkemesi mi? diye sordum, "ha, evet evet" diye cevapladı. "3. katta" dedim ve asansörden inince teyzeye yerini gösterdim.

Sonra her kata bir kalemin yerleştirileceği bir gökdeleni düşündüm, ne iyi olurdu!

4 Aralık 2007

Kurban

Sonunda bizim de kopya koyunlarımız oldu. Önce Oyalı sonra da Zarife adında iki tane kopya koyunumuz tam da Kurban Bayramı arefesinde yeni bir tartışmanın nedeni oldular. Bu koyunlar büyüdüklerinde kurban edilseler caiz midir? Değil midir? Yeni gündem maddemiz bu.

İlgili haber için tıklayın.

Gelelim asıl konumuza. Özellikle büyükşehirlerde yaşayanlar için kurban kesmek gerçekten önemli bir problem. Hem bu problemi aşmak, hem kurban sevabını almak istiyoruz. Peki bunların üstüne bir de yardım sevabını eklemek ister miyiz? Elbette isteriz. Öyleyse aşağıdaki linkleri tıklayarak bu imkanları değerlendirelim;

http://www.denizfeneri.org.tr/kurban.aspx
https://www.ihh.org.tr/bagis/?quick=151
http://kurban.kimseyokmu.org.tr/

Ayrıca ürünlerini güvenle tükettiğimiz Danet'in de İstanbullular için ilkini geçen yıl düzenlediği bir organizasyonu bu yıl da tekrar ettiğini öğrendim. Henüz internet sitelerinde bir duyuru yapmamışlar ancak bana gönderdikleri e-postada detaylı bilgilendirme yapmışlar. Adrese teslim kurban organizasyonu yapıyorlar. İsteyenler şirketin 0212-4372106 numaralı telefonundan bilgi alabilirler.

29 Kasım 2007

Forwardlanmayın!

Forward mailleri oldum olası sevmem. Bu tür mailler içinde gerçekten işe yarayanları ise nasıl tespit ettiğimi söyliyeyim, çok sayıda forwardçı arkadaşım var ancak içlerinden biri tam da benim istediğimi yapıyor ve sadece işe yarar olanları gönderiyor. O arkadaş çok sayıda forward gönderen bir arkadaş. Bunu biliyorum ama bana sadece benim işime yarayacak olanları gönderiyor, haftada veya iki haftada bir tane... Dolayısıyla ondan başka gönderen dostların forward mailini ne yazık ki (çoğunu okumadan) silmek zorunda kalıyorum.

İşin kötü yanı internet kullanıcılarının bir kısmı bu tür maillerle edinilen haberlerin doğruluğunu araştırmaya bile gerek duymadan diğer arkadaşları ile paylaşıyorlar. Oysa öyle bazı mailler var ki ortaya çıkış amaçları tamamen, halkı kin ve nefretle beslemek ve bu durumdan menfaatlenmek oluyor. Gerçekten de forward maillerle insanlar üzerinde ciddi anlamda kamuoyu ya da baskı oluşturuluyor ve bir kısım insanların bu vesile ile beyinleri bile yıkanıyor diyebiliriz.

En son geçenlerde okuduğum bir haber; bu tür maillerde izlediğim yolun ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Söz konusu haberde zamanında bana da gelen bir mailin yanlışlığı anlatılıyor.

Siz siz olun forwardlansanız da forwardlamayın.


Forward mailler hakkında ne düşünüyorsunuz, ne yapıyorsunuz?
  

27 Kasım 2007

Anketler

Blogumda zaman zaman anketler düzenleyip ziyaretçilerin görüş ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyorum. BLOGGER beta versiyonunda kullanıcılarına bloglarında anket hazırlama imkanını da sununca anket hazırlamak daha da basitleşti.

Bir süredir blogumda yer alan ve sonuçlanan anket sonuçlarını kaldırmadan önce hep birlikte değerlendirmek ve yorumlamak istedim. Mesela Türkiye Kuzey Irak'a girmeli mi diye sorduğumda 6 kişi (% 54) evet cevabı vermiş 5 kişi (% 45) ise hayır demişti.

