1 Mayıs 2007

Tartışılan Maddeler

Anayasa 96; Anayasada, başkaca bir hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir.

Anayasa 102; Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir.

TBMM İç Tüzük 121; Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101 inci Maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasanın 102 nci Maddesi hükümlerine göre seçilir.

TBMM İç Tüzük 57; Başkan birleşimi açtıktan sonra tereddüde düşerse yoklama yapar.

Görüşmeler sırasında işaretle oylamaya geçilirken, yirmi milletvekili ayağa kalkmak veya önerge vermek suretiyle yoklama yapılmasını isteyebilir.


* * *

Maddeler okunduğunda her şey aslında gayet açık. Bu maddeleri anlamak için hukuçu olmaya bile gerek yoktur. Anayasa 96'da bahsi geçen toplantı yeter sayısı ile karar yeter sayısının farklı kavramlar oldğu açıktır. "Başkaca bir hüküm yoksa" denilmek sureti ile başka maddelerde farklı düzenlemeler olabileceği öngörülmüştür. Ancak başkaca hiç bir maddede toplantı yeter sayısı ile ilgili bir hüküm bulunmamakta, sadece karar yeter sayıları anılmaktadır. Yasa düzenleyici aksi düşüncede olsa idi bunu ilgili maddelerde açıkça belirtir; aynen 96. maddede olduğu gibi "bu karar için topantı ve karar yeter sayıları şudur" derdi.

Anayasa Mahkemesine müracaat edilmesinin tek nedeni İç Tüzük'ün 121. maddesindeki Anayasanın 102. maddesine yapılan atıftır. Ancak 102. maddenin buraya aldığım ilk cümlesi haricinde Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir çok ayrıntıdan bahsedilmiştir. Dolayısı ile İç Tüzük 121, tekrar aynı usulü saymaktansa o maddeye atıf yapmakla yetinmiştir. İki ayrı mefhum olan toplantı yeter sayısı ile karar yeter sayısını zorlama yorumlarla bir göstermeye çalışmak bundan önceki 3 Cumhurbaşkanını, bundan önce çıkartılan bir çok Anayasa hükmünü, bundan önce çıkartılan bir çok genel ve özel afları hükümsüz saymak olur ki bunun ne kadar büyük bir kaso meydana getireceği şüphe götürmez.

Kaldı ki, İç Tüzük 57 hükmü de açıktır. Meclis başkanının toplantı yeter sayısı için oylama yapıp yapmaması tamamen insiyatifinde olup ancak 20 milletvekilinin önergesi ile sayım yapması gerekmektedir. Bu durumda Anayasa Mahkemesine itiraz eden milletvekillerinin öncelikli itiraz hakları olan 20 milletvekili ile bir araya gelip yapamadıklarını bir başka merci vasıtası ile kullanmaya kalkışması da yerinde değildir.

Bu yazı siyasi bir yorum değildir, kısa ve öz olanı seven blog okuyucularına kifayet edecek miktarda bir hukuki analizdir. Bu nedenle "siyasi" kategoriler arasına almıyorum.

28 Nisan 2007

Demokrasi

Demokrasiye
sözde değil özde inanan bir zihniyet istiyoruz!!!
Blogcuları bu konuda hassasiyet göstermeye davet ediyorum.

26 Nisan 2007

Fıkra

Blogda yazmaya karar verdiğimde Ali ile neler yazmamı istediğini filan konuştuk, Ali bana direk Cenk Ünal'ı örnek gösterdi. "Onun gibi yap sen" dedi. "O ne yapıyor?" dedim. "Fıkra yazıyor, soru soruyor, blogunu idare ediyor işte, sen de aynı şekilde yap" dedi. Gerçekten de bugün baktım, gün içinde bir çok haber sitesinde yer alan videoyu hiç bir yorum yapmadan almış bloguna, sadece başlıkta Bush'un emekliliğe hazırlandığını yazmış. Hoşuma gitti, önemli olan bir şeyler paylaşmak değil mi? Belki haber sitelerine bakmayıp sırf blog gezen internet gezginleri de vardır hem. Neyse işte, lafı uzatmayayım, ben de onun gibi yapacağım bugün, son günlerde gruplarda, maillerde dolaşan bir fıkrayı akataracağım size.

Hukuk fakültesinde Ali ile beraber okuduk. Hocalarımız kazık soruları ile nam salmışlardı. Onlar için sadece soruların kazık olması yetmiyordu galiba, notları da bir o kadar kısarlardı. Mesela bir Çetin hocamız vardı ki evlere şenlikti; 500'den fazla öğrencinin girdiği sınavdan 15-20 kişi geçebilmişti. Bir Saim hoca vardı, öğrencilerle dalga geçerdi ders arasında, sınavda hepinizi ters köşeye yatıracağım derdi.

Son günlerde bir kaç arkadaştan aynı fıkrayı mail yolu ile alınca nedense birden o günler aklıma geldi. İşte üniversite yıllarımızı aklıma getiren o fıkra:

Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip hocasının bulunduğu masaya oturmuş. Hoca kaşlarını çatarak: "öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz!" demiş. Bunun üzerine öğrenci: "O zaman ben uçuyorum..." diye cevap vermiş. Hoca cevaba cok sinirlenmiş, sınavda öğrenciye takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Yalnız sınavda öğrenci tüm soruları mükemmel bir şekilde cevaplamış. Hoca öğrenciye: "Sana son bir soru soracağım" demiş. "Yolda yürürken iki torba bulduğunu hayal et, birinde akıl var, diğerinde ise para var. Hangi çuvalı alırsın?" Öğrenci: "Para olan çuvalı seçerdim..." Hoca: "Ben akıl olan çuvalı seçerdim..." Öğrenci: "Normal! Kimde ne eksikse onu seçer..." Hoca çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp içine "Öküz" yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Bir dakika sonra öğrenci kapıyı aralamış : "Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz." demiş.

