23 Ekim 2007

Son Eylemin Amacı İletişim Kurmak mı?

Tel’in ettiğimiz ve nefretle kınadığımız son terör olayından sonra kanaatimce dikkat edilmesi gereken en önemli noktanın 8 askerimizden haber alınamıyor olmasıdır. Bu, esasında eylemin bir bakıma askerlerimizin alıkonması amacı ile düzenlenmiş olduğunun göstergesidir. Çünkü asker alıkoymak PKK terör örgütünün şu ana kadar yaptığı bir eylem tipi değildi. Kaldı ki 12 askerimizi şehit edenler 8 askerimizin de canına kıymakta tereddüt etmeyeceklerdi.

Peki, askerlerimizi alıkoymaktaki amacı nedir, PKK terör örgütünün? DTP’nin yaptığı arabuluculuk çağrısından da anlaşılacağı üzere PKK aslında farklı bir sürecin işlemesinden yana. Son olarak Celal Talabani’nin terör örgütünün sözde ateşkes ilan edeceğini ifade etmesinden de aynı sonucu çıkarabiliyoruz. Hatta ABD dışişleri bakanı Bayan Rice’ın Sayın Başbakanı arayıp birkaç gün süre istemesini bile bu çerçevede değerlendirmek mümkün olabilir.

PKK bir çok yorumcunun iddia ettiği üzere son eylemi ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kuzey Irak’a davet etmiyor aksine alıkoyduğu askerlerimizle çatışmalara son vereceği mesajını veriyor. Bu noktaya dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. PKK Türkiye Cumhuriyeti ile bir diyaloga girmek istiyor ancak bu diyalogun silahlı olmasını değil sözlü olmasını istiyor. Meşrulaşma çabası olarak da niteleyebiliriz bunu.

Ancak tüm bu adımların sadece terör örgütü yöneticilerinin kafalarından çıkmış olduğunu düşünmek de yanıltıcı olacaktır. ABD’nin Irak’ı işgali ile silahlı eylemler konusunda profesyonelleşme fırsatı elde eden PKK terör örgütü aynı zamanda strateji geliştirme konusunda da eğitildi. Ayrıca Türkiye’nin görünmez düşmanlarının da PKK’ya strateji öğretecekleri göz ardı edilmemelidir.

Bugün yapılacak bir sınır ötesi harekât gerçekten de PKK terörünü kökten kazıyacak bir adım değildir. Türk toplumu her ne kadar sadece bu noktaya odaklandırılmışsa da sınır ötesi harekâtın terörü sonlandırmayacağı geçmişte yapılan operasyonlardan dolayı aşikârdır. Bununla beraber bir sınır ötesi harekâtın terör örgütüne ciddi kayıplar verdireceği de kesindir. Bunu bizim askeri ve siyasi yetkililerimiz ne ölçüde biliyor ve öngörebiliyorsa terör örgütü de geçmişte yaşadıkları tecrübelere binaen aynı ölçüde biliyordur. Buna rağmen göz göre göre Türkiye’nin sınır ötesi bir harekât yapmasına sebep olacak böyle bir eylemi gerçekleştirmesinin bu açıdan yaklaşıldığında mantıklı bir açıklamasının olamayacağı açıktır. Bu harekâtı PKK değil ABD istiyor diyebilmek ise çok havada kalan bir iddiadır. Çünkü ABD ile çatışır vaziyete gelmek bizim açımızdan ne kadar istenilmeyen bir durum ise ABD açısından da bizimle çatışmak aynı ölçüde onlar açısından da istenmeyen bir gelişmedir. Türkiye öyle ya da böyle ABD’nin bu bölgedeki en istikrarlı ve güçlü müttefiki konumundadır. Bu pozisyonun sürmesi ABD’nin kendi politikalarını yürütmesi bakımından fevkalade elzemdir.

Bu durumda ne ABD ne de PKK bakımından Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesinin kendileri açısından bir çıkarı bulunmayacağına göre bu eylem bir başka sebeple yapılmış demektir. İşte bu sebebi de 8 askerimizin kayıp olmasında aramamız gerekiyor. ABD ve onun gibi düşünen petrol odaklı diğer dış güçler PKK’nın sözüm ona legalleşme sürecine girmesini istemekte ve ısrarla Türkiye’nin Kuzey Irak yerel yönetimi ile diyalog kurmasını istemektedirler. Bu kanalla Türkiye ile PKK’yı diyalog içine sokmayı düşünenler Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında bunun mümkün olmayacağını anlamışlardır. Ancak tam da bu noktada önceki günkü eylem gerçekleşmiş ve 12 şehidimizin yanında 8 askerimiz alıkonmuştur. Bu da PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti ile bir şekilde diyalog kurma ve kendi varlığını kabullendirme girişimidir.

Geldiğimiz noktada Türkiye’nin sınır ötesi harekâttan ziyade ciddi bir dış politika oluşturması gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’nin hâlihazırdaki en ciddi sıkıntısı Kıbrıs meselesindeki ezberi bozan dış politika ve diplomasisini Kürt sorununda yapamamasıdır. İnce bir diplomasiye ihtiyacımız var. Ancak bununla birlikte askeri önlemlerin terk edilmemesi de çok önemlidir. Hatta sağlıklı bir diplomatik ilişkinin sağlanması askeri önlemlerin güç ve değerine bağlıdır da diyebiliriz.

21 Ekim 2007

EDS

Özellikle son bir haftadır İstanbul'un trafiğini doyasıya(!) yaşayan biri olarak son zamanlarda bir çok noktaya yerleştirilen elektronik denetleme sistemi (EDS) beni İstanbul'un trafiği için umutlandırıyor.


Geçen Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken dikkatimi çekti, E-5 üzerinde emniyet şeritlerine de EDS yerleştirilmiş. Ancak çoğu sürücü EDS yazısının ne anlama geldiğini zannedersem anlamadıklarından, ısrarla emniyet şeridinde ilerlemeye çalıştılar. Ancak bazıları da yazıyı gördüklerinde panikle emniyet şeridini terketmeye çalıştılar. EDS gerçekten önemli çünkü kendilerini karayollarının sahibi zanneden dolmuşlar ve araçlarındaki stikerlara güvenen ayrıcalıklı(!) sürücüler EDS sayesinde kesin cezayı alıyorlar. Bu da en azından bizim gibi diğer sürücüleri vicdanen rahatlatıyor.

EDS ile ilgili bilgi için; tıklayın.

Aslında trafik yoğunluğu da bir şekilde iyi değerlendirilebilyor. Geçen Kuran'ı seri okuyabilen bir arkadaşım yoğun trafikte tam 1,5 cüz Kur'an okuduğunu söylüyordu. Yani hem aracını sürerken hem de ibadetini yapmış. Cep telefonu kullanmaktan daha iyidir heralde.

18 Ekim 2007

Aliya İzzetbegoviç

19 Ekim 2003

Tarihin ender rastladığı askeri ve siyasi dehalardan biri olan Aliya İzzetbegoviç'in irtihal tarihi. Çok çabuk unuttuğumuz bir tarihi vakıa idi Bosna savaşı. Oysa biz yaştakilerin zulmü tanımaları bu savaşla olmuştu. Irak'taki zulüm için düzenlenmiş adam akıllı bir tel'in mitingi yok şimdilerde ama 90'lardaki hassasiyet başkaydı demek ki. Birçok vilayetimizde mitingler düzenlenirdi.


Aliya İzzetbegoviç'i nam-ı diğer Bilge Kralı ölümünün 4. yılında rahmetle anarken bu vesile ile menfur terör hadiselerinde şehit olan askerlerimize de Allah'tan rahmet diliyorum.

Bosna Marşını dinlemek için lütfen tıklayın.

13 Ekim 2007

Kuzey Irak; Batak!

Son günlerdeki menfur hadiselerin etkisi ile Türkiye’nin çok ciddi bir dönemece girdiğini hepimiz görüyoruz. 13 vatan evladımızın şehadetini üzüntüyle karşıladığımızı, yakınlarına ve tüm vatana başsağlığımızı iletirken hadiseyi de nefretle kınadığımızı beyan ettikten sonra sözü uzatmadan baştan söylememiz gerekiyor ki Türkiye 11 Eylül 2001’den bu yana çekilmek istendiği Irak bataklığına bu vesile ile çekilecek gibi görülüyor.

Türkiye çok başarılı hamlelerle bu bataklıktan şimdiye kadar uzak durmasını bildi. Ancak son 6 ayda iç dinamiklerin de bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu bataklığın içine girmemiz gerektiğine yönelik baskıları da eklenince ne yazık ki o bataklığa çekilmemiz an meselesi durumuna gelmiştir. Öyle bir noktadayız ki sınır ötesi harekât karşıtı fikir beyan etmek ve bu harekâtın sakıncalarından bahsetmek vatan hainliği ile eşdeğer görülmek ve komplocu ithamlarına maruz kalmak için yetiyor. Bildiği doğruları tereddüt etmeden direk yazan Fehmi Koru’nun bile 10 Ekim tarihli yazısında konuya yaklaşımı yukarıda belirttiğim ithamlara maruz kalmama düşüncesi ile kaleme alınmışçasına sorular ve ihtimaller üzerinde durularak kaleme alınmış, tereddütlü bir görüntü vermektedir.

Son hadise açıkça Kuzey Irak davetiyesidir ve Türkiye ne yazık ki göz göre göre bu davete icabet etmektedir. Yedi yıldır direndiğimiz bir konuda direncimizin çözülmesi ne yazık ki bizim iç dinamiklerimizin tesiriyle oluyor. Medya başta olmak üzere, muhalefet partileri de konuya ayna tutarak çıkmaza sürüklenmemizi istiyorlar. Yıllardır ABD’nin Irak’ta bulunma sebebi olan “terörü yok etme” gerekçesinin yanlışlığından bahsedip şimdi aynı hataya bizim düşecek olmamız gerçekten çok düşündürücü. Kuzey Irak’a geçmişte yapılan harekâtlardan hangisi netice verdi de şimdi yapılacak olan netice verecek. Ben kendimi bildim bileli Türkiye Irak’ın kuzeyine harekât düzenliyor. Ne netice alındı şimdiye kadar? Ayrıca bu terör 2007 yılının son 6 ayında mı azdı da tam da bu zamanda harekât konuşulmaya başlandı. İstatistiklere bakılsa 2007’de terörün aldığı can sayısının geçmişten yüksek olmadığı görülecektir.

22 Temmuz bir süreçtir ve bu sürecin en önemli getirilerinden biri de “Kürt Sorunu”nun çözülebilirlik aşamasına gelindiğinin göstergesiydi. Güneydoğu’daki seçim sonuçları bunun belirtileriydi. Ancak birileri mevcut durumun ve sorunun devamından yana. Bu nedenle de Kuzey Irak davetiyesi bastırıldı.

Konuyla ilgili meclise gelecek tezkerede özellikle Ak Parti’nin grup kararı almaması gerektiği kanaatindeyim. 1 Mart tezkeresindeki demokratik tavrını bu tezkerede de göstermesini bekliyoruz Ak Parti’nin. Ak Parti milletvekillerinin üzerinde kurulacak ”DTP ile bir olma” baskısından kurtulmaları mümkün olur mu bilemem ama milletvekilleri ellerini vicdanlarına koyarak şunu iyi düşünmeleri gerekiyor ki; ülkeye kazandırdıkları istikrar verecekleri izinle hepten heba olup gidecektir. Irak bataklığında işimiz yoktur. Türkiye terörün üstesinden gelecek güçlü bir ülkedir ancak bunu içte sağlayacağı istikrar ile yapabilir. Kuzey Irak’a düzenlenecek istikrarsızlık harekâtı ile değil.