Kuzey Irak tezkeresine başta ciddi anlamda karşı çıkmıştım. Hükümetin duygusal davranacağını düşünüyordum. Çok şükür korktuğum başıma gelmediği gibi hükümet bu konuyu çok başarılı şekilde yürüttüğü için tezkerenin çıkmasının olumlu neticelendiğini düşünüyorum. Bu konuda da yaptığım ankete katılanların % 67'si (27 kişi) tezkerenin çıkmasını olumlu bulduklarını, % 27'si (11 kişi) olumsuz buldukarını belirtmiş. 2 kişiyse fikrim yok demiş.

Yeni bir anayasaya ihtiyaç var mı sorusuna ise ankete katılanların % 60'ı (26 kişi) evet, % 34'ü (15 kişi) hayır demiş. Bu soruya da 2 kişi fikrim yok demiş.

Son olarak blogumu ne zamandır takip ediyorsunuz diye sordum. Açıldığı günden beri takip eden 5 kişi varmış, 1 yıldan fazla süredir takip eden de 5 kişi imiş. 1 yıldan az zamandır takip eden 2 kişi ve 1 aydır takip eden de 5 kişi imiş. Eskileri aşağı-yukarı tahmin edebiliyorum da özellikle son zamanlarda takip etmeye başlayanların bu yazıya yorum yazıp kendilerini tanıtmalarına çok memnun olurum.

Anket dedik, aklıma bir önceki yazıda yaptığım konu sonunda yazı ile alakalı anket yapma fikrinden de bahsetmek geldi. Bu fikri Ryu'dan (ç)aldım diyebilirim. Hoşuma gitti ve ben de elimden geldiğince bu yöntemi uygulayacağım. Çünkü her ziyaretçi yorum yazmıyor. Ancak ankete iştirak etmek daha kolay ve hızlı olduğu için iştirak daha fazla oluyor.

Yazıların sonunda yazıyla ilgili anket yapılmasını nasıl buluyorsunuz?
Olumlu
Olumsuz

24 Kasım 2007

Fatih Camii ve Hızır (a.s.)

Cenk Ünal bir zamanlar Cuma günleri ikindi namazında Hızır (a.s.)'ın Fatih Camiinde namaz kıldığını yazmıştı. Dün yolum Fatih'e düşmüşken camiye girdim ama cemaat çoktan dağılmıştı. Hızır (a.s.) ikindiyi cemaatle mi kılıyordur yoksa ikinci-üçüncü cemaatte de yer alıyor mudur bilmiyorum.

Caminin ikindi güneşi ile aldığı güzelliğini fotoğraf karesine bu şekilde sığdırmaya çalıştım;

16 Kasım 2007

Aman Dikkat! Adnan Oktar Aleyhine Yazmayın!

Wordpress bloglarının başına gelenin blogger kullanıcılarının başına gelme ihtimalinden bahsetmiştik geçen yazımızda. Kendisi de bir hukukçu olan Ryu Kun da konuyu kendi blogunda güzelce özetlemişti.

Aslında direkten dönmüşüz. Anlatayım. Wordpress sayfalarının kapanması ile alakalı bir araştırma yapayım dedim ve Kadıköy Adliyesinde işim çıktığında gitmişken bir de 6. Asliye Hukuk Mahkemesine uğradım. Davacısı Adnan Oktar olan 3 adet dosyaya rastladım. Wordpress bloglarının Türkiye'den takibinin engellenmesine yönelik olanı http://19.org/ (sayfayı şuradan inceleyebilirsiniz) sitesi ile ilgili olan dosyaymış. Bu site meşhur Sadreddin Yüksel Hocaefendinin oğlu Edip Yüksel'e aitmiş. (Dolayısıyle tebligat Edip YÜKSEL'e yapılmış.) Edip Yüksel bir zamanlar kendisine 19 rakamı ile alakalı vahiy geldiğini iddia ederdi. Halen öyle mi, en son durumu nedir bilmiyorum. Netice-i kelam, söz konusu adres wordpress tabanlı olduğu için olan wordpress kullanıcılarına olmuş. (Tabi bu arada sitenin gerçekten wordpress tabanlı olup olmadığı hususunda okuyuculardan yorum bekliyorum.) Oysa aynı dosyadan öğrendim ki bir de http://kendigoruslerim.blogspot.com/ diye bir adres varmış ki o adreste de davacı aleyhine ifadeler bulunuyormuş. Eyvah dedim, blogger da topun ağzındadır diye düşündüm ama Allah'tan bu adres kapanmış.