24 Nisan 2007

Tebrikleri Kabul Ettim!

"Yahu arkadaşlar, beni niye tebrik ediyorsunuz? Ne Cumhurbaşkanı oldum, ne de adayı?" Telefon açıp beni tebrik eden arkadaşlara bunu diyemedim bugün.

Sabah evden ayrılmadan haberlere baktığımda adayın bugün AKP grup toplantısında açıklanabileceğine dair yorumlar vardı. Ancak grup toplantısını izleyemedim. Aynı saatte Bayrampaşa Cezaevinde idim ve üzerimde hiç bir iletişim aracı da yoktu. Aksilikler birbirini izleyecek ya, ben ne kadar acele ediyorsam görüşme o kadar uzadı. O yetmedi, tam cezaevinden çıkıyorken avukatlık kimliğimi ibraz edemedğimden 10-15 dakika daha gecikti çıkışım. Çıkıp da telefonu elime aldığımda 5 tane cevapsız çağrı gördüm. Hepsini tek tek aradım ve hepsi tebrik için aramıştı. Hepsine teşekkür ederim dedim ama bir taraftan da "Tayyip Bey acaba beni mi aday gösterdi, hadi canım mümkün değil" diyordum içten içe. En azından 40 yaşını doldurmamıştım ama o da zor değildi ki, neticede cumhurbaşkanını seçecek meclis ufak bir düzenleme ile cumhurbaşkanı adayları için seçilme yaşını da pekala 30'a indirebilrdi.

Bu duygu ve düşünceler içerisinde elim radyoya gitti ve haber kanallarından birini açtım. Radyoyu açtığımda ufak bir hayal kırıklığı eşliğinde kendi kendime söylendim; "Ali sen de çok safsın yahu, seni cumhurbaşkanı yaparlar mı?" Daha derinlerden bir ses ise; "31+7=39, Ali yine yetmiyor, gelecek seçimde de aday olamıyorsun, Turgut Özal niye 3. senesinde vefat etti ki, 1 sene daha bekleseydi olmaz mıydı? Kim bekleyecek şimdi 14 sene?" diyordu. O sırada çalan telefonla kendime geldim ve tebriklerin sebebini anladım. 2 yıldır öngördüğüm ve iddia ettiğim üzere cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül aday olmuştu ve dostlar bunu bildiğim için tebrik ediyorlardı. Hepinize teşekkürlerimi sunuyorum arkadaşlar.

Adaylık mı? Bir başka bahara!

23 Nisan 2007

Tarkan'dan Klasik Türk Müziği

Sanatçı Tarkan Tevetoğlu'nun müzik eğitimini Klasik Türk Müziği üzerine aldığını biliyorsunuzdur. Üsküdar Musiki Cemiyetinde aldığı eğitim üzerine seslendirdiği çok güzel yorumları vardır Tarkan'ın. Ancak popüler kültüre yenik düşerek eğilimini başka yönlere çevirmiştir.

Şimdi yine Ali'nin kuralları yüzünden doğrudan sayfaya ekleyemediğimizden sadece linkini vererek izlemenizi sağlayacağım videoda Tarkan ile Müzeyyen Senar'ın düetini izleyin de Tarkan'ın aslında Klasik Türk Müziği için ne denli değerli bir sanatçı olduğunu anlayın. Keşke daha çok Klasik Türk Müziği söylese, keşke toplumun üzerindeki sevgisini Klasik Türk Müziğinde yapacağı yorumlarla o yöne de çevirebilse... Güzel olurdu.

21 Nisan 2007

Merhaba

Herkese merhaba,

Öncelikle Ali'ye blogunda yazı yazmama izin verdiği için teşekkür ediyorum. Ali'nin blogunda yazmak gerçekten zormuş, öyle kolay bir şey sanmayın lütfen. Ve sadece bu zorluğu aşabilmiş olmalarından dolayı önceki yazarları tebrik ediyorum.

Ali'nin çeşitli şartları oldu. Bunların bazıları şekil şartları bazıları da esasa ilişkindi. Mesela yazıları paragraflamak, paragraflar arasında birer satır boşluk bırakmak vs. gibi şekil şartlarının yanında müstehcen konulara girmeme, argo kelimeler kullanmama gibi içeriğe ilişkin şartları da vardı. Hatta gerekirse sansürleme bile yapacağını söyledi. Varın sizler düşünün böyle bir blogda yazar olabilmeyi.

İşte bu zorlukları aşabilmiş ve ilk yazımı yazıyor olmaktan dolayı son derece sevinçliyim.

* * * * *

Konularımda sınırlama olmayacak. Aynen Ali'nin yazdığı gibi her telden yazabileceğim. Ali biraz daha kendisi için yazıyor gibiydi ama ben de kendisi için yazacağım. Kendim için yazmayacağım yani. (Ben şimdi bu noktada bir gülme ifadesi eklerdim ama Ali ile yaptığımız anlaşmamıza uyarak o ifadelere yazı içerisinde yer vermiyorum.)