10 Ekim 2007

Hafta Sonu Ziyaretçi Azalıyor mu?

Kim demiş C.tesi - Pazar internet kullanıcı/ziyaretçi sayısı düşüyor diye? Bu genel kanaati yalanlayan aşağıdaki grafiği nasıl açıklamak gerekiyor?


Blogu ilk açtığım zamanlar heyecanla takip ettiğim Statcounterı artık pek takip edemiyorum, buna vaktim müsait olmadığı kadar takip etmem beni bir sonuca ulaştırmıyor. Çünkü Statcounter sadece son 100 girişi sayıyor ve hafızasında tutuyor. Oysa son zamanlarda kullanmaya başladığım üstelik Türkçe hizmet veren Google Analytics tüm girişleri detaylarıyla hafızasında tutyor ve benim ayda bir kontrol edip içerik ve ziyaretçi detaylarını takip etmeme imkan sağlıyor. Sayfanın sağ kısmındaki menü bölümünde gördüğünüz, "en çok ziyaretçi gönderenler" ve "en çok arananlar" gibi bilgileri ayda bir ziyaret ettiğim Google Analytics sayesinde yapıyorum.

Gelelim sorumuza, yukarıdaki grafiği nasıl açıklayacağız? Doğrusu benim de blogumu C.tesi Pazar günleri ziyaret eden sayısı normalde azalıyor. Ancak geçen hafta bloguma eklediğim "Zekatmatik" başlıklı yazım googlda arandığında ilk sayfada çıkıyor. Açıkçası insanların bu programa bu kadar tevccüh göstereceklerini düşünmemiştim. Zekat konusunun müslümanlar için hala önem arzettiğinin göstergesi olarak algıladım ben bu grafiğin yükselişini. Bundan dolayı da sevindim.

7 Ekim 2007

Referandum İptal Edilmeli

Referanduma iki hafta kala referandumun destekçileri ile desteklemeyenleri meydanlara çıkıp fikirlerini halkla paylaşmak yerine referanduma götürülecek değişikliklerin tırpanlanması konuşuluyor. Değişiklik paketinde yer alan “11. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceği” hükmü her kesimde bir kriz beklentisine yol açıyor.


Hukuki açıdan yaklaşıldığında o hükmün 11. Cumhurbaşkanının yürürlükteki hükümler çerçevesinde seçilmiş olması ile kadük olacağı su götürmez bir gerçektir. Ancak 367 derecede ısıtılan sütten ağzı yanan hükümetin yoğurdu üfleyerek yemek istemesi normal gibi görünse de izlenmesi gereken yöntem bu olmamalıydı. Yoğurdu üflemesini bilemediler. Mevcut hali ile gümrük kapılarında oylanmaya başlanılan değişikliğin bir kısım maddeleri değişiklikten çıkartıldığında gümrük kapısında oy vermiş bir vatandaşın “ben oyumu 11. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilsin diye ‘evet’ kullanmıştım, siz benim irademi yok saydınız, bu hukuki değil” dediğinde mahkeme ne diyecektir? Vatandaş gerçekten haklı değil midir?


Kaldı ki hükümetin değişiklik üzerinde oynamaya kalkışmasının esasında çok bir anlamı da bulunmamakta. Hükümet çevrelerinin korktuğu krizin meydana gelme ihtimali kanaatimce yoktur. % 47’lik patlamayı görenler yapılan haksız ve hukuksuz işlemlerin iktidara yaradığını da görüyorlardır. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının iptali ve aynı Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin sağlanması bir defa daha haksız bir işlem yapılması anlamına gelir ve iktidara bir defa daha mağduriyet rolünü verir. Bunun anlamı ise halk tarafından “% 47 yetmedi size, alın % 70” demekten başka bir şey değildir. Sonuçta Abdullah Gül ya da Ak Parti’nin göstereceği herhangi bir aday çok daha yüksek bir oyla Cumhurbaşkanı seçilir. % 47’lik oy da iktidarın geçmiş 5 yılına verilmiş bir ödülden ziyade Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına verilmiş değil miydi zaten?

Ayrıca hükümetin konuyu bu son merhalede gündeme getirmesi de ayrı bir sıkıntı olmuştur. Kaldırılması planlanan maddelerin kriz potansiyelini taşıdıkları Cumhurbaşkanının seçilmesinden bu yana bilinen bir gerçekti. MHP’nin olumlu yaklaşımına atlayıp konuyu ısıtmak hükümetin kendine güveninin de olmadığına işaret ediyor esasında. Eğer böyle bir düşünceniz var idiyse bunu Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez meclis gündemine getirir, meseleyi hallederdiniz. Böylece gümrük kapılarında oy vermeye başlamış vatandaşın iradesini de yok saymamış olurdunuz. Oysa şimdi yapılacak bir değişiklik sadece gümrük kapılarındaki oylarla ilgili değil daha birçok hukuki çıkmazları da gündeme getirecektir. Konu öyle aceleye getirilecek cinsten bir mesele değil.

Makul olan tek çözüm yolu referandumun tamamen iptalidir. Anayasa tartışmalarının sürdüğü, yeni bir anayasanın eninde sonunda önümüze geleceği ortada iken mevcut hali ile de değiştirilecek hali ile de sıkıntı oluşturacak kısmi bir değişikliğin referanduma götürülmesinin pek bir anlamı bulunmamakta. Ne değişikliği savunanlarda ne de değişikliği istemeyenlerde referandum heyecanı yakalanamadı. Kalan iki haftada da referanduma götürülen maddeler üzerinde yapılacak değişikliklerle sarf edilecek enerjimizi ülkenin daha önemli konularında sarf etsek çok daha doğru olanı yaparız.

Kriz çözerken yeni krizlere yer açmayalım, makul olanı yapalım, referandumu iptal edelim. Meclisten beklentimiz budur.

3 Ekim 2007

Zekatmatik

İçinde bulunduğumuz ay bir bakıma zekat ayı da sayılır. İslam aleminde güzel bir adet oluşmuş, zekatlar genelde Ramazan ayında dağıtılıyor. Aslında zekatın zamanı zekatı verilecek olan para veya değerin üzerinden bir yıl geçmiş olmasıdır. Ancak zekat dağıtma zamanının bir şekilde Ramazan ayına denk getirilmesinin güzel bir adet olduğunu düşünüyorum.

Zamanımızda zekatı hesaplayabilmek döviz ve benzeri birimlerin çoğalması ile bir hayli zorlaştı. Bu durum bir ziraat bilimleri doktorunu harekete geçirmiş ve bildiğimiz excel üzerinde yaptığı çalışma ile zekatmatik adını verdiği bir proğram geliştirmiş. Allah kendisinden razı olsun diyoruz.

Ben bu bilgiyi Zaman gazetesinden okudum.

Programı indirmek için de aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz.

1 Ekim 2007

Malezya mı Türkiyelileşti, Türkiye mi Malezyalılaşıyor?

Klasik, modern, post modern derken birçok darbe modellerimiz oldu ancak medyamız halen yeni bir darbe metodu üretemedi. Aklı 28 Şubat’ta kalan derin medya aynı nakaratı söylemekten usanmadı. Önce otobüse namaz molası verdirdiler. Sonra Almanya uçağında kıble meselesini manşetlerine taşıdılar. Şimdi de Kâğıthane’de meydana gelmiş münferit bir hadiseyi oruç dayağı diye sunuyorlar.

Mahalle sakinlerine öyle bir “medya baskısı” uyguluyorlar ki Türkiye’nin elden gittiğini düşündürüyorlar. Bizim hatırlamadığımız dönemlerde Türkiye’de insanlara Moskova korkusu verilirmiş. Humeyni devriminden sonra İran korkusu verilmeye başlandı. İran, Türkiye’nin örf ve kültürüne aykırı bir devlet olduğu kadar İslami açıdan bakılacak olunsa tarih boyunca Türkiye Sünniliğin, İran ise Şiiliğin merkezi olarak görülmüştür ki bu bile başlı başına Türkiye’nin asla İranlaşamayacağının göstergesidir. Ancak ısrarla bu korku verildi insanlarımıza. Bir zaman geldi, Cezayir sunuldu önümüze. İslami bir hareketin oylarını yükseltmesi ile gündeme gelen Cezayirleşme korkusu da fiyaskoydu, çünkü oradaki hareketlerde silahlı mücadele mantığı vardı. Oysa Türkiye’de bölücü terör haricinde silahlı mücadeleyi benimseyen hiçbir hareket göremezsiniz.

En son Malezyalılaşmadan bahsedilmeye başlandı. Esasında bu benzetme derin medyamız açısından ciddi bir gelişme olarak da görülebilir. İran ve Cezayir örneklerinden sonra Malezya örneği medyamızın artık biraz daha gerçekçi olmaya başladığını gösterir. Bu cümlemle Malezyalılaşma sürecinin varlığını doğrulamış olmuyorum. Ancak Malezya örneğinin önceki iki örneğe göre Türkiye ile daha bir benzerlikleri olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir başka açıdan yaklaşacak olursak esasında Malezya’nın Türkiyeleşmesinden bile bahsedilebilir. Çünkü Türkiye’nin farklı kimlik ve dinlere karşı ve geleneksel hoşgörü anlayışı onlarda da mevcut v eyerleşmiş durumda. Başlıca Malay, Çin ve Hint milletlerinden oluşan Malezya’da bugün bir Ramazan Bayramı Müslüman olmayan Çinli Budist ve Taoistler tarafından da kutlandığı kadar Hindular tarafından da kutlanıyor. Mesela Çinlilerin yılda bir kez kutladıkları Bereket Bayramında da Müslüman Malaylar Çinlileri kutluyor ve sokak karnavallarını alkışlıyorlar. Eğer korkulan bunlarsa medyamızın vay haline. Yoksa korkulan Malezya’da kişi başına milli gelirin yüksekliği ile beraber adil dağılım oranın en yüksek olduğu ekonomilerden biri olması mı? Ya da bizim ihracatçılarımızın 100 milyar doları bulduk sevinci ile kendilerine ant yaptıkları 2007 senesinin rakamlarını Malezyalıların 25 milyonluk nüfusları ile 2000 yılında yakalamış olmaları mı korkulan?

Türkiye içimizdeki bir takım aklıevvellerin bile anlayamayacağı güç ve kudrette, başkalaşma meyli göstermeyi bir tarafa bırakın, başkalarının kendisine benzetileceği güçlü bir kimlik sahibi ülkedir. Ülkemizi, yer küreyi döndürüp parmağımızla durdurduğumuz ülkeye benzetme hobisinden ve fobisinden artık kurtulmamız gerekiyor. Bu korkularla yaşamak hiç kimseye fayda sağlamaz. Yoksa 50 yıllık mazisi olan bir ülke bizim onca yıllık birikimimizi, tecrübemizi, farklılıklarımızla yaşama bilincimizi aşar, geçer ve biz halen onları seyretmeye devam ederiz.

Silkinme vakti geldi artık. Kişisel iktidarlarımızın ve menfaatlerimizin ülke ve millet menfaatinden üstün olamayacağını anlamamız gerekiyor. Gemi batarsa hep beraber batacağız. Ama yürürse de hep beraber yürüyeceğiz.

Bu gemi öyle ya da böyle yürüyecek, bari ucundan da olsa hep beraber tutalım.