İşin kısaca özeti bu. Bir önceki yazımda verdiğim wordpressin açılacağına dair linkteki haberi doğrular bir bilgiye ulaşamadım dosyalarda. Ancak farklı mahkemelerde benzer davalar görüldüğünü söyledi memur. O dosyalarda böyle bir gelişme olmuş olabilirmiş. Gerçekten de sadece benim incelediğim dosyalarda onlarca internet sitesinin adı zikredilmiş ve bir çoğuna tedbir kararı alınmıştı. Her biri için ayrı ayrı dava açılmışsa adaleti biraz da Adnan Oktar'ın yavaşlattığından bahsedebiliriz.


İnternet sayfalarının yasaklanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerekirse yasaklanmalı
Yasaklanmamalı

15 Kasım 2007

İnsanlık Onuruna Layık Bir Dünya İçin Adalet

İstanbul İlim ve Kültür Vakfının gelenekselleşen Bediüzzaman sempozyumu bu yıl “insanlık onuruna layık bir dünya için adalet” konusunu ele almış. Geçmişten bugüne çok doğru konu seçimleri yapmış olan vakıf yine doğru zamanda doğru konuyu seçmeyi başarmış.

Dünya tarihinin en zor ve en hızlı yüzyılını geride bırakıp aynı hızla 21. yüzyılı yaşadığımız şu dönemde en çok muhtaç olduğumuz değerin “adalet” olduğu bir gerçektir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sarsılan dünya düzeni 1990 sonrası tek egemen güç çerçevesinde ilerleyen bir düzene bürünmüş, 10 yıllık tek güç olma duygusu 11 Eylül’ün yaşanması ile yerini şımarıklığa, tek merkezciliğe, ben ve diğerleri diye ayırımcılığa sürüklenmiştir. Tüm bunların neticesindeyse küresel bir adaletsizlik doğmuştur.

50 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği birinci dünya savaşı, kimyasal silahların kullanıldığı, sayısız insanın can verdiği bir dünya savaşı daha, Arap-İsrail savaşları, İran-Irak savaşı, Bosna katliamı ve nihayet ABD’nin Irak’ı işgali… Adaletin çok da rahat bulunamayacağının göstergeleri değil mi bunlar? Çocukların, kadınların, sivillerin öldürüldüğü, masum insanların katliamlara maruz bırakıldığı bir dünyada adaleti tesis etmeye çalışmak kolay mı? Gözlerini kan tutmuş küresel güçlerin ortasında adalete ulaşmak o kadar kolay değil ne yazık ki! Afrika’da açlıkla burun buruna kalan çocukların yaşadıklarını hastalık diyerek mücadele edilmeye başlanan obezlerin bilmediği bir dünyada adaletten söz edebilmek mümkün mü?

Bunlara ek olarak ülke içi adaletsizliklerin, bu anlamda özellikle de sosyal adaletsizliğin sınır tanımaz görüntüsü, çok küçük bir nüfusun, ülke gelirlerinin en büyük dilimini yedikleri ama diğer taraftan da büyük bir çoğunluğun açlık sınırlarında yaşadığı bir dünya düşünüldüğünde seçilen konunun ne kadar da anlamlı olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Bireysel adaletsizlikler ise insanoğlunun yaratıldığı günden bu yana var olan bir olgu. Kimilerinin eşlerini tartakladığı, kimilerinin ihkak-ı hak suretiyle kendi hakkını kendisinin elde etme çabasında olduğu dönemimizde kamuya karşı işlenen suçlar kadar bireylerin kendi aralarında işledikleri suçların da adaletsizliği körüklediği ne yazık ki önümüzde duran bir gerçek olarak yerini koruyor.