Bu sıralar Ali'den çok beni görebilirsiniz blogda. Ali, bayram gecesi uyurken bayramlık elbiselerini başucuna koyan çocuklar gibi damatlık elbiseleri ve ayakkabısını başucuna koyup blogunu düşünmeden rahat rahat uyusun diye blogun bayrağını elimden geldiğince ben taşıyacağım.

Aralıklarla da olsa sizlerle karşılaşacak olmanın heyecanıyla tekrar hepinizi selamlar, yazılarıma yorumlarınızı, blogumuza ziyaretlerinizi beklerim efendim.

18 Nisan 2007

Davet

Bir süre önce bloguma yazar aradığımı söylediğim halde pek rağbet olmadı. Ancak blogumu sessiz sedasız izleyen çok değerli arkadaşım A.Selim Can hafta sonu mail yazarak blogumda yazabileceğini söyledi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Özellikle önümüzdeki dönemde özel hayatımdaki yoğunluğumu dikkate alan ve bu yüzden bana yardımcı olmaya karar veren Selim'e teşekkürü bir borç bilirken bu vesile ile blog takipçilerimi de özel hayatımdaki değişikliğe şahit olmaya davet ediyorum.

Zaman ve yerini öğrenerek düğüne iştirak etmek isteyenler bu yazıya yorum yazarak iletişim bilgilerini verirlerse ben onlarla iletişim kurup gerekli bilgileri vereceğim.

Bu yazıya yapılan yorumlar iletişim bilgileri gibi özel bilgiler ihtiva ettiği taktirde yayınlanmayacaktır.

16 Nisan 2007

Osmanlıca Blog

Çok değerli bir büyüğümüz Osmanlıca için eskimez yazı der. Malum, çok çevrelerde Osmanlıcadan eski yazı diye bahsedilir. O büyüğümüz de o yazının Kur'an yazısı olmasından hareketle eskimez yazı olduğunu anlatmaya çalışır.

Başka Osmanlıca blog var mıdır bilmiyorum ama benim ilk defa rastladığım bir http://osmanlicam.blogspot.com Osmanlıcaya biraz ilgisi olanların takip etmelerinde fayda olacağını düşünüyorum. Blog yazarı "Sevgili Muhammed"i de tebrik ediyorum.

15 Nisan 2007

3 x 3 = ?

Yemek bloglarının sahipleri çok akıllı olmalılar. Ne yapıp edip bizler gibi yemekle alakası olmayanları bile blog kurallarını kullanarak yemek tarifi yapmaya zorlamışlar. Beni bu işe davet eden işitme kaybı, onu ise yemek tarifleri yapan bir blogcu arkadaş bu işe sokmuş. Görüldüğü üzere iki adım sonrası yemek blogu.

Şimdi benim gibi son 7 senesini yalnız geçirmiş, son 13 senesini de aileden uzaklarda geçirmiş birinden ne tarifler çıkar! Zaten bu gidişle pek yakında Oktay ustanın en büyük rakibi, korkulu rüyası olacağım galiba.

Oyunun kurallarını çözebilmem ancak mümkün olduğundan bir kuralı yerine getiremediğimden beni bu oyuna davet eden arkadaşımızdan özür diliyorum. 3 gün içinde cevaplamam gerekiyormuş ama ben bu süreyi geçirdim.

Uzun lafın kısası efendim; benim gibi biri için mutfak denildiğinde ilk akla gelecek olan sahanda yumurtadır. Ancak yağ olarak kesinlikle tereyağı tercihimdir. İkinci olarak makarna tabii ki. Son olarak da çoban salata.

Peki bunları kimlere ithaf edeceğim ben şimdi? Oyunun bir kuralını bozdum zaten, bu kuralı da bozsam bir şey olmaz sanırım. Çünkü etrafımdaki herkes bu oyundan nasibini almış, bana bir şey kalmamış, serçe parmak misali.

* * *

Soruları cevaplayacak olursam;

Daha önce Hatay'da yaşadım, halen İstanbul'da yaşıyorum. Çok monoton bir düzenim var yani.

Tatil için gittiğim, gördüğüm ve önerdiğim yer merak edilmiş; bunun da tek cevabı İstanbul. İstanbul'da yaşayıp da İstanbul'un bir çok güzelliklerini keşfedememiş nice insanların olduğu düşünülürse gayet güzel bir öneri bence.

Yaşamak istediğim şehirler; Medine, İstanbul.

Şu anki mesleğim avukat. (Bağlı olduğum baroya not: Reklam yasağımız var ama sorulduğu için cevapladım.)

Dünyaya ikinci bir defa gelseydim doktor olurdum. Nasıl olsa avukatlığı denedim, bir de başka meslek öğrenelim.

"Kesinlikle ben yapmazdım" dediğim meslek kompresörcülük. O yolları kıran ve delen ve titreyen insanlar var ya, hah işte ondan olmak istemezdim.

Yaşam felsefemi oluşturan sözlerden biri "insanın insan eden ahlaktır".

Bir kitapdan alınma, çok sevdiğim bir cümle veya paragraf veya bölüm merak ediliyor, "hayatta en hakiki mürşit ilimdir".

Çok sevdiğim bir şiirden bir parça; Mehmet Akif'in Çanakkale Şehitlerine şiirini olduğu gibi buraya aktarmaktansa dilerseniz buyrun okuyalım.