30 Eylül 2007

Ramazan

İçinde bulunduğumuz değerli zaman dilimlerini nasıl geçiriyoruz diye düşünürken önümdeki kitaptan okuduğum şu kıssa birden iftarını açmakta zorlananları getirdi aklıma.

Açlıktan takatı kalmayan biri Peygamberimize geliyor ve durumunu izah ediyor. Peygamberimiz bu zatı gece konaklayacak birini sorduğunda Ensar'dan biri "ben" diye atlıyor ve evine götürüyor.

Evin hanımı "çocukların azığından başka bir şey yok" diyor eşine. "Çocukları avut, sonra da uyut" diyor sahabe. "Yemek için konuğumuzla içeri girdiğimizde bir düzenle kandili de söndür, ona bizim de yediğimizi göster" diyor.

Nihayet çocuklar uyutuluyor, kandiller bir düzenle söndürülüyor, karı-koca aç kalıyor ve misafir doyuruluyor. Ertesi gün Allah Resülü; "Allah, sizin bu gece misafirinize yaptığınızdan pek hoşnut oldu" buyuruyor.

Fakir fukarayı düşünenlere, iftar etmelerine vesile olanlara ne mutlu. İnsana huzur verecek böyle bir ibadeti yapmak için hala 10 günden fazla vaktimiz var.

23 Eylül 2007

Mahalle Baskısı mı Dediniz? O Ne?

Son günlerin popüler tabiri mahalle baskısını toplum yıllardır yaşıyor ama ne hikmetse şimdi gündeme geldi bu baskı. Niçin? Çünkü baskıyı uygulayanların farklılaşacağı öngörüsü var. Önceleri baskıyı uygulayanlar şimdi kendilerine baskı yapılacak korkusundalar.

Türkiye Medine Bircan’ı unutmadı. 2002 senesinde İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesine getirilen kanser hastası Medine Bircan’ın sağlık karnesindeki fotoğrafı başörtülü olduğu için tedavi edilmemiş ve hayatını kaybetmişti. Mahalle baskısı mı dediniz? Hayır, bu hastane baskısıydı.

Yıllardır üniversitelerin kapısında başlarını açmak zorunda kalan başörtülü öğrencilerin yaşadıkları da mahalle baskısı değildi. İkna odalarının kâşifi bugünkü CHP’nin milletvekili olan Nur Serter baskısıydı onun adı da.

Demokrasi bayramı niteliğinde sayılabilecek bir katılımla ve neticesi itibari ile mecliste büyük bir çoğunluğun temsilini sağlayan 22 Temmuz seçimlerinden çıkan sonuçların demokrasimiz için ne kadar anlamlı olduğu gün gibi ortada iken derin medyanın demokrasi abası altından sürekli darbe sopasını göstermesi de mahalle baskısı değil. Onun adına medya baskısı deniyor.

Rahmetli Turgut Özal sayesinde utancından kurtulduğumuz eski ceza yasasının 141,142 ve 163. maddeleri sayesinde, bugün başbakan olan bir kişinin cezalandırılmasına neden olan 312. madde sayesinde ömürleri adliye koridorları ile cezaevleri koğuşlarında geçmiş düşünce mağdurlarının üzerindeki baskı da mahalle baskısı değildi. O baskı da kanun baskısıydı.

Evet, çeşitli baskıları burada tek tek vasıflandırıp adlandırmaya kalkışsak yer darlığı çekilir. Türkiye’de türban veya başörtüsü üzerinden yaşanan bir iktidar mücadelesi var. Esasında sorunun tanımı bu. Türban ya da başörtüsünün bunu istemeyenler açısından çok da bir ehemmiyetinin olduğu kanaatinde değilim. Sorunun kaynağı bürokrat elitin iktidarını halka kaptırmak istememesidir. Kısaca bürokrasi demokrasiye direniyor.

17 Eylül 2007

Taksiler Kayboldu

Medya günlerdir İstanbul'da 17 Eylül paranoyasını pompaladı insanlara. Okulların başladığı bu ilk günde 2 milyondan fazla öğrenci ders başı yapacak ve 16 bin servis aracı trafiğe çıkacaktı.

Tüm bunları göz önüne alan idare gerekli önlemleri aldı. Ancak öyle doğru bir önlem almıştı ki bugün İstanbul'da medyanın beklediği olmadıysa bunda en büyük etken kanaatimce o karardı. Bugün taksiler sabah ve akşam belli saatlerde öğrenci ve velilere % 50 indirimli taşımacılık hizmeti verecekti. İşte bu kararın sayesinde sabah trafik yoğunluğu yaşanmadı İstanbul'da. Çünkü yollarda hemen hiç ticari taksi yoktu. Yolları tapulu malları gibi kullanan taksicilerin % 50 indirimli taşımaktansa evimde yatarım düşüncesi tarfiğ yeterince rahatlatmıştı.

Bu kararından dolayı idareyi tebrik ediyorum.

12 Eylül 2007

Ramazan ve Akşam Ezanı (İftar Vakti)

Ramazan ayının girmesi ile googledan artan oranda akşam ezanı vakti aranıyor. Daha önce Fatih'te Akşam Ezanı başlıklı bir yazımdan dolayı arayanlar yanlış yönlenmiş oluyorlar çünkü orada sadece Fatih Camiinde okunan bir akşam ezanı videosu var. Bu yanlış yönlenmeye son vermek amacı ile akşam ezanı ya da iftar vaktini öğrenmek isteyenlere Diyanet İşleri Başkanlığının web takviminin linkini veriyorum.

Bu vesile ile Ramazan ayının hayır ve bereket getirmesini temenni ediyorum.

11 Eylül 2007

4 Eylül 2007

Kaldırım Gazeteciliği

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ve devamında etkin medyanın takındığı tavrı ibretle takip ediyoruz. Dördüncü kuvvet medya 28 Şubat süreci ile elde ettiği gölge birinciliğini son 5 senedir kaybetmekteydi ve Cumhurbaşkanlığına istemedikleri birinin çıkmış olması bu güçlerini daha da zayıflatacağı için ne yazdıklarını ve yazacaklarını bilemez oldular.

Her gün okuduğum çeşitli haberleri artık çocuklar arasındaki rekabetin neticesinde kaybeden çocuğun ortaya attığı gülünç söylemlermiş gibi izlemeye başladım. Geçtiğimiz günlerde okul öncesi yaştaki iki çocuğun arasında yaşanan arbede neticesinde başına darbe alan çocuk annesine “benim başıma vurdu, bak, göremeyebilirsin, kızarmamış da olabilir ama vurdu işte, ben de ona vurdum” diye serzenişte bulunması beni bir anda medyanın şu son zamanlardaki tavrını hatırlattı.

Geçen yazımda seçim sonucunda bir kesimin adeta zafer kazanmış havasına girmelerinin anlamsızlığından bahsetmiştim ancak görüyorum ki bir kesim de ne yazık ki mağlup olmuşluk psikolojisinde ne yapacağını bilememekte. Cumhurbaşkanının yemin törenine askeri erkânın katılmaması ile başlayıp “Cumhurbaşkanım” diye hitap edilmemesi ile devam eden bir dizi hadiseyi haber etmeyi anlayabiliyoruz biraz ama Fatih Çekirge’nin 30 Ağustos resepsiyonundaki kaldırım farkını kaleme almasını ve bunu gazetesinin manşete çekerek haberleştirmesini anlayabilmek gerçekten çok zor. İşte burada vereceğiniz tepki olsa olsa mağlubiyet hissi demek oluyor. Efendim, Çankaya’nın resmi internet sitesinde Hanımefendinin özgeçmişi yokmuş, sadece fotoğraf konulmuş. Türkiye’nin enerjisini harcadığı konulara bakın. Çankaya’nın resmi internet sitesini hazırlayanlar Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sözünü dinlemeyecek, isteklerine karşı mı gelecekler? Bu siteyi hazırlayanlar düşmanlarımız mı?

Yeter artık. Örneklerini bile yazmaktan sıkılıyorum. Haber yapın. Ekonomiyi yazın, hükümet programını eleştirin, dış politikayı yazın, Kuzey Irak meselesini yazın, yeni sivil anayasaya ilişkin yorumlar yazın, konu mu yok Allah aşkına? Kaldırım gazeteciliği yapmayı bırakalım da esasa geçelim artık.

31 Ağustos 2007

Satranç Ustası İhtiyar

Sanırım bir 6-7 ay oluyor, efsane blogculardan Cenk Ünal abimiz bir satranç ustasının animasyonunu yayınlamıştı blogunda, bana da atıfta bulunmuştu hatırladığım kadarıyla. Satranç oynamaya davet etmişti beni. Nihayet geçen hafta sonu Cenk abimizle satranç oynamak nasip oldu. İlk oyunda fena yenildi. Deniz Baykalvari (yenilen pehlivanın güreşe doymaz misali) bir taleple ikinci oyunu da oynadık. Onda da mat olunca siyasi bir manevrayla şahını oynamayıp bana şah çekerek güya berabere bittiğini iddia ederek oyundan ayrıldı.

Cenk Ünal anısına ona kendi yayınladığı videoyu yayınlıyorum. İhtiyar amcayla çok benzer yönleri var Cenk abimizin de.

Videonun linki; http://video.haberturk.com/video.aspx?v_ID=14569&k_A=haberturk

23 Ağustos 2007

Göbeğini Kaşıyan Bidon Kafalılar!

Geçen hafta CHP İzmir İl Yönetiminin özellikle Cuma namazlarına iştirak edeceklerine dair haberi okuyunca birden İkinci Ak Parti Dönemini nasıl geçireceğimize dair ipuçları geldi aklıma. CHP’liler 22 Temmuz seçimlerinde Ak Parti’nin kendilerini dinsiz bir partiymiş gibi sunmalarından rahatsız olduğu için bu yöntemi uygulayacaklarmış.

CHP’nin bu tavrından sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacağımızı şöyle bir sıralayalım.

Muhtemelen önümüzdeki yılın Mayıs ayında yapılması planlanan CHP kurultayında program namaz saatlerine göre ayarlanacak ve kurultay alanında namaz kılmak için bir mekân ayrılacaktır. Deniz Baykal ile Mustafa Sarıgül arasında imamete kimin geçeceği konusunda bir ihtilaf yaşanmaz çünkü Sarıgül yaş itibariyle kendisinden büyük olan Baykal’a imam olması için nezaket gösterisinde bulunur. Ali Topuz da müezzin olur.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile artık dini konulardaki rekabet daha da artacağından Ankara’da Cuma namazı kılmak isteyen devlet ricali çoğalacak ve Ankara’ya Kocatepe Camii büyüklüğünde birkaç cami daha yapılacaktır. Hatta bu adımın öncüsü de muhtemelen CHP olacaktır.

İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü artık yeşil ışıkla aydınlatılır. Sadece Başbakan Tayip Erdoğan’ın takımı Fenerbahçe’nin maç kazandığı akşamlar sarı lacivert renklerle ışıklandırılacaktır.

Boğazdaki eğlence yerlerine akın eden sosyete namaz vakitlerinde tekneleri, jet-skileri veya araçlarıyla Ortaköy ya da Bebek Camiine namaz kılmaya gidecek sonra eğlencelerine kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Muhtıra, e-muhtıra, darbe, post modern darbe gibi askeri müdahalelere muhtemelen bir yenisi eklenecek ve vaaz-muhtıra diye yeni bir müdahale örneği göreceğiz. En çok ulaşılabilir kitlenin camilerde olacağı düşünüldüğünde en makul muhtıra bu yöntemle yapılan muhtıra olacaktır.