Tüm bu adaletsizliklere rağmen geçmişten günümüze insanların üzerinde en çok düşündükleri, kalem oynattıkları, onu tesis etmek için uğraş verdikleri, mükemmeline ulaşmak için çalıştıkları bir değerdir adalet. Ancak mutlak adaleti sağlayabilmek ancak Yüce Yaratıcıya aittir. Adil davranmak ancak o ismi tüm ışıltısı ile üzerinde taşıyana mahsustur. Biz ise sadece o ismin üzerimize yansıyan kısmını kullanmak ve o yansımayı elimizden geldiğince artırmaya çalışmakla mükellefiz. İlahi adaleti sağlamak bizlerin vazifesi değildir.

Adaletsizliği dünyanın ve üzerinde yaşayanların kaderiymiş gibi görmek yerine aslında tesisinin ve uygulanmasının çok kolay olduğunu bizlere göstereceğinden şüphe duyulmayacak bir sempozyumu dünya iklimine sunan vakıf yöneticilerine, bu iklimi sunacakları tebliğlerle bahar mevsimi yapacak dünyanın çeşitli yerlerinden gelen 150’yi aşkın ilim insanına ve iklimi ilk teneffüs edecek olan ve ardından da o iklimi yaygınlaştırma gayretlerine hız verecek olan dinleyicilerine, organizatörlerine ve emeği geçen herkese ne kadar teşekkür edilse azdır.

11 Kasım 2007

Wordpress Açılıyor mu?

Cuma günü Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesine gitmem gerekti. Bir süredir giremediğimiz wordpress sayfaları aklıma geldi birden ve gitmişken aklımda kalan dosya numarasını söyledim 2007/198... Konusu neydi davanın diye sorunca memur, internetle alakalı demem üzerine "o doysa Kadıköy'e gitti" dedi. Dosya numrası da 2007/195'miş. Yanlış kalmış aklımda.

Kayıtlarından ve ellerindeki karar klasöründeki tek sayfalık karardan öğrendiğim kadarıyla Adnan Oktar'ın avukatları vasıtası ile wordpress sitesi sahiplerine diye açılan davada wordpress'in kapatılması talep edilmiş. Ancak hem avukatların hem de kararı veren merciin internet bilgileri oldukça kısıtlı olsa gerek böyle bir kararın çıkmasına sebep olmuşlar. Aynı şeyin yakında blogger kullanıcılarının başına gelmeyeceğini kimse söyleyemez. Allah'tan kararın yanlışlığı Kasım ayı başında yapılan duruşmada dile getirilmiş de yakında wordpress'in mağdur kullanıcıları sayfalarına tekrar kavuşabileceklermiş.

Kadıköy'de ne zaman işim olur bilmiyorum ama olur da gidersem dosyayı takip edeceğim.

9 Kasım 2007

Günün Özlü Sözü

Bugünkü basılı Milliyet Gazetesinin en görünür yerindeki başlık, haberi internet üzerinden de okumuş olmama rağmen dikkatimi çekti; "Suriye'yi Türk basını korkutmuş." Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu'nun 1998 yılında terörist başı Öcalan'ın Suriye'den çıkarılışına ilişkin yorumundan çıkartılan konuyla ilgili yazı dizisisinin başlığına ait.

Meğer bizim bildiğimiz "bir Türk dünyaya bedeldir" sözü değişime uğramış da bizim haberimiz yok. İşte günün en özlü sözü; "Türk medyası dünyaya bedeldir."

Aslında bu söz bana bir taraftan medyanın durumunu düşündürürken diğer taraftan tam da sınır ötesi harekatın düşünüldüğü böyle bir dönemde Em.Org. Kıvrıkoğlu'nun niçin böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyduğunu düşündürdü.