11 Nisan 2007

Merve Kavakçı Mahkum Oldu!

Geçtiğimiz günlerde 28 Şubat'ın izlerinden biri daha yargı marifeti ile silinmeye çalışıldı ancak derin medyamız olayı görmezden gelmeyi yeğledi nedense.

AİHM, Türkiye'yi, Merve Kavakçı, Nazlı Ilıcak ve Mehmet Sılay'ın 'serbest seçim hakkı'nı ihlal ettiği gerekçesiyle para cezasına mahkum etti. Seçilmiş kişilere uygulanan müeyyidelerin de 'ağır ve orantısız' olduğunun altını çizdi.

Bu karar 5 Nisan 2007 günü verildi. Ancak aynı gün internet sitelerinde haberin detayını bulmak oldukça güçtü. Haberi o akşam geç vakitte duydum ve umumiyetle takip ettiğim Milliyet'in internet sitesini açtım ancak nafile. Haberle ilgili hiç bir bilgi yoktu. İşte 5 Nisan tarihli Milliyet Gazetesinin gün boyunca sunduğu son dakika haberleri...

Mahkeme tarafından aksi bir karar verilmiş olsaydı medya nasıl bir tavır alırdı, gerçekten çok merak ediyorum. Yine de her şeye rağmen, gazeteciliğin ilkelerinden olan "köpeğin insanı ısırması haber değildir, insanın köpeği ısırması haberdir" örneğinden hareketle AİHM'nin kararının olağan ve çıkması gereken bir karar olarak yorumlanmış olduğunu düşünüp bu nedenle haber konusu yapılmadığını varsayıyorum ki, iyi niyetimizi muhafaz etmiş olalım.

9 Nisan 2007

Cumhurbaşkanı

Olmayacak.

Olamayacak.


Olmamalı.

Olamamalı.

Olmaz.

Olamaz.

Olmasın.

Olamasın.

Olmadı, yorgunluğumuz da kesemize kaldı.

Olmadı işte, olmadı!*

* Yine başaramadım.
(DB)

8 Nisan 2007

Avukat, Doktor ve Papaz

Zenginin biri ölümüne yakın, biri doktor, biri papaz, diğeri avukat olan üç yakın arkadaşını yanına çağırarak bir ricada bulunmuş.

- 300 bin dolar kadar bir tasarrufum var, bunu yanımda öteki dünyaya götürmek istiyorum. Ama kimseye de güvenemiyorum. Şimdi size 100'er bin dolar vereceğim. Bu paraları ne olur ben gömülürken kefenimin iç cebine koyuverin...

Adam ölmüş ve üç arkadaşı verdikleri sözü yerine getirmişler. Bir süre sonra doktor vicdan azabına yakalanmış. Diğer iki arkadaşını çağırarak onlara itirafta bulunmuş;

- Hastanenin çok acil ihtiyacı vardı onun için 100 bin doların 20 bin dolarını hastaneye sarfettim, kefene 80 bin koydum.

Papaz utana sıkıla mırıldanmış;

- Maalesef ben de aynı günahı işledim paranın yarısını kilisenin inşaatına ayırdım. Kefenin cebine 50 bin dolar koydum.

Avukat gülümsemiş;

- Ben sözümü aynen yerine getirdim, kefenin cebine 100 bin dolarlık çek koydum.

5 Nisan 2007

Nabi'den

Nabi, 1642 yılında Urfa’da doğar. Urfa’nın tanınmış ailelerindendir. İyi bir eğitim görmüştür. Arapça’yı ve Farsça’yı çok iyi bilir. Devrinde "Sultanü'ş-Şuara" diye anılmıştır.

Nabi ile ilgili, 1678 yılında hacca giderken yaşadığı rivayet edilen bir hadise vardır.

Şair, hacca gitmeye niyet eder ve bir kafile ile yola koyulur. O dönemde günlerce süren meşakkatli bir yolculukla ancak menzile ulaşılabiliyordu. Şairin de içinde bulunduğu kafile Medine’ye yakın bir yerde vakit geç olduğu için mola verir. Nabi, mübarek yerlere yaklaşmış olmanın heyecanı ile uyuyamamıştır. Gözleri etrafta gezinirken bir kişinin ayakları kıbleye karşı yattığını görür. Böyle durumlarda çok hassas olan şair, irticalen şu mısraları söyler.

"Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu "

Terk-i edeb: Edebi terketmek

Kuy-ı mahbub-ı Huda:Allah’ın sevgilisinin beldesi

Nazargah : Bakılan yer

Bu beyti duyan kişi hemen toparlanır, ayağa kalkar. Davranışı kasti değildir ama çok utanır. Bir müddet sonra herkes toparlanır ve yola çıkarlar. Sabah ezanları okunurken Medine’ye yaklaşmışlardır. Fakat hayrete düşerler. Mescid-i Nebi’nin bütün minarelerinden müezzinler sala verir gibi şunları okumaktadır.

"Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu "

Namazlar kılındıktan sonra kafilede bulunanlar büyük bir şaşkınlık içinde müezzine sorarlar. "Bu şiiri şair Nabi daha bu gece yolda iken söylemişti. Siz nereden biliyorsunuz?" Aldıkları cevap hem enteresan, hem de muhteşemdir. "Peygamber efendimiz (sav) bu gece rüyamızda bize bu beyti öğretti ve sabah ezandan önce okumamızı istedi."