Meclis toplantılarında, yabancı ülke yöneticileri ile yapılan toplantı ve görüşmelerde, benzer diğer tüm toplantılarda namaz için ara verilecektir.

Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, İlhan Selçuk gibi medya mensupları Basın Sitesinde hayırlarına yaptıracakları camide namazlarını eda edeceklerdir.

Tüm bunlardan sonra bir sonraki seçimlerde CHP tabi ki oylarını % 50’lere çıkartır. Göbeğini kaşıyan bidon kafalıların(!) oylarını almak bu kadar kolay işte.

17 Ağustos 2007

Kuraklık mı, Küresel Isınma mı?

Anadolu yarı kurak bir iklim bölgesinde yer alır. Bu elimizdeki coğrafi ve meterolojik bir veridir. Tarihte çok defa kuraklık yaşamış coğrafyamızda son zamanlardaki kuraklık nedense globalleşen dünyanın etkisi ile olsa gerek küresel ısınmaya bağlandı. Herkesin dilinde; “küresel ısınma” var.

Türkiye’de 1973, 1977, 1990 ve 1991 yıllarında ciddi anlamda kuraklıklar olmuştur. Bu saydıklarımız sadece yakın tarihimizdeki örneklerdir. Geriye doğru gittiğimizde 1925-1928 yılları arasında da kuraklıkların Anadolu insanını zor şartlara sürüklediği görülür. Bu kadar örnekleri varken 2007 yılındaki kuraklığı neden küresel ısınma ile tanımlamaya çalıştığımızı anlamakta zorlanıyorum. Küresel ısınmanın bundan medet uman bir takım çevrelerce üfürüldüğünü, bizim çığırtkan medyamızın da buna çanak tuttuğunu düşünüyorum. Elbette bu dünyann da bir ömrü var ve dünya da bir gün ömrünü tamamlayacaktır. Bunun için çeşitli sebepler de doğacaktır muhakkak. Nasıl ki insanoğlu hayatı son bulmadan çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor, dünyanın da benzer felaketleri olacaktır. Ancak sıradan bir kuraklığı bu kadar büyütüp dünyanın sonu geliyormuş gibi yorumlamak ve aktarmak da doğru değil.

Hatırlanırsa bir zamanlar da ozon tabakasının delindiği bahsedilirdi. Şimdilerde nedense hiç bahsi geçmiyor onun. Tüketim çılgını medya yakında küresel ısınmayı da yer bitirir, merak etmeyelim.

Küresel ısınmanın varlığını ve gerçekliğini inkar etmiyorum ancak yağmursuzluğun tek sebebi küresel ısınmaymış gibi gösterilmesini, özellikle de konunun dua ile bağlantılandırılmasından aşırı rahatsızlık duyulması ve duaya (ibadete) çıkanlarla adeta dalga geçilmesini de doğru bulmuyorum.

14 Ağustos 2007

Hayattan Güzel Örnekler

Önce adli teşkilattan başlayalım. Geçen hafta elimde dilekçemle hakimin odasına geçtim. Talebim hakimin biraz yabancı kaldığı bir konu oldu sanırım, bana oturmamı rica etti ve dilekçeyi benimle birlikte mütalaa etmeye başladı. Önüne bir kitap aldı, fihristinden ilgili konunun geçtiği sayfayı buldu, okudu ve müzakere etti. Bu süreç yaklaşık 10 dakika sürdü. Neticesinde ilgili notlarını dilekçemin altına yazdı ve kaleme kaydı için havale etti.

Bir çok hakim böyle durumda ne yazık ki anlattığım hakim gibi davranamıyor. Çünkü bunu kendilerine yakıştıramıyorlar. Yakıştıramamalarının nedeni ise hakim olduklarından her şeyi bilmeleri gerektiği kanaatinde olmaları. Bir avukatın karşısında konuyu bilmiyor durumuna düşmek ayıp geliyor galiba onlara. O hakimlerin neler yaptığını biz biliyoruz ancak yukarıda anlattığım hakim de açık bir şekilde bunu benimle paylaştı. Ben onu yaptığı davranıştan dolayı tebrik ettim. Teşekkür ettim. O da bunun üzerine diğer hakimlerin ne yaptığını söyledi; "avukat bey, biraz dışarıda bekleyin ben sizi çağıracağım" diyerek avukatı dışarı çıkartır ve bir başka hakimi arayarak sorar dedi. Bu bizce de bilinen bir şey zaten ama işte bunu yapan hakimler bilmediğimizi düşünüyorlar.

Bilmemek ayıp değil, hele de hukuk gibi uçsuz bucaksız bir alanda gayet normaldir. Bu durumu örtbas etmek gayesi ile avukata yapılan muamele (dışarı çıkmasını istemek) daha ayıp oluyor aslında. Hiç kimse -hakimler de, savcılar da, avukatlar da- her şeyi bilmek zorunda değildir. Fakat bilmesi gerektiği halde açıp okumuyorsa, muhatabı ile müzakereden çekiniyorsa ayıp olan budur.

İkinci güzel bir örnek de Fatih Vatan Caddesinde bulunan Hürrem Çavuş Camii. Bu caminin mimarisi ayrı bir konu esasında. Benim bu cami ile ilgili vereceğim örnek imamıyla ilgili. Yaklaşık 6-7 senedir zaman zaman gittiğim bir cami Hürrem Çavuş. Caminin içi ve dışı tertemiz. Lavabolarını kullanmadığım için o konuda bir fikrim yok. Cami temizliğinde önemli bir kriter lavaboların temizliği. Fakat iç ve çevre temizliği ile yeterli puanı alıyor Hürrem Çavuş. İmamın gayreti sayesinde oluyor bunlar. En son Cuma Namazı için üst kata çıktım. Cami içini görmeyen üst kata iki dev ekran konularak vaaz ve hutbeyi izleme imkanı sunulmuş. Bu bile başlı başına güzel bir düşünce, anlayış. Yukarıdaki linkten camiye ulaşım imkanlarını öğrenebilrsiniz. Gezin ve imamın arkasında bir namaz kılın derim.

11 Ağustos 2007

Aile Boyu Bloglayanlar

Geçtiğimiz günlerde yaz tatilinden dönen bir blog okuyucum blogumun son 3-4 aydır çok ağırlaştığını, artık takip etmekte zorlandığını, yazılarımın sadece başlıklarına bakarak takipte kalabildiğinden bahsetti. Gerçekten de son dönemlerde sıcak siyasi gelişmelerin de etkisinden olsa gerek blog camiasına bir hayli sıkıcı gelecek yazılar kaleme aldım.

Bugün gün boyu blogumun eski günlerini arayanlara yönelik bir konu aradım. Ne yazayım diye düşünüp bir taraftan da blogları gezindim. Bir de ne göreyim; bir grup bloogger resmen nüfus kütüklerini olduğu gibi bloga taşımışlar. Tamam, bir kısım okuyucular, Cenk Ünal, Ebruli ve Emir Can arasında acaba bir bağ var mı diye düşünüyorlar ve dile getiriyorlar ama bu saydıklarıma göre şimdi sıralayacağım ve benim sabahtan beri işin içinden çıkamadığım bloggerları hakikaten çözmek çok zor.


Şimdi ben linklerini vereyim de hangisinin kimin yeğeni kimin kardeşi olduğunu çözelim bakalım. Önce Anne olduğunu anladığımız Sema Hanım'dan başlayalım. Bu ablamızın anladığım kadarı ile iki kerimesi var, biri Serra Hanım. Ancak diğer kardeşimizin blogu hangisi çözemedim. Sema Hanım'ın bir de eltisi ya da kardeşi olduğunu sandığım Neriman Hanım var. Neriman Hanımın da Kübra ve Enes adlarında iki blogcu kardeşimizin annesi olduğunu sanıyorum. Sema Hanım'ın bir de kardeşi olduğunu sandığım Hatice Hanım var. Ayrıca Efnan Hanım'ın da bu hanımların kardeşi olduğunu düşünüyorum. Abla, kardeş, anne derken bu grubun bir de kuzenleri var. Mesela Mihriye Sultan Hanım bunlardan biri sanırım. Bir de Mehmet Han kardeşimiz var, bu kardeşimiz de yeğen oluyor. Ayrıca Mihriye Sultan Hanımın bir kardeşi var, o da Zehra Hanım. Bir de yengeler var. Bunlardan biri Filiz Hanım.

Ümit ediyorum bu abla ve kardeşlerimiz bana kızmazlar. Ufak bir dikkatle çözülebilecek bu ilişkiyi benim dile getirmemden kasıt sadece aileler arasındaki güzel iletişime bir örnek göstermek ve esasında haber niteliği bile taşıyabilecek ilginç bir örneği ziyaretçilerimle paylaşmaktı. Mazur görmelerini umuyorum.

7 Ağustos 2007

Çıktık Açık Alınla

Kenan Sofuoğlu son günlerin en çok konuşulan isilerinden biri oldu. Dünya Supersport Motosiklet Şampiyonası'nda sezonun bitimine 3 yarış kala şampiyonluğunu ilan eden Kenan Sofuoğlu'nu yürekten kutlamak gerek. Zafere aç kalmış bir toplumun zafer duygularını coşturuyor, dolduruyor, doyuruyor.

Ancak abartılı ve alakasız biçimdeki kutlamaları da anlamak gerçekten zor. Bir haber sitesinde rastladığım kutlama videosu beni ilginç düşüncelere sürükledi. Video 28 Şubat'ın simge marşı 10. Yıl marşı eşliğinde sunulmuştu ve garip olan da bu idi. 10. Yıl marşı benim çok hoşuma giden, duyduğumda heyecanlandıran bir marştı, ta ki suyu çıkarılana kadar. Videoda izleneceği ve yandaki karede de görüldüğü üzere 3. Cİhan Harbini kazanmışcasına ya da 3. Cihan Harbine çıkılmış gibi "Allah Allah" nidalarının "ileriii" sadalarına karıştığı bir kutlama yapılmış adeta ve 10. Yıl marşı eşliğinde de servise sunulmuş.

Bu susuzluk niye? Ne oldu bizim topluma. Aç mı bırakıldık yoksa aç mı bıraktık kendimizi? Aklıma birden yıllar önceki UEFA kupalarından birinde Galatasaray'ın Monaco'ya attığı golde spikerin ağlayarak sunuculuk yapması geldi şimdi de...

Her ne ise! Yine çıktık açık alınla. Biz buna bakalım.

2 Ağustos 2007

CHP Liderliği İçin Mesut Yılmaz mı Daha Şanslı, Mustafa Sarıgül mü?

Cumhuriyetle birlikte var olan CHP ciddi bir yönetim krizine girmiş bulunuyor. 1999 seçimlerinde % 8,71 oy oranıyla baraj altında kaldıktan sonra DSP’nin önemli ölçüde oy kaybına uğradığı 2002 seçimlerinde oyunu iki katına yükseltmesi ile sol kesim için bir umut olmuşken 2007 seçimlerinde gereken çıkışı sağlayamadığı için ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldı CHP yönetimi. Gerçekten de solun 1999 seçimlerindeki toplam oyu % 31’lerde iken (DSP ve CHP oyları toplamı) bugün gelinen noktada sol oyların toplamı % 21’lerde kalmıştır.