7 Kasım 2007

Güneydoğu'da Eğitim Şart

5 Kasım’daki Erdoğan-Bush zirvesi ile tarihi bir dönemece daha girdiğimiz şu günlerde Güneydoğu’ya ve PKK sorununa ilişkin birçok öneri yapılıp, bilimsel nitelik taşıyabilecek çalışmalara imza atılıyor. Ancak dikkat çeken en önemli husus bu çalışmalarda bölgenin ekonomik refahına ilişkin önerilerin yoğunluğu oluyor. Oysa ekonomik refahtan da önce o bölgenin eğitim problemi üzerinde durulması gerekiyor.

Eğitim gönüllüsü olarak tüm dünyada isminden ve kurumlarından bahsedilen “Türk Okullarının” o bölgede niçin yaygınlaştırılmadığını anlamak mümkün değil. Paralı eğitim veren bu kurumların bölge şartlarına göre düzenlenmiş, gerektiğinde diğer bölge ve ülkelerden elde edilecek gelir ve kazançların belli bir oranının bu bölgeye aktarılması ile teşvik edilecek bir eğitim çalışması ile o bölgenin kısa vadede olmasa da orta vadede çok değişebileceği açıktır. Kuzey Irak’ta birkaç okulun açıldığını ve çok güzel meyveler verdiğini duyuyor ve biliyoruz. Ancak bu “özel okulların” Güneydoğu illerimizde de faaliyet göstermeleri fevkalade doğru bir adım olacaktır.

Bu noktada bu işin öncülerine, eğitim gönüllüsü bu hizmet erbabı kişilere çok vazifeler düşecek, özellikle maddi anlamda sıkıntı yaşayabileceklerdir. Ancak bu kurumlar dünyanın bir ucundaki ismini bile duymadığımız ülkelerde yaptıkları fedakârlıkların bir kısmını da bizim kendi insanlarımıza göstermeleri gerekir.

Esasında bu konu hakkında zamanın büyük düşünürlerinden Said Nursi ciddi çalışmalar yürütmüş ve adeta günümüze de ışık tutacak çözüm önerileri sunmuştur. Gençlik yıllarında Mısır’daki Ezher Üniversitesine gitme arzusundan doğan bir fikirle, fen bilimleri ile dini ilmin barışacağı, Asya ülkelerinde yaşayan Türk, Arap, Hint, Kürt, Kafkas; bilumum ırklara hitap edecek ve ortak potada eriterek ve anılan bu ülkelerin ortasında sayılabilecek doğu vilayetlerimizden birinde kurulmasını öngördüğü üniversite bugünkü yaşanan şu hadiselerin yaşanmasına belki de engel olacaktı. Said Nursi’nin Sultan Reşat ve Atatürk ile bu üniversite için görüşmeleri olmuş, her ikisinden de yardım sözü almıştır. Ancak gelişen zaman ve sorunlar içinde unutulan bir öneri olarak kalmıştır.

Günümüzde yaşadığımız bir gerçek de şu ki; İslam ülkeleri sürekli ayrışma derdindeler. Kendi aralarında ittifak kurulamayışının en önemli etkenlerinden biri de eğitimsizliktir. Neredeyse büyük bir köy haline gelen dünyada yükselen değer ayrılma değil birleşmedir. Bunun en güzel ve açık örneği Avrupa Birliği’dir. Ortak anayasaya doğru ilerleyen AB örneği önümüzde duruyorken küçücük Irak’ta insanların üç bölgeye ayrılma çabalarını eğitimsizlikten başka neye bağlayabiliriz? Ki İslam’ın en önemli düsturlarından birisi “Müslüman’ın Müslüman’a kardeş” olmasıdır. Eğer elinde bir değer varsa bu değeri diğer kardeşinle paylaşmak esastır İslam’da. Bunları bilmemek ya da bilip de uygulamamak eğitimsizlikten değil midir?