3 Nisan 2007

Uluslararası Davranış Biçimi

Değişik ülkelerden gelmiş insanlar, aynı masada, birer bardak kola ısmarlarlar. Kolalar gelince bakarlar ki, her birinin bardağında bir kara sinek var;

İsveçli; aynı bardakta yeni kola getirilmesini ister.
İngiliz; yeni bardakta, yeni kola ister.
Finlandiyalı; sineği bardaktan alır ve kolayı içer.
Rus; kolayı sinekle içer.
Çinli; sineği yer, fakat kolayı içmez.
Yahudi; sineği yakalar ve Çinliye satar.
Yunanlı; kolanın üçte ikisini içer ve yeni kola ister.
Norveçli; sineği yakalar ve yem olarak kullanmak üzere balığa çıkar.
İrlandalı; sineği ezerek kolaya karıştırır ve İngiliz'e ikram eder.
İskoc; farkında olmadan kolayı sinekle içer, sinek boğazına takılınca, "Allah
kahretsin şimdi içtiğimi kusacağım!" der.
Amerikalı; lokantaya tazminat davası açar ve 65 milyon dolar tazminat talep eder.

Peki Türkler ne yapardı acaba?

2 Nisan 2007

Terörist Arayanlara Duyurulur!

Muhterem Ümit Şimşek Hocamızın bir gruba gönderdiği mail vasıtası ile haberdar olduğum bir konuyu paylaşmak istedim.

Soru şu; "Kasıtlı olarak sivillere yönelen bombalama ve diğer saldırılar mazur görülebilir mi?"

Kasim 2006'da Maryland Üniversitesince en kalabalık İslam ülkelerinde yürütülen bir anket, Endonezya halkindan yüzde 74, Pakistanlılardan yüzde 86, Bangladeşlilerden de yüzde 81 oraninda "Asla!" cevabini almis.

Aynı soruya "Asla" cevabını veren Amerikalıların oranı ise yüzde 46'da kalıyor! Daha da ötesi, Amerikan halkının yüzde 24'ü, "Bazan yahut coğu zaman bu saldırılar ve bombalamalar haklı görülebilir" düşüncesinde!

Haber, bir Amerikan gazetesi Christian Science Monitor'dan alınmış:

http://www.csmonitor.com/2007/0223/p09s01-coop.html

* * *

Bu arada geçtiğimiz ay ABD'de bir konferansta eski Norveç Başbakanını dinleyen bir tanıdık ondan aktardı; geçen yıla kadar İsveç müfredatında öğrencilere aynen şu cümle okutuluyormuş; "HER MÜSLÜMAN TERÖRİST DEĞİLDİR AMA HER TERÖRİST MÜSLÜMANDIR." Bu zihniyetle yetiştirilen ve gücü ellerinde bulunduran bir toplulukla karşı karşıyayız.

Yapmamız gereken çok şey var galiba.

1 Nisan 2007

30 Mart 2007

Bugün Iraklı Bir Çocuk Oldum

Bu helikopterler, bu uçaklar niye hep başımızda uçuşuyorlar Allah'ım? Şu elleri silahlı bize benzemeyen sarışın sarışın adamların ne işi var sokağımızda? Ne konuştuklarını da anlamıyorum bunların.

Sokağımızdaki ilk silah sesini duyduğumda havai fişek diye herecanla kapıdan çıkarken babamın bana engel olmasını anlamamıştım. Şimdi her gün silah sesini duyuyorum, bir gün havai fişek patlatıldığında aynı korku ile yine dışarı çıkamayacak mıyım acaba? Ya da havai fişek görebilecek miyim artık?

Peki ya her gün peceremizin önünden geçen onlarca tabut ve arkasındaki onlarca ağlayan insan, neyin nesi bunlar Allah'ım? Niye ölüyor bu insanlar? Amcam niye öldü, niye öldürüldü? Kim öldürdü? Babam niye her gün ağlıyor? Annem niçin annesine gidemiyor aylardır?

Eskiden Mevlit Kandilinde sokağımız süslenirdi.* Mevlitler okunurdu sabahlara kadar. Şimdi her taraf kapkaranlık, dışarı çıkmaya korkuyoruz.

Artık sabahları neşe içinde kalkıp okula gidebilmeyi istiyorum. Arkadaşlarımla korkmadan oyun oynamayı istiyorum.

* Hayatımda bir defa mevlit kandilini bir orta doğu ülkesinde geçirdim. Sokakların ve caddelerin süslenme sebebini sorduğumda mevlit kandili olduğundan demişlerdi.

29 Mart 2007

Altın Çatal

Malum bir kaç gündür Arap Birliği Zirvesi vardı S.Arabistan'da. Bu Arap Birliği her toplandığında aklıma yıllar önce dinlediğim bir fıkra gelir. Her ülkenin üzerine atfedilen bir özelliği vardır ya, Arap ülkelerinin bazıları için de bu tür özellikleri vardır denir. Cimri, hırsız, zengin, kahraman gibi...