Bu durumu izah etmek aslında çok zor değil. Türkiye’de sol-sağ ayırımının bittiğini gösteren örneklerin yaşandığı, bunun yanında CHP’nin Sosyalist Enternasyonal üyeliğinin tartışıldığı bir dönemdeyiz. Eski sosyalist Ertuğrul Günay’ın Ak Parti’ye, geleneksel sağcı, Demirel ailesinin damadı İlhan Kesici’nin ve bir zamanların ülkücüsü, sonraları Mesut Yılmaz ANAP’ının vazgeçilmez isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın CHP’ye geçmesi bize sol ve sağ ayırımının kalmadığını gösteren birer örnek. Ayrıca Sosyalist Enternasyonal’in CHP’yi üyelikten çıkarmayı ciddi biçimde düşündüğü de ortada.

Mesut Yılmaz’ın yeniden meclise girmesi ile ona biçilen paye Mehmet Ağar’ın istifası ile boşalan DP liderliği oldu. Oysa CHP yönetiminde bir kriz doğmuşken ve artık sol sağ ayırımından ziyade zihniyet ve demokrasi anlayışlarının ayırıcı özellik taşıdığı siyaset dünyamızda Mesut Yılmaz CHP liderliğine çok daha yakışan bir isim olmaz mı? CHP tabanı yönetim sorununa Mustafa Sarıgül ile çözüm bulmaya çalışıyor. Sarıgül’ün çizgisi takip edildiğinde CHP’nin şu anki yönetiminde yer alanlardan farklı düşündüğünü gözlemlemek zor değil. Örneğin fotoğraf karelerinde Sarıgül’ün hemen yanı başında başörtülü bir teyzeye rastlamak ya da tabanda daha geniş kesimlere hitap edecek söylemlere sahip olması gibi. Ancak Sarıgül’ün Yılmaz’a göre dezavantajı var, o da milletvekili olamaması. Milletvekilliği partiyi toparlayabilmek ve hâkimiyeti sağlayabilmek açısından lider açısından önemli bir avantaj. Ayrıca Yılmaz’ın DP ile birleşme arifesindeki ANAP kökenli olması ve belli oranda ANAP tabanınca da seviliyor olması CHP’ye yeni bir oy akımı sağlayabilecek bir başka faktördür. Mesut Yılmaz liderliğindeki bir CHP, ANAP ve DP’nin 27 Nisan’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde tohumunu attıkları kendi aralarındaki birleşme iradelerini daha geniş kapsamlı bir çatı altında gerçekleştirme imkânını sağlayacaktır.

MHP için de farklı düşünmek gerekmiyor esasında. Oy oranları ve seçmen sayıları bakımından karşılaştırmak doğru olmasa da ilginç bir tesadüfle CHP+MHP milletvekillerinin sayısı aşağı yukarı CHP’nin 2002 seçimlerindeki sayısına tekabül etmesi ilginç bir örnektir. MHP’yi son seçimlerde destekleyen solun önde gelen kalemlerinde İlhan Selçuk ve benzerlerini, bunun yanında CHP=MHP formüllerinin taraflarca sıkça dile getirildiğini düşündüğümüzde CHP ile MHP arasında da çok bir farkın olmadığı anlaşılacaktır. Ancak şu da mümkündür ki, eğer MHP 1999–2002 arasındaki tutumlarının, aynı şekilde daha 2 ay öncesinde barajı aşar denilen DP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tutumunun seçmen tarafından nasıl cezalandırıldığını görüp bu dönemde yapıcı bir muhalefet yaparsa CHP’nin biraz daha erimesine ve oylarını kendine çekmesine şahit olabiliriz. Çünkü yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere taban olarak iki parti arasında çok ciddi bir fark kalmamıştır.

Dört partinin neredeyse seçmenin tamamını temsil eder bir oranda oy alması her bakımdan Türkiye için güzel bir gelişmedir ve demokrasinin daha sağlam ve sağlıklı yerleşmesi için güzel bir fırsattır. Umuyoruz bu fırsat iyi değerlendirilir.

Bu yazı aynı zamanda Moral Haber'de yayınlanmıştır.

26 Temmuz 2007

Seçmen Ne Dedi?

Seçmen 22 Temmuz’da her şeyden önce demokrasi dedi. Bunu herkesin hiç tereddüt göstermeden kabul etmesi gerekiyor.

22 Temmuz’dan birkaç ay geriye doğru giderek seçmenin daha özelde neler söylediğine bakacak olursak;

Popülist söylemlere tokum dedi seçmen. Mazotun 1 YTL olacağına da üniversite giriş sınavlarının kaldırılacağına da inanmadı. Bu bir zamanlar 2 anahtar vaadine kanmış seçmenin artık bilinçlendiğinin kanıtıdır.

Seçmen Anayasa Mahkemesinin üst mercii benim dedi. Ak Parti’ye 367 milletvekili veremediyse de sayısal olarak oyunu % 13 artırarak meclisin iradesine dokunulmasına sessiz kalmadığını gösterdi.

Darbe, muhtıra ve türevlerine prim vermediğini çok net bir şekilde dile getirdi.27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat sonrasındaki cevaplarını okuyamayan çevrelere bu defa daha açık bir cevap verilmesi gerektiğini anladı ve ona göre davrandı.

Seçmen Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekliyorum demiştir. Bunu oraya buraya çekmeye çalışan zihniyetler yine olacaktır, uzlaşma gerekli diyenler olacaktır ancak unutulmaması gereken bir şey var ki millet sandıkta uzlaşmıştır. Bu sonuçlardan sonra kimse çıkıp da Abdullah Gül’ün adaylığına çomak sokmaya cesaret edememelidir. Çünkü bir sonraki seçimde sandığa gömülmeyi bırakın sandığa çakılırlar.

Tandoğan, Çağlayan gibi mitinglerde toplanan kalabalıklara da en güzel cevap sandıkta verilmiştir yine. “Tayip baksana, kaç kişiyiz saysana” diyenlerin sayıları sandıkta ortaya çıkmıştır.

Seçmen Kuzey Irak’a girilmesini de tasvip etmemiştir. Seçim arifesinde ısrarla Kuzey Irak çığırtkanlığı yapan çevrelere destek olmamış aksine makul öneri ve fikirleri olan Ak Parti’ye yoğun destek çıkmıştır

Şimdi sıra siyesi aktörlerde. DP lideri Mehmet Ağar üzerine düşeni yaptı. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne var olduğunu göğsünü gere gere belirten CHP’nin lideri nedense seçimden 2 gün sonra çıkabildiği kameralar karşısında sadece 15 senedir var olduklarını ve bu 15 senede oylarını 4,7’lerden bu noktalara çıkarmış olmalarının başarı olduğunu iddia etmiştir. Fakat 5 yıllık Ak Parti’nin oylarının bu kadar yüksek olmasının nedenini de açıklayabilmiş değildir.

Bu seçim Türkiye’de hor görülen, göbeğini kaşıyanlar diye tabir edilen vatandaşlarla birlikte lüks sitelerde oturan vatandaşların ortak bir taleplerinin olduğunu göstermiştir. Türkiye artık sözde değil özde demokrasi istiyor.

Yazı aynı zamanda Moral Haber'de yayınlanmıştır.

21 Temmuz 2007

Demokrasi Bayramı

Bir süredir blogumla ilgilenemediğimin farkındayım. Bunun nedeni bir yakınımın milletvekili adayı olması nedeni ile çalışmalarına iştirak ettiğim içindi.

Seçimler demokrasilerde bir bayram niteliğindedir ve biz bir süredir bu havadayız. Partilerin dostça ama rekabet ortamında bir birlerine nazireler yaparak etkinliklerini sürdürdükleri bir seçim dönemi geçirdik. Ümidimiz seçim sonrasında da aynı havanın devam ettirilmesi.

Yarın seçim var. Yarın demokrasi bayramı. Şimdiden hayırlı olsun diyorum.

15 Temmuz 2007

Geç Cevap

Selim bir süre önce benim nerelerde olduğumu sormuştu. Bugün buna cevap vermeye çalışacağım.

Bir süredir dağ-taş-tepe-deniz-tünel geziyorum. Cenk abi blogunu kapatmadan bir süre önce çok geziyordu malum, umuyorum ben de onun gibi olmam. Gerçi o da blogunu geri açmış ama tüm postalar silinmiş durumda. Vardır bir bildiği. Bekliyoruz.

Aslında leyleği bırakın havada, yerde bile görmedim ama ben de bu işi pek anlayamadım. Leylekle pek alakası yok galiba bu işin.


Bu kareyi önce Amerikalı yetkililere göndermek için çektim(!) Vatandaşlarına hilalin ne kadar tehlikeli olduğunu bu fotoğrafla anlatsınlar diye. Sonra bu fikrimden vaz geçip bloguma koymaya karar verdim.

***


Bolu tünelinden ilk defa geçtim. Sanırım Adana-Gaziantep otoyolundaki tünel daha uzundu. Fakat bu tünel de içine girildiğinde insanı düşündürüyor.

***


Tarihi Safranbolu.

***


Safranbolu'da bir konağın ve sokağın gece görüntüsü. Uzaklardan gelen köpek havlaması eşliğinde sadece ayak sesleri...

***


180 yıllık bir konağın içindeki havuz o dönemde yaşayan dedelerimizin ne kadar zevkli olduklarını gösteriyordu.

***


Geçen yıl yine bahsetmiştim. İşte o ağaç.

***

Cevizin henüz mevsimi gelmemişti.

***


İskenderun geceye hazırlanıyor.

***





Börtü böcek.

***

Maşukiye'den yaklaşık yarım saatlik bir mesafede ayrı bir dünya; Kuzuyayla

***

Maşukiye. Bu çeşmede elinizi yıkamanız uzun sürmüyor. Çünkü elinizi dondurabilirsiniz.

***


Taşa meydan okuyan bir dal.

***

Reklam yok. Sadece tepedeki yıldızdan dolayı hoşuma giden bir fotoğraf oldu, paylaşmak istedim.

***


Ah İstanbul, hep özleniyorsun...

***

Bu fotoğraflar gezdiğim bazı yerlerden çektiğim karelerdi. Dolaştığım başka yerlerin fotoğraflarını da zamanla yayınlamaya çalışacağım.

14 Temmuz 2007

Kadük Tartışması

Son Anayasa değişiklik paketi ile ilgili yeni ortaya atılan kadük (değerini, önemini yitirmiş, geçerliliği kalmamış, eskimiş/TDK) tartışması siyasi arenadaki satranç oyuncularının son hamlesi oldu. Ancak satranç bir kurallar oyunudur. Siyasette ise ne yazık ki bazı durumlarda maçın ortasında kural değiştirilebilmektedir.

Öncelikle bilmemiz gereken Anayasamızın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına ilişkin 5678 sayılı kanun 16.06.2007 tarih ve 26554 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Cumhurbaşkanınca yapılan işlem onay işlemidir ancak onaylanan değişikliğin yürürlüğe girebilmesi halkoylamasından yarıdan fazla onay almasına bağlanmıştır.

Anayasamızın 175. maddesinde değişikliğin yürürlüğe girmesi için halkoylamasında oyların yarıdan fazlasının alınması şartı koşulmuşsa da bu, halkoylamasının bizatihi neticesi ve tabii bir sonucudur. Halkoylaması işlemini bir yasama faaliyeti olarak algılamak yanlıştır. Halkoylaması sadece yasanın yürürlüğü için ön şarttır. Yasa Resmi Gazetede yayınlanmıştır ve hal-i hazırda böyle bir yasa mevcuttur.