Eğitim alanındaki uzmanlıkları atık sevmeyenleri tarafından da kabul görmüş, dünyanın dört bir yanında fedakârlıklar gösteren, bulundukları yerlerde ülkemizin fahri elçisi olmuş, manevi değerlere önem verdikleri kadar birçok olimpiyatlarda elde ettikleri sonuçlarla fen ilimlerinde de başarılarını ispatlamış bu eğitim gönüllülerinin hiç vakit kaybetmeden derhal ve hızla Doğu ve Güneydoğu illerimizde yoğun bir çalışmaya girmelerini bekliyoruz. Bölge insanlarının ekonomik durumlarının çocuklarını o eğitim kurumlarında okutmaları zor olacaktır ancak bu noktada birazcık fedakârlık gösterilirse neticesi çok güzel olacaktır.

Moral Yazıları

Bir süredir Moral Haber için yazdığım muhtevası daha çok siyasi olan yazılarımı blogumda da yayınlamam blog okuyucuları tarafından pek de tasvip edilmedi. Bunu önce bana doğrudan ulaşıp ileten okuyucular oldu. En son geçtiğimiz günlerde yazdığım Eskiler-Yeniler başlıklı yazıma gelen yorumlardan da bu durum anlaşıldı.

Bununla beraber o tür yazıların meraklıları da yok değil. Hatta o yazılarımla yeni bir okuyucu çevresi de oluştu. Ancak blog okuyucuları gerçekten de bloglarda daha çok blog yazarının bir bakıma günlüğünü okumak istiyor. Gün içinde yaşadıklarını, duygularını, aktivitelerini, düşüncelerini, arkadaşlıklarını, ilgi alanlarını... diye sıralayabiliriz.

Bu nedenle bundan böyle Moral Haber'de yayınlanan yazılarımı geçmiş tarihli yayınlayıp onlara ana sayfada yer vermeyeceğim. O yazılarıma ulaşmak için yan tarafta yer alan "etiketler" başlığındaki "Moral Yazıları" linkini tıklayabilirsiniz.

3 Kasım 2007

Farklı Tüketimler

İnterneti bile tüketiyoruz. Önce mail adreslerimizi aldık. Mektup ve telefon yerine mailleşme yolunu tercih etmeye başladık. Sonra maillerimizi sadece gruplar ve üyeliklerde kullanıp ICQ'ya terfi(!) ettik. Bir dönem iletişim aracımız ICQ oldu. En son MSN keşfedildi. MSN de tüketildi, artık nur topu gibi bir Facebook'umuz oldu. Vatana millete hayırlı olsun deyip kurdaleyi kesen kesene... Son günlerde çok sayıda mail geliyor eş-dosttan. Facebook'a üye olan dostlar, sağolsunlar, beni aradıklarında üye olmadığımı görünce hemen üye olmam için -muhtemelen- önlerine çıkan kutucuğa mailimi yazıp davetiye gönderiyorlar.

Arkadaşlar! En azından şimdilik üye olmayı düşünmüyorum. Ben sizin sesinizi duymak istiyorum, yüzünüzü görmek istiyorum, dokunmak istiyorum, mimiklerinizi tepkilerinizi görmek istiyorum. Boş verin, canlı kalalım, sanal olmayalım. Bu nedenle Facebook davetiyelerinizi şimdilik cevapsız bırakıyorum ama beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.

İtiraz edenler olabilir; canlı olma-kalma duyurusunu sanaldan yapıyorum diye... Bu yazı konuyu sadece buradan da duyurmak ve interneti de tükettiğimize dikkatleri çekmek içindir. Yoksa ben o dostlarımla görüşüyorum canlı canlı.

31 Ekim 2007

Ahmet Hakan'a Malzeme

'Cumhurbaşkanı Gül, dün akşam iş dünyası, sanatçılar ve sivil toplum örgütlerine yönelik eşli davet verdi. Hayrünnisa Gül, ilk kez resepsiyonda ev sahibiydi. Davette 33 türbanlı vardı.' Haber bu şekilde verilmiş Milliyet Gazetesinde.