Fıkra şöyle;

Yine bir Arap Birliği Zirvesi yapılır S.Arabistan'da. Liderler saatler süren toplantılar neticesinde yorulmuşlardır ve Suud kralı misafirlerin şerefine bir yemek verir. Tabi petrol zengini olan S.Arabistan kralı ev sahibi olunca normal olarak çatal bıçak vs. altındır. Mısır lideri Hüsnü Mübarek'in gözleri parlar birden ve etrafındakilere çaktırmadan bir çatalı cebine koyar. Bunu sadece hemen yanı başında oturan Suriye lideri Hafız Esat farkeder. Yemekler yenir ve sonunda Hafız Esad ayağa kalkıp liderlere şunu söyler;

- Hepimiz zihnen çok yorulduk. Hem eğlenelim hem yorgunluğumuzu giderelim diye size kısa bir gösteri yapacağım, der.

Ve masadan aldığı bir altın çatalı tutarak;

- Şimdi, gördüğünüz bu çatalı ben cebime koyacağım ve Hüsnü Mübarek kardeşimin cebinden çıkaracağım, der ve altın çatalı kendi cebine koyup Hüsnü Mübarek'in cebinden çıkarır.

Evet, günün anlam ve önemine binaen bugün bu fıkra aklımıza geldi.

28 Mart 2007

Ziyaretlerim

Hayat ne enterasan! Yeni doğanlar, ölenler, sevinçler, hüzünler, her ikisini aynı anda yaşayanlar... Bir süredir yaptığım ziyaretlerimden bahsedeceğim bugün. Yolumuzu gözetleyenlerin olduğunu hatırlamak adına;

Bir önceki hafta sonu, önce yeni evlenen bir çifti ziyaret ettim. Onlardan çıktım, yakın zamanda annesini kaybeden bir yakınımı ziyaret ettim. Aynı gün içinde iki ayrı duyguyu hisseden insanlarla muhatap oldum.

Yine geçenlerde ziyaret ettiğim bir yakınım içeri girdiğimde beni farkedemeyecek durumda oturmuştu ve önündeki Kur'an-ı Kerimi okuyordu. Kur'an en büyük ebatta olanlardandı. Zira okuyucusu yaşlı ve gözleri zor görüyordu. Beni görünce tilavetini bitirdi ve selamlaştık. Yakın tarihte omuzu kırılmıştı ve yaşlıydı. Kuran'ı kaldıramayınca ben yardım ettim.

Sonra bir başka yakınımı ziyaret ettim. O da yakın tarihte eşini kaybetmişti. Geride kalan aralarında birer karış farkla 6-7 tane çocuk... İşin daha ilginç olanı ise vefattan önce nişanlanmış olan kızını da bizim ziyaretimizden bir kaç gün önce evlendirmişti.

Bir başka ziyaretim ise dünyadan elini eteğini çekmiş bir çifte idi. Onlar hallerinden memnundular. Yaşadıkları problemelere de "ihtiyarlık" deyip geçiyorlardı. Bahçelerinde de maydonoz ve nane vardı.

Bir ziyaretim de; yakın bir tarihte akli dengesi yerinde olmayan bir çocukları için kendi aralarında "biz ölünce buna ne olur acaba?" diye konuştukları günün ertesinde o çocuklarını kaybetmiş yaşlı bir çifte idi. Bu yetmemişti, erkek olan yaşlının yine çok yakın bir tarihte kız kardeşi vefat etmişti. Bir de kendisi yarı felç geçirmiş, düzelmiş ancak konuşması neredeyse anlaşılmaz olmuş. Tüm bunlara rağmen neşesi hala yerindeydi.

Son ziyaretim ise, yaklaşık 2 yıl önce eşini kaybetmiş, yaşı seksene dayanmış bir yakınımaydı. O da geçtiğimiz hafta gözünden ameliyat olmuş.

Hayat!

24 Mart 2007

Vitamin Eksikliği

(Yorumlarıyla bloguma katkı sağlayan muhterem Mehmet abimizden bir yazı geldi. Teşekkürler Mehmet abi.)

Erzurumun itibarlı alimlerinden biri de Mehmet Kırkıncı Hocaefendidir.
Eserlerinden de anlaşılacağı üzere hoca efendi hoş sohbet,yumuşak yaklaşımlı,nüktedan bir irşad üslubuna sahiptir.
Kimseyi itham etmez,ayıplayıp suçlamaya yönelmez.
Mutlaka bir nükte,bir fıkra ile konuyu rahatlatır,tatlı bir yaklaşımla irşadını etkili kılar.

Nitekim günün birinde oldukça zengin biri müracaat eder Hocaefendiye:
Her şeyim var;fakat huzurum yoktur.
Bana bir çare bul der.
Sözlerine şunu da ilave eder: Doktorlar muayene ediyorlar, hiçbir rahatsızlığın yok diyorlar. Hatta vücudumda vitamin eksikliği dahi olmadığını söylüyorlar.

İşte burada hoca efendi söze karışır:
Dur bakalım dur,der.
Birde biz bakalım şu vitamin eksikliğine.
Eğer dedikleri gibi vitamin bolluğu olsaydı,sende bu rahatsızlık olmayacaktı,mutlaka işin içinde bir eksiklik söz konusu…

Sorusunu şöyle sorar:
Saçlarda yaşlanma belirtisi olan beyazlanma başlamış.
Namazlarını kılıyor musun? İbadetle aran nasıl?
Adam zorlada olsa gerçeği itiraf eder:
Hayır, henüz namaz kılmaya başlamadım.
Hocaefendi:
Bak der, sende manevi vitaminlerden (A) vitamini yok, gördün mü?