Ana muhalefet partisinin yeni “kadük” tartışmasını gündeme getirmesindeki tek hesap kanaatimce Anaysa Mahkemesinin vermiş olduğu hukuku zorlayan bazı kararlarının mevcudiyetinden istifade etmek ve “367 tuttu, acaba bunu da tutturabilir miyiz” düşüncesidir. Fakat ne yazık ki biz de bir hukukçu olarak 367 kararı gibi bir kararın alındığı hukuk sistemimizde bu kadük tartışması yersizdir desek de ortaya nasıl bir karar çıkacağını da kestirememekteyiz. Bu durum biz hukukçuların ayıbıdır, siyasilerin değil.

CHP’nin arkasına aldığı Anayasa Mahkemesi ve Cumhurbaşkanı rüzgârı ile son dönemde kuralları kural tanımazlıklarla değiştirmeye çalışmaları, sistemi kilitlemek ve gerilimin artmasını sağlamaktan öteye gitmediği açıkça görülmektedir. Cumhurbaşkanının hukuk sistemimizde var olmayan “yasanın yok sayılması” talebi ile Anayasa Mahkemesine müracaatı da esasında CHP ile aynı karede yer almaktan uzak durmadığının ve tarafsızlığının gölgelenmesinden rahatsız olmadığının kanıtıdır.

Kadük tartışması aynen 367 tartışması gibi bir kenarda tutulacaktır. Tüketilmiş olduğu sanılmasın. Seçim sonuçlarının göstereceği tabloya göre bir gün tekrar önümüze sürülecektir.

Not: Bu yazı aynı zamanda Moral Haber'de yayınlanmıştır.

9 Temmuz 2007

Moral Haber

Sabah sabah arayan arkadaşımın telefondaki muzip sorusuna bir anda anlam veremedim. Bana memleketim olan Hatay’daki seçim sonuçları ile ilgili tahminlerimi soruyordu. “Ben İstanbul’dayım, neden bana soruyorsun” dedim, güya Hasan Cemal ve Ertuğrul Özkök’e sormuş, “senin de bir tahminin vardır” dedi. O an anladım espriyi. Arkadaşım Moral Haber’de yer alan yazılarımdan dolayı beni esprisine konu etmişti.

Moral Haber aktif ve doğru haber sunmak için gayret gösteren içerikli bir site. Sorumluları ile çeşitli ortamlarda bir araya geldiğimizde genç kalemlere değer verdiklerini ve yazdıklarını sitelerinde yayınladıklarını öğrendim. Blogumda yazdığım yazılarımdan bir kısmının siteleri için uygun olduğuna kanaat getirdiler.

Mesleki içerikli yazılarımdan bir kısmı bundan böyle Moral Haber'de de yayınlanacak.

6 Temmuz 2007

Meclisin İradesine Dokunulmadı!

Malum olduğu üzere Cumhuriyet Halk Partisi son Anayasa değişiklik paketi ile ilgili Anayasa Mahkemesi’ne iki defa müracaat etmiştir. Birinci müracaatını paket henüz cumhurbaşkanının önünde imzayı beklerken yapılmış, ikinci müracaat ise değişikliğin Cumhurbaşkanınca imzalanıp referanduma gönderilmesi kararından sonra yapılmıştır.

Anayasamızın 151. maddesi açıkça “Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun, kanun hükmünde kararname veya içtüzüğün Resmi Gazetede yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer” demek sureti ile dava açma süresinin başlangıcı için yasa değişikliğinin meclis tarafından çıkarılması tarihini değil, yasanın Cumhurbaşkanınca imzalanıp Resmi Gazetede yayınlanmasından itibaren başlayacağını belirtmiştir. Ancak CHP Anayasa Mahkemesinden almış olduğu önceki kararların etkisi ile olsa gerek mahkemenin işleyişinin kendi isteği doğrultusunda düzenlenebileceği varsayımıyla usulsüz bir müracaatta bulunmuş ve raportörün bu noktadan hareketle o itirazının reddedilmesi gerektiğine dair yazdığı rapor neticesinde değişikliğin Resmi Gazetede yayınlanması akabinde ikinci müracaatını yapmıştır. Anayasa Mahkemesi ise usul ekonomisi açısından Cumhurbaşkanınca yapılan itiraz ile CHP’nin itirazını birleştirerek incelemiştir.

Mahkemenin 5 Temmuz’da vermiş olduğu kararla değişiklik paketi onaylanmış olmayıp sadece değişikliğin usulüne uygun olduğu saptanmıştır. Değişikliği halk onaylayacaktır. O da ancak referandumla mümkün olacaktır. Şu halde yeni meclis Cumhurbaşkanını hal-i hazırdaki hükümler çerçevesinde seçecek veya seçemeyecektir. Seçememe ihtimali halinde muhtemelen 21 Ekim’deki halk oylamasında 22 Temmuz’da düşünülen iki sandık önümüz konacak, hem yeni bir meclis seçmek hem de değişikliği onaylayıp onaylamama konusunda iki ayrı oy kullanacağız.

Meclisin iradesine dokunmayan bu son kararı ile Anayasa Mahkemesi itibarını yeniden yükseltmiştir.

Bu yazı 19.06.2007 tarihli yazının devamı mahiyetinde kaleme alınmıştır.

5 Temmuz 2007

Cepsiz Bir Gün

Önceki gün sabah erkenden yola çıkıp boğazın yoğun trafiğine girdiğimde birden cep telefonumu evde unuttuğumu anladım. Önce garip bir duygu sardı bedenimi; kendimi bir an kısıtlanmış, özgürlüğünü yitirmiş biri gibi hissettim. Adapazarı'na gidiyordum ve gün boyu telefonum yanımda olmayacaktı. Duruşmaya yetişememe riskim olsa mahkeme kalemine telefon açıp biraz beklemelerini, yolda olduğumu söyleyemeyecektim. Duruşma salonunun kapısında beni bekleyen müvekkil telefonum cevap vermediğinde sabırsızlanacaktı. Sorunsuz bir şekilde Adapazarı'na ulaştığımı tek tuşa basarak yakınlarıma iletemeyecektim. Duruşma sonrası telefonuma sarılıp meslektaşlarımla davayı müzakere edemeyecektim.

Tüm bunlara rağmen bir an düşündüm ve "Ali, bugünün tadını çıkar" dedim kendi kendime. Köprüyü geçtiğimde trafiğin de yoğunluğu bitmişti. Düşündüm; "kaza yapsam ya da lastik patlasa ya da yardıma ihtiyacım olsa ne yaparım?" "Boş veeer" dedim ve bastım gaza. Telefon yoktu yanımda, mutluydum, özgürdüm. Kimse beni rahatsız edemeyecek, nerde olduğumu soramayacak, duruşmaya yetişecek miyim stresi yaşamayacaktım.


Adapazarı'na ulaştığımda duruşmanın öğleden sonraya kaldığını öğrendim. Telefonsuz günün tadını çıkarmak için güzel bir fırsattı bu. Adapazarı'na açıldım. Caddelerinde sokaklarında dolaştım. Kafelerinde oturdum. Telefonsuzdum, mutluydum. PTT'yi gördüm birden karşımda ama Ptt olmuştu PTT. İçeri girdim, bir kart aldım. Yeşil renkli 30 kontörlük ince kartı beklerken kırmızı renkli, üzerinde altın sarısı çipi olan akıllı kart diye bir kart verdiler 50 kontörlük. Yıllar sonra bir telefon kulübesine girdim. Ezberimde kalmış telefon numaralarını şöyle bir aklımdan geçirdim. Sadece bir kaç tane... Aramam gerekenleri aradım.

Duruşmaya girdiğimde elim cebime gitti, telefonu sessize almak için. Cebim boştu.

Kayıtsız biçimde geçirdiğim bir günün sonunda telefounumu elime aldığımda 18 cevapsız çağrı vardı.

2 Temmuz 2007

Nerde Bu Kahya?

Nerde bu Kahya? Kayboldu! Ona Cem Karaca'dan 'Kahya Yahya'yı gönderiyorum.

Kahya Yahya

Diskoteğin önünde kahya durmuşum
Araba plakasından fallar tutmuşum
İçeri giren sarı kız bana baksaydı
Baksaydıda bana bana benim olsaydı
Olmaz olmaz bilirim ben kahya yahya
O kimbilir kimin nesi ben kahya yahya

Şu istanbul şehrinden neler ummuşum
Ummuşumda sadece yutkunmuşum
İçeri giren sarı kız bana baksaydı
Baksaydıda bana bana benim olsaydı
Olmaz olmaz bilirim ben kahya yahya

Dur be oğlum kahya yahya gel haddini bil
Sen kahyasın kahya gibi kahyalığını bil
İceri giren sarı kız bana bakmazki
Baksa bile bana bana benim olmazki
Olmaz olmaz bilirim ben kahya yahya

22 Haziran 2007

İnşaallah!

Bu Hanımefendinin yeri meclis olmalıydı. Keşke seçilebilecek bir yerde seçtirebilecek bir partide olsaydı. İnşaallah.

19 Haziran 2007

Anayasa Değişiklik Paketinin Akıbeti

1982 Anayasası birçok hukukçunun fazlasıyla detaylı bulduğu bir Anayasadır. O kadar ki 1982 Anayasasının ‘tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması’ başlığı altında düzenlenmiş maddesi bile vardır. Ancak hepimizin bildiği üzere böyle bir Anayasadan 367 yorumu bile çıkartıldı.

Son Anayasa değişiklik paketinin akıbetinin ne olacağı 367 yorumunun çıkartıldığı bir hukuk dünyasında belirsizliğini korumaya mahkûmdur. Öncelikle değişiklik paketindeki bir maddenin 366 oyla kabul edilmiş olması Anayasaya aykırı değildir. Çünkü Anayasanın 175. maddesi anayasa değişikliklerinin hangi oy oranları ile kabul edileceğine dair ayrıntılı bir düzenleme getirmiştir. Söz konusu maddeye göre Anayasa değişikliklerinin kabul edilme oranları beşte üç ve üçte iki şeklinde düzenlenmiştir ki bu da 330 ile 367 rakamlarını karşılamaktadır. Maddenin 3. fıkrası “Meclisçe üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır” demek sureti ile 330–367 aralığında kabul edilen bir Anayasa değişikliğinin referanduma götürülmesi gerektiğinden bahsetmiştir. Kaldı ki 366 oy değişiklik paketinin tümü üzerindeki oylamada değil, sadece bir maddede söz konusudur. Ve Sayın Cumhurbaşkanı paketin tamamını referanduma göndermekle bahsi geçebilecek usulsüzlüğü de önlemiştir. Bununla beraber mahkemeye müracaat etmiş olmasını anlamak mümkün değildir. Oysa Sayın Cumhurbaşkanı değişiklik paketini onaylayıp referanduma göndermemiş olsaydı bu durumda belki bir usulsüzlükten söz edilebilirdi.

Anayasa Mahkemesi’nin CHP’nin müracaatını bekletip Sayın Cumhurbaşkanının müracaatı ile birleştirmesine yönelik yorumumuzu da gelecek yazımıza bırakalım.

16 Haziran 2007

Adalet Nasıl Geciktiriliyor?

Geçtiğimiz hafta bir meslektaşımdan dinlediğim hadise adaletin nasıl gecikti(rildi)ğine dair güzel bir örnekti.