Devamına bakalım;

'Hayrünnisa Gül, resepsiyona gecikmeli olarak katılan Başbakan Erdoğan'a, "Emine Hanım nerede?" diye sordu. Ancak Gül, fotoğraf çekimi için poz verdikleri sırada sorduğu bu soruya yanıt alamadı. Erdoğan, Hayrünnisa Gül'le tokalaşmayı da unutarak salona geçti.'

Haberin videosu da burda;



Videoda özellikle Bayan Gül ile Başbakan'ın diyalog tarzına dikkat edelim.

Ahmet Hakan bu habere nasıl bir yorum yap(z)ardı acaba?

28 Ekim 2007

Eskiler - Yeniler

Okuyucu/ziyaretçi profilim bir hayli değişti galiba. Eskiden (eskiden dediysem çoook uzun yıllar önce değil, geçen yıl) blogumu adres çubuğuna "alikahya.blogspot.com" diye yazıp ziyaret edenler çoğunluktaydı. Dolayısı ile yorum yazanlar da beni günlük takip eden insanlardı. Cenk abi vardı mesela, hemen her yazıma mutlaka yorum yazardı. Emircan hoca hakeza... Siyah Zambak bloglamaya bir dönem ara verdiyse de hala devam ediyor. Ebruli vardı, şimdi kayıp... Mesela bloguma ilk yorum yazanlardan biri Tahin'di. Sonra onun arkadaşı Ladybird de yazmaya başladı. Nelly vardı, muhalif çizgiden... Yine onların arkadaşı Şehnaz vardı, şimdi adresini bile hatırlayamadığım. Heybe vardı. Geçenlerde blogunu ziyaret ettim onun da. Güzel şiirler/yazılar yazardı. Ryu vardı, blogunu bir açardı bir kapatırdı, en son onun da izine rastladım. Sonra Kervansaray esti bir dönem bloglarda. Yeni blogu Türkiye'den açılmasa da o hala ara sıra yorum yazıyor. Heralde en istikrarlı devam eden blogcu Kazım Mızrak'tır. O da bir kaç defa kapatmanın eşiğinden döndü sanırım ama hala devam ediyor. Suveyda da bloglamaya ara verenlerden galiba. Fakat özellikle de Baver'i unutmuyorum. Kızdı mı, kızdıysa neye kızdı hiç anlamadım, birden yorum yazmaz oldu mesela Baver... Tabi taa ilk bloglama dönemlerimden Zootechnist'i de unutmamak gerek. Gülçin de İngilizce bloglayanlardan... O da bir kaç defa yorumlamıştı postalarımı.

Şimdilerde ziyaretçilerim daha çok Google üzerinden gelmeye başladılar. Geçenlerde biri istihare ve istişare ile ilgili yazımı tıklamış. Yorumunu hep beraber okuyalım; "ben yeliz hocam selamun aleykum ben 3 gece ıstıhareye yattım bı gece sadece süt gordugumu hatırlıyorum. daha sonra arkadasımdan rıca ettım o yattı benım yerıme: yesıl bı arazı gormus fakat bu arazıde deıl ortasındakı cakıl taslı yolda gormus kendını ve bu yolda kara carsaflı yaslı ınsanlar varmıs.daha sonrada kardesını kan ıcınde gormus .yorumlarınız neler. sadece kendı ruyamamı bakmalıyım kafam cok karısık ? duygusal mı dusunuorum acaba . sankı bu ruylardan sonra erkek ark. daha cok baglandım ıcımdekı sıkıntılar gıttı ne olur yardım edın :( "

Ben istişare ve istiharenin önemini yazmıştım, oysa kardeşimiz bizden yorum bekliyor, belki okuyucularımız arasında yorumlayabilecek birileri olur diye düşündüm.

Demek toplumda hoca kisvesine bürünebilmek çok kolaymış, tabi o kisveyle insanların zaaflarından beslenmek de... Ne kötü!