Sonra tekrar sorar:
Oruçla aran nasıl?
Tutuyor musun?
Adam yine zorlanır:
Hayır, der, henüz oruç tutmaya başlamadım.
Oooo, der hocaefendi, sende (B) vitamini de yok.

Sormaya devam eder:
Zengin olduğunu söyledin, zekatını nasıl hesap ediyorsun?
Şey, der, yani henüz zekat filan da vermiyorum.
Hocaefendi büsbütün hayrettedir:
Bak hele, der, sende (C) vitamini de yoktur.
Nasıl huzur bulacaksın bu kadar vitamin eksikliğiyle?

Aralarındaki diyalog şu şekilde sürer gider:
Hacca gittin mi?
Henüz hacca gidecek vaktim olmadı.
Neler söylüyorsun sen. Demek sende (D) vitamini de yok.

Peki, bir de aldığın gıdalara bakalım.
Kazancına haram karışıyor mu?
Evet azda olsa karışıyor.
Gördün mü, der Hocaefendi.
Sen mikroplu gıdalarda almışsın. Elbette huzurun olmaz, rahattan mahrum kalırsın.

Hocaefendi sözlerine şunları da ekler:
Bütün bunlara rağmen senin kurtulman yine de mümkün.
Çare vardır.
Yeter ki sen bu vitamin eksiklerini tamamla.
Birde mikroplu gıda alma.
Allahın izniyle sende en küçük bir rahatsızlık, huzursuzluk kalmayacak, turp gibi olacaksın...

21 Mart 2007

BlogCUmhuriyeti

Bir önceki yazımda blogumla bir süre ilgilenemeyeceğimden dolayı yazar aradığımı beyan ettiysem de ne yazık ki kimseden ciddi bir teklif gelmedi. Ben de ne yapayım o blog senin bu blog benim blog blog gezdim hafta sonu. Bazılarına doğrudan ben yazarlık teklif edeyim diye düşündüm ama blogu olan benim blogda niye yazsın?

Yazdıklarına ve ürettikleri fikirlere şapka çıkartılacak çok sayıda blogcu var gerçekten de. Günlük takip edemesem de özellikle hafta sonları izlemeye aldığım bir kaç blogcu arkadaştan bahsedeceğim bugün.

Bir grup blogcu arkadaş bir araya gelmiş ve nereden akıllarına esmişse gerçekten de harika bir üretkenlikle toplu taşıma araçlarında yaşadıkları ilginçlikleri otobuste.blogspot.com adresinde okuyucularıyla paylaşıyorlar. Zevkle takip ettiğim bloglardan bir tanesi oldu bir süredir Otobüsteblog.

Bugün blogu açtığımda geçen yıl benim de değindiğim bir konuyu kaleme aldığını gördüğüm, özellikle blogunu tanımama sebep olan "Östrojen hanımın marifetleri.." başlıklı yazısından da anlaşılacağı üzere çok zekice yazılmış yazıların yer aldığı güzel bir blog daha; Ecenazeblog.

Anladığım kadarıyla eşinin çektiği güzel fotoğrafları Risalelerden güzel alıntılarla tamamlayan bir başka blog ise Zikriyeblog. Artık bahara girdiğimiz şu dönemde baharın güzelliklerini görmek ve tefekkür ederken hakikat pencerelerini aralamak istiyorsak sık kullanılanlara ekleyelim.

You Tube her zaman elimizin altında. Ancak elimizin altında olması ondan her zaman en güzel şekilde istifade edebilmemizi sağlayamıyor. Ya vakit azlığından ya da aramaya üşendiğimizden. İşte bir başka blogcu arkadaşımız da Nur Tube diye adlandırdığı bir blog açarak isminden de anlaşılacağı üzere belli konulardaki You Tube'da yer alan videolara kolaylıkla ulaşmamızı sağlamış. Hakikaten güzel bir düşüncenin ürünü Nurtubeblog.

Genç bir kardeşimiz de yeni bir blog açmış. Güzel bir kaç alıntı ve yazısı olmuş ancak sanıyorum ilk günlerdeki heyecanını kaçırmış olsa gerek, bir süredir güncellemiyor blogunu. Murat Aydın gibi genç ve heyecanlı kardeşlerimizi blog aleminde tutmamız gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle Murataydınblogu da ziyaret edelim.

Bu kadar tanıtımdan sonra ufak bir rica da Murat Özdemir için. Bir süredir rahatsız olduğundan aramızda göremediğimiz Murat için en azından dualarımızla desteklerimizi esirgemeyelim. Allah'tan şifa dileyelim.

18 Mart 2007

Blog! Blog! Blog!

Bir blog sahibi olmak ne zor bir şey bir bilinse. Pazar sabahı uyanıp da şöyle sıcacık ekmekle kavatlı etmek varken, yüz yüze görüştüğüm, maillerle yazan dostların haklılığı aklına geliveriyor insanın. Neymiş, eskisi gibi güncellemiyormuşum blogumu. Yoksa ilgilenmem gereken bir şeyler mi varmış?

Kolay değil dostlar, bir defa üzerinizde baskı hissettiğiniz anda yazamaz oluyorsunuz zaten. Ayrıca yazarken de dikkatli olmak zorundasınız. Mesela yukarıda “kahvaltı etmek” yazdım ya, biri çıkar “ne ediyorsun sen, kahvaltı edilmez, yapılır” der. Gel yarım saat yorum yaz buna, cevap ver. Çoğunuz blog yazmıyorsunuz, kolay sanıyorsunuz bu işleri.