Avukatın dava açabilmesi için vekaletnamesini dava dosyasına eklemesi gerekir. Vekaletnamelere ise Baro Pulu denen bir pul yapıştırma zorunluluğumuz var. 2007 yılı için 3,30 YTL değerindeki bu pulu dosyaya ibraz edilen her vekaletnameye eklemek gerekiyor. Bu pulun getirisi ile de stajer avukatlara burs vs. imkanları sağlanıyor.

2005 yılına ait Baro Pulu

Erzurum'da dava açması gereken meslektaşımız dava dilekçesini ve vekaletnameyi muhabere yolu ile İstanbul mahkemelerinden Erzurum'a gönderiyor. Harcı yatırılan dava bu şekliyle açılmış sayılıyor. Ancak meslektaşımız Baro Pulunu yapıştırmayı unutuyor. Neticede davanın her aşamasında giderilebilecek bir eksiklik olan Baro Pulu yapıştırılmadığı için mahkemeden gelen yazı ile davanın usul yönünden eksikliğinin giderilmesinden sonra dosyanın inceleneceği belirtiliyor. Ve bu yazı için İstanbul'a 4,00 YTL'lik tebliğ masrafı yapılıyor. Ayrıca oradaki memurun sarfettiği emek, Erzurum ve İstanbul'daki posta memurlarının emeklerinden dolayı kaybolan katma değeri bilmiyoruz.

Tüm bunlardan sonra tebligatların neden zamanında ulaştırılamadığını, adaletin niçin geç işlediğini sorgulamaya kimin hakkı var?

12 Haziran 2007

'Kendine Gel Kadın'

Gazeteci Nazlı Ilıcak bana pek samimi gelmeyen bir tip olsa da demokrasi mücadelelerinde ön saflarda olduğunu da inkar edemeyecğim bir yazar. Tartışmalaradaki üslubu ise fevkalade oturaklı ve neyi savunduğunu gayet açık anlatabilen, karşısındakini kendine olan güveni ile rahatsız edebilecek bir kabiliyete sahip ve cesur.

İlericilik diye tabir edilen olgunun öncüsü olması gereken emekli bir generalin Nazlı Ilıcak'a "kadın, kadın..." diye hitap edişi yazarın bu özelliklerini tekrar hatırlamama sebep oldu.

Garip bir ülkedeyiz vesselam. Biz sadece kendi kendimize benzeriz. Ne doğuya, ne batıya!

Kaynak: Milliyet

5 Haziran 2007

Nablus Künefesi

Künefe denilince benim aklıma Hatay gelir. Eminim bir çok kişi için aynıdır. Ancak uluslararasında da öyle mi acaba?

Künefe kültürümün çok iyi olduğunu sanırdım ancak bundan bir süre önce Ürdün'e giden bir yakınımın getirdiği Nablus künefesini yediğimde künefe konusunda öğrenecek daha çok eksiklerimin olduğuna kanaat getirdim. Tabi aynı ortamda bulunan bir başka dostun hac yolculukları esnasında sırf bu künefeyi yemek için trafik keşmekeşi ile meşhur, girildiğinde çıkmanın saatler aldığı Ürdün'ün başkenti Amman'a uğrayıp sadece bu tatlıyı üreten meşhur satıcısını bulup yediklerini anlatınca ben olayın ehemmiyetini daha bir başka kavradım.

Nablus ve künefesi için yaptığım google araştırmasından Selma Şevkli'nin Filistin Günlüğü başlıklı yazısında künefenin memleketi diye bahsedildiğini gördüm. Nablus için özgür ansiklopedide ufak bilgiler var. Ve Radikal gazetesinden Ayşe Karabat 2002 yılında aynı künefeden bahsetmiş.

Evet, gerçekten de çok farklı bir tad Nablus künefesi. O tadın farklılığı nerden işin doğrusu ben tam anlayamadım. Sanırım bizdeki künefeden farkı iki kat arasına peynir değil de sadece bir kat peynir bir kat kadayıf yapılmış gibi. Neyse, bunu da artık portakal ağacından öğreniriz.

Her şeye rağmen ben annemin künefesini özledim.

2 Haziran 2007

Anket Sonucu

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin çeşitli etkiler nedeni ile tamamlanamadığı, demokrasinin sekteye uğratılmaya çalışıldığı bir zaman diliminde belki de sürecin en sancılı noktasına yönelik yaptığım amatörce anketin neticesi en azından bu blogun okur ve ziyaretçilerinin eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanına olumlu baktıklarını gösteriyor. Ankete katılanların % 45'i eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanı olsun derken % 21'i ise bu durumu memnuniyetle karşılayacağını söylüyor. % 23'ü ise "farketmez" seçeneğini tıklayarak demokrat bir tavır sergilemişler. "Olmasın" ve "kabul edilemez" diyenlerin toplam oranı ise sadece % 11.


Kanaatimce toplam 56 kişinin iştiraki ile yaptığım bu anket sonucu toplumun tümünün ortak görüşüne yakın değerlerdir. Çünkü daha geniş kapsamlı yapılan bir çok benzer anketlerde de aşağı yukarı aynı sonuçlar alınıyor.

Bu anketle ilgili olarak yine geçmiş anketlerimle ilgili yazdığım yazılarda olduğu gibi ankete iştirak ederek fikirlerini oylayanların görüşlerini açıklamalarından memnuniyet duyacağımı belirtirim. Özellikle de eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanını kabul edilemez görenlerin görüşlerini yazmalarından memnuniyet duyarım.

27 Mayıs 2007

Birlik

Kısa bir aradan sonra tekrar buradayım.

Başta davetimize icabet eden tüm dostlarımıza, ben yokken blogumu yalnız bırakmayan sevgili Selim'e, düğün merasimimize iştirak ederek bizi memnun eden değerli blogcu dostlara, Selim'in "Ordaydım" başlıklı yazısında iyi niyet dileklerini belirten Mehmet Abi'ye, Gülçin'e, Anonim dosta ve Muhammed Sevgili'ye teşekkürlerimi bildiriyorum. Bu vesile ile darısı tüm bekarlara diyorum.

Bugün bir haber sitesinde rastladığım hayvanlar aleminden bahseden
video birlik olmanın gücünü anlatıyordu. Evlilik sürecine girdiğim günden bugüne hissettiğim birlikteliğin verdiği bu güç duygusunu bir haftadır daha derin hissetmeye başladığımı belirtmeliyim. Bundan dolayı da sevgili eşime ayrıca teşekkür ediyorum.

22 Mayıs 2007

Ordaydım

Önemli günlerin tanıkları “ben de ordaydım” diye övünürler ya, ben de Ali’nin düğününde “ordaydım” diyerek övüneyim. Bir de düğünler için genelde “rüya gibiydi” diye tarifler yapılır ya, Ali’nin düğünü kendisi için nasıldı bilmiyoruz ama biz davetlileri olarak bize rüya gibi geldi. Örnek bir düğündü. Ali’nin aylardır bizzat ilgilendiği organizasyonu mükemmeldi. Zaten davetiyelerimizi aldığımızda düğünün nasıl olacağını da tahmin etmek güç olmamıştı. Çok seçkin ve değerli bir davetli topluluğu vardı. Davetliler merasime katılmış olmanın mutluluğu ile birlikte uzun yıllardır göremedikleri ile bir araya gelmiş olmanın heyecanını bir arada yaşadılar. Blog camiasından da katılanlar vardı. Onlar da muhtemelen kendi bloglarında düğünden bahsedeceklerdir.

Bir ara Ali’ye yaklaşıp çektiğim fotoğraflardan blogda kullanabilip kullanamayacağımı sordum ama olumsuz cevap verdi. Bu yüzden fotoğraflardan yayınlayamıyorum.

Ali’ye ve eşine buradan tekrar tebriklerimi iletiyor, ömür boyu mutluluklar diliyorum.

19 Mayıs 2007

Baba

Önceki gün Ali'nin babası ile birlikte idim. Çok mübarek bir insan. Pamuk gibi sakalı var. Yüzü daima gülüyor. Alnı açık ve hatları düz. İnsana güven ve huzur veriyor.

Zamanında İstanbul'da yaşamış ancak buranın koşturmacasından usanmış ve memleketine taşınmış. Koşuşturmalarımızı gördükçe hayret ediyor olmalı ki şunu söyledi sohbetin bir yerinde; "eskiden azalarımızın biri fazla gelirdi, iki göze ihtiyaç yoktu, tek göz yetiyordu, iki kulağa da ihitiyaç yoktu, tek kulakla idare edilebilirdi ama şimdi bakıyorum herkesin bırakın iki tane olmasını 4 tane hatta 8 tane gözü kulağı olması gerekiyor burada" dedi. Bana çok ilginç geldi bu tespiti.

Söz aldım, soru cevap şeklinde bir sohbetle 70'i aşkın senedir yaşadıklarını buradan bizlerle paylaşacak. Ali'nin yapamadığını ben yapayım.

14 Mayıs 2007

?

Bu fotoğrafa anlam veremedim.
Adam niçin o ağacın yanından öyle geçmiş olabilir?
Oysa ağaç yeterince yüksek duruyor.
Altından geçen herhangi bir aracın ağaca değmesi mümkün değil.

10 Mayıs 2007

Blogcu Aday

Ali sizi sıkıyor biliyorum, son zamanlarda sürekli siyasi ve hukuki tahliller yapıyor. Oysa benim görebildiğim ve takip edebildiğim kadarıyla blog camiası bu türden konulara çok sıcak yaklaşmıyor.


Benim konu da gündeme uygun biçimde siyasetten olacak ama biraz farklı. Merak ediyorum, blog camiasına bir milletvekilili hakkı tanısalar, kimi vekil olarak görmek isterdiniz? Mesela benim adayım hiç şüphesiz Ali olurdu. Hayır hayır, yanlış anlamayın, onun blogunda yazıyorum diye yaranmaya çalıştığımı filan düşünmeyin ama gerçekten o işi layık olduğu biçimde yapabilecek biri olarak görüyorum ben ama bu tabi ki Ali'yi biraz da gerçek hayattan tanıdığım içindir. Oysa sizler bir çok blogcuyu tanımıyorsunuz ve belki de daha objektif düşünceleriniz olacaktır. Ya da hepiniz "tabi ki ben" diye cevaplayacaksınızdır.

Haydi bakalım, her tarafta aday isimleri uçuşuyor da bizim blog camiamızda niye uçuşmasın? Lütfen blogcu adaylarınızı ve gerekçelerinizi yazın. Hep birlikte değerlendirelim.

8 Mayıs 2007

Hangi Sistem?

Gündemdeki konulara ilişkin yorumlara devam ediyorum.

Tüm dünyada demokratik rejimlerde kabul gören üç sistem vardır. Parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve yarı başkanlık sistemi. Bizim şu anda uyguladığımız sistem parlamenter sistem olup son Anayasa Mahkemesi kararı söz konusu olmasaydı sosyal yapımıza en uygun olan sistemdi. Başkanlık sistemi için ABD örnek gösterilir çünkü en sert ve katı kurallarıyla uygulanan şekli oradadır. Yarı başkanlık için örnek ise Fransa’dır.

Bu sistemlerin hepsinin belirgin farklılıkları vardır. Ve bu sistemler bir bütün olarak uygulanmadıklarında sistemin yaşandığı ülkelerde kaos meydana getirebilirler. Nitekim Türkiye’de yaşanan şu son tartışmaların ardında bir bakıma parlamenter sistemin tüm yönleriyle uygulanamaması yatmaktadır. Çünkü ’82 Anayasası ile parlamenter sistem ciddi biçimde yarı başkanlık sistemine yaklaştırılmış, ortaya ne olduğu belirsiz bir sistem çıkmıştır. İşte neticesi de bu yaşadığımız süreç olmuştur.

Ancak şimdi halkın seçeceği bir Cumhurbaşkanı ile bu sistemin tarifi de kalmayacaktır. Türkiye’nin demokrasiye kazandırdığı(!) yeni bir sistem olacaktır. Neden derseniz, mevcut seçmen sayısının 40 milyondan fazla olduğu bir ülkede parlamentoyu aşağı yukarı 15-17 milyon insanın kullandığı oylar belirliyor ve son dönemlerdeki en güçlü iktidar olan AK Partinin aldığı oy ise 10 milyon civarında. Oysa yeni yapılan düzenleme ile seçilecek Cumhurbaşkanının alacağı muhtemel oy en az 20 milyon civarında olacak. Bu durumda bir tarafta 10 milyon oy alıp tüm gücü elinde bulunduran bir parlamento çoğunluğu ile diğer tarafta 20 milyon oy almış ama elinde sayılı birkaç yetkinin haricinde etkisi ve yetkisi olmayan devletin ve milletin en üst temsilcisi olan bir Cumhurbaşkanı olacak. Ve bu iki kurumun birbiriyle çatışmaması gerekiyor.

Kanaatimce Cumhurbaşkanını halkın seçmesi yerine yapılacak bir düzenleme ile meclis toplantı yeter sayısı ile alakalı Anayasanın ilgili maddesini daha açık bir şekilde kaleme alıp tüm toplantıların 1/3 (184) oranı ile açılabilmesinin yolunun açılması daha makul ve mantıklı bir yol olur. Yahut Cumhurbaşkanını illa halkın seçmesi öngörülüyorsa seçilecek ilk mesclisin bir kurucu meclis niteliğinde çalışarak sistemi baştan aşağıya yeni duruma uygun hale getirmesi gerekir. Bu da güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı, zayıflatılmış başbakanlık şeklinde tezahür edecektir. Ancak yukarıda da ifade ettiğim üzere Türk sosyal yapısına en uygun olan sistem parlamenter sistemdir.

6 Mayıs 2007

Dön Gel Duası

Profilimden de anlaşılacağı üzere ilk blogla tanışmam 2006 başına dayanıyor. Tabii ki yine Ali aracılığı ile. O zaman bloggera kaydoldum ve kendime bir blog açtım. Ancak güncelleme yapamayınca blogu kapatıp sessiz blogcular kervanına katıldım.

Dolayısıyla şu on beş gündür yaşlı futbolcular için kulanılan tabiriyle ikinci baharımı yaşıyorum. Okuyucusu ve yorumcusu hazır bir blogda yazmanın rahatlığı da bir başka oluyor aslında. İlk denememle şimdiyi kıyasladığımda esasında yazma şevkimi kıran okuyucunun olmamasıymış, bunu anlıyorum. Ve okuyucuyu çekebilmek sabır gerektiren, zaman gerektiren bir durummuş, bunu öğrendim.

Ali bana blogunu açmakla kalmadı, blogla ilgili teferruatları da gösterdi. Mesela Ali'nin kullandığı istatistik proğramı Statcounter ve Google Analytics imiş. Günde kaç kişi giriyor, nerelerden giriyor, en çok hangi yazısı tıklanıyor gibi bilgileri öğreniyormuşuz bunlar vasıtası ile.

Ben sizlerle dikkatimi çeken bir konuyu paylaşacağım sadece. Şurda bir hafta oldu istatistiklerle ilgileniyorum, Ali'nin en çok ziyaret edilen yazısı Dön Gel Duası. Google'dan sorularak giriliyor bu yazıya. İşin ilginç yanı ise -Ali söyledi- ilk defa meclisten birileri googleda dön gel duasını aratmış, dön, gel ve dua kelimelerinin olduğu bir sayfa çıkmış arama yapanın karşısına ve Ali bunu görünce bilen birine sormuş bu duayı ve Dön Gel Duası adlı yazısını kaleme almış.

Peki şimdi en çok kimler ziyaret ediyor dersiniz bu yazıyı? Benim gözlemleyebildiğim kadarı ile banka çalışanları (Oyak Bank ve Yapı Kredi'den giren olmuştu bu hafta), resmi kurumlarda çalışanlar vs. Mesela Maliye Bakanlığından sorgulanıp ziyaret edilmişti. Duanın amacı Ali'nin yazısından başka türlü anlaşılsa da galiba bizim insanımız o yazının yorumunda yer alan sebepten dolayı arıyor olmalı yoksa bir duaya bu kadar rağbet olması mümkün değil. Ancak işin ilginç yanı bu dua neden daha çok kurumlardan ziyaret çekiyor? Ben bunu merak ettim işte!

4 Mayıs 2007

Ronaldinho

Sevgili blog ziyaretçileri, sevgili okuyucular! Bırakın siz Ali'nin hukuki ve siyasi yorumlarını. Sıkılmışsınızdır blogdan eminim. En yoğun günlerini yaşıyor şu günlerde ve özellikle bugünler için bana yazarlık teklif etti ancak görüyorsunuz bir şeyler yazmama bile fırsat vermiyor.

Yiğidi öldürüp hakkını verelim yine de, öz ve doyurucu yorumları için Ali'ye teşekkür ediyoruz.

Biz gelelim konumuza. Futboldan hiç haz etmem. Ancak bu adamı izlemek gerçekten zevk veriyor insana. Futbolun aynı zamanda bir zeka oyunu olduğunu gösteriyor. Adam sadece futbolcu değil, aynı zamanda matematikçi, aynı zamanda fizikçi, rakip oyuncuların vücut kimyalarını bozduğunu düşünecek olursak aynı zamanda kimyacı da. Ronaldinho'dan bahsediyorum.

Şu 6 dakikalık gösteri videosunu izlediğinizde eminim bana hak vereceksiniz.

3 Mayıs 2007

TBMM Başkanlığı ve Vekalet

Bugün hukuki yorumlara devam edeceğim çünkü hukuksuzluğun derinlemesine yaşandığı ve yaşatıldığı şu günlerde hukuk namına ortaya koyabileceğim tek şey buradan ulaşabildiğim 50 belki bilemediniz 100 kişiye hakikati anlatmak olacak.

Gündemdeki anayasa değişikliğine eklenmesi unutulan çok ciddi bir konu var ki bunu ancak yeni meclis açıldığında farkedeceğiz. Önceki yorumumda da yazdığım gibi TBMM başkanı seçebilmek son Anayasa Mahkemesi kararı ile ihtimal dışıdır. Tek ihtimal var, o da muhalefetin seçilsin dediği kişiyi seçmektir. Oysa bu durum azınlığın çoğunluğa hükmetmesi demekten öte bir şey değildir. Siyaset arenasının toz pembe olduğu şu günlerde siyaset oyununu oynayan aktörler bu durumun galiba farkında değiller.

İkinci bir durum ise Cumhurbaşkanlığına kimin vekalet edeceği hususudur. Bu konuda ilgili maddeler her iki ihtimale açık şekilde yorumlanıyorsa da hukuk mantığının gereği Cumhurbaşkanlığına TBMM başkanının vekalet etmesidir. Neden? Cumhurbaşkanlığı seçimi herhangi bir şekilde sonuçlandırılamadığında bu durumda mevcut Cumhurbaşkanının ilanihaye Cumhurbaşkanlığına devam etmesi gerekir ki bu demokrasinin en önemli kuralı olan seçilmişlik kuralına terstir. Oysa TBMM başkanı vekalet etse, örneğin şu ortamda önümüzdeki genel seçimlere kadar mevcut başkan vekalet etse, genel seçimler akabinde yeni bir meclis başkanı seçileceğinden (hoş, bu da artık pek mümkün değil) yeni seçilen TBMM Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekaleti devralır ki bu durum demokrasiye daha uygun bir çözümdür. Hukuk mantığı bunu gerektirir.

Yazacak ve yorumlanacak o kadar gündem konusu çıkıyor ki, hepsini tek tek yorumlamaya kalkışsam bilgisyar başından kalkmamam gerekiyor. Bu nedenle şimdilik bu iki konuya değinmekle yetiniyorum.

1 Mayıs 2007

Bundan Sonra? (Kararın Anlamı)

1 - Anayasa'nın 84. maddesi gereğince bir milletvekilinin maddede bahsedilen nedenlerden dolayı vekilliğinin düşürülmesi için sadece 276 oy değil, 276 milletvekilinin de meclis genel kurulunda hazır bulunması gerekecek. Anlamı: Bundan böyle hiç bir milletvekilinin milletvekilliği düşürülemeyecek.

2 - Anayasa'nın 87. maddesi gereğince özel ve genel af çıkarmak için meclis toplanmak isterse en az 330 milletvekilimiz meclis genel kurulunda bulunacak. Anlamı: Bundan böyle kolay kolay af çıkmayacak, Rahşan hanım yaşar da meclisten böyle bir karar çıkartmaya kalkışırsa artık ne yazık ki bunu yapabilmesi oldukça güç. Bu bakımdan bu karar çok yerinde oldu diyebiliriz.

3 - Anayasa'nın 94. maddesi gereğince TBMM Başkanı seçilebilmek için ilk turda 367 milletvekili hazır olmak zorunda. Anlamı: Bundan sonra meclise başkan seçilebilmek öyle kolay değil, muhalefet "ben seçime katılmıyorum" dediğinde meclis başkansız kalacak!!!

4 - Anayasa'nın 99. maddesi gereğince Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi için 276 milletvekilimizin mecliste hazır olması gerekiyor. Anlamı: Çok bir anlamı yok, zaten önceden de kolay kolay mümkün değildi.

5 - Anayasa'nın 100. maddesi gereğince Başbakan ve bakanların Yüce Divan'da yargılanabilmeleri için en 276 milletvekili ile toplanması gerekiyor meclisin. Anlamı: Bunun da çok anlamı yok, zaten geleneksel uygulamalarımızda herkes birbirini aklayıp paklıyor, yüce divana filan gerek kalmıyor.

6 - Anayasa'nın 102. madesi gereğince Cumhurbaşkanını seçebilmek için en az 367 milletvekilimizin salonda olması gerekiyor. Anlamı: Çok açık. Cumhurbaşkanı seçebilmek için belki de en uygun durumda bulunan mevcut parlemento bile bunu sağlayamadığına göre bundan sonra meclisin Cumhurbaşkanı seçebilmesi mucize gibi bir şey olur ancak.

7 - Anayasa'nın 105. maddesi gereğince Cumhurbaşkanı vatana ihanet etti diyorsa vekillerimiz, bunun için mecliste 413 kişi ile toplanmaları gerekecek. Anlamı: Bundan sonraki Cumhurbaşkanlarımız rahat olsunlar, 367 kişinin bir araya gelmesi ile seçilebilen bir Cumhurbaşkanına kolay kolay 413 kişi karşı gelemez.

8 - Anayasa'nın 111. maddesi gereğince Bakanlar Kuruluna güven oylaması için yine 276 milletvekilimiz salonda bulunmak zorunda. Anlamı: Bunun da çok anlamı yok, zaten mümkün değil gibiydi.

9 - Anayasa'nın 175. maddesi gereğince milletvekillerimiz artık Anayasayı değiştirmek istediklerinde 330 milletvekili ile bir araya gelmek zorundalar. Anlamı: Artık anayasayı değiştirmek eskisinden çok daha zor olacaktır.