Diğer taraftan Cenk abi ile başım dertte. Yok damaydı, yok satrançtı… En son bir yorumunda damacıları bana, satranççıları kendine çağırmış. Güya dama satranca göre kolay ya, biz kolaycıymışız. Buradan Cenk abimize sesleniyorum. Buyur online satranç oynayalım, tüm blog camiası da izleyici olarak katılsın. Tabi net alemi böyle bir imkanı sağlayabilmiş midir, bilmiyorum?

Her neyse sevgili dostlar, siz iyisi mi beni birkaç güne bir takip edin. Bu sıralar ilgilenmem gereken başka konular bir hayli fazla. Konuk yazarlarımız da sağolsunlar benim bu halimden haberdar olmakla beraber çok yoğun olduklarından blogla ilgilenemiyorlar. Dolayısı ile blogumu sık sık güncelleyemiyorum. Yeri gelmişken; blogumu özellikle önümüzdeki 2-3 ay boyunca idare edebilecek yeni yazarlar arıyorum. Müracaatlarınızı bu yazıya yorum olarak bırakabilirsiniz. Yorumunuzun yayınlanmasını istemiyorsanız bunu da ufak bir not düşersiniz.

Huzurlu bir Pazar diliyorum.

15 Mart 2007

"Her zaman anneler suçlu!!!"

Geçen hafta Dünya Kadınlar Gününün kutlanması hasebiyle medyada bir çok yazar bu günün öncesinde ve sonrasında kadınlarla ilgili yazılar kaleme aldılar.

Fatma K. Barbarosoğlu uzun bir süredir ilgi ile takip ettiğim yazarlar arsında. Çok güzel sosyolojik değerlendirmeler kaleme alıyor ve çizgisi de çok net. Tespitleri çok yerinde.

Kadın olmanın çok zorlukları arasında bir de anne olmak gerçekten çok farklı bir zorluk. İşte Barbarosoğlu'nun annelik üzerine enteresan tespitlerinin yer aldığı 6 Mart tarihli mükemmel bir değerlendirme. Mutlaka okuyun ve okutun.

12 Mart 2007

Sinir Edenler

Sinir ediyorlar beni; muhatabı muhattap, şefkati şevkat diye yazıp telaffuz edenler.

10 Mart 2007

Ne Yapmalı?

Kırk yılda bir you tube'a bir link verdim, bir zamanlar avukatlık stajımı yaptığım İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi beni bekliyormuş, siteye girişi yasakladı.

Esasında son derece ilginç bir konu olmasına rağmen konuyu pek kimse işlemedi nedense. Neticede ortada saygı duyulması gereken bir mahkeme kararı vardı ve insanlar da bu karara saygı duyuyorlardı.

Ancak Milliyetteki şu haberi de gördükten sonra artık bu konunun gerçekten de komikleşmeye başladığını yazmak gerektiği kanaatine vardım. Elbette her devletin her milletin her ülkenin belli değerleri vardır ve bu değerlere saygı gösterilmesini beklemek en tabii hakkıdır. Bununla beraber sizi dünya aleme özgürlükleri kısıtlayan bir ülke görüntüsü vereceği gün gibi aşikar olan You Tube gibi tüm dünyanın yakından tanıdığı, izlediği bir siteye yasak koymak, akıl mantık işi değildir. Kaldı ki, You Tube içeriğini başkaları vasıtası ile dolduran bir site iken, doğrudan Türkiye Cumhuriyetine ve değerlerine düşmanlık yapmak, zarar vermek, terör örgütlerini desteklemek amaçlı içeriği doğrudan bilinen kişi ve örgütlerce hazırlanan nice internet siteleri varken You Tube'u düşman bellemek, siteye girişi engellemek çözüm değildir.

Günümüz dünyasının bilgi bombardımanı arasında bir kaç fişeği seçmeye kalkışarak zaman kaybetmenin mantığı olamaz. Bekle-gör-tavır al döneminde değiliz artık. Yalnız savunma pozisyonunda olmak bu dönemin demodesidir. Pasif değil aktif olmak durumundayız.

9 Mart 2007

Taklit (mi?)

Bir zamanlar Taha Kıvanç kızardı, Baha Kıvanç diye bir taklidi çıkmış diye. Aslında bundan dolayı gizli bir sevincini de gözlemlerdik. Neticede taklidinizin olması tutulduğunuzu gösterir bir bakıma.

Ben elbette kendimi Taha Kıvanç ile kıyaslamam. Ancak benzer bir yönümüz var galiba; taklidim olup olmadığından emin değilsem de dikkatli olup uyarıyı yapmakta fayda var; www.alikahya.blogcu.com adresi bana ait olmayıp hiç bir alakam da yoktur. Henüz her hangi bir posta yayınlamamış ve yorum yazmamış olsa da günah benden gitsin; LÜTFEN TAKLİTLERİMDEN SAKININ!

8 Mart 2007

Ah Kadınlar!

Hızlı adımlarla geçen bir günün mesai saati bitimine doğru İstanbul’un adliyeleri arasında mekik dokuyan ve gün içindeki 3. adliyesinde memurların işi askıya aldıkları bir saatte iş yaptırma derdinde olan avukat kan ter içinde mahkeme kalemine daldı. Gördüğü ilk bayan memureye elindeki dilekçeyi uzattı ve kaydını yapmasını talep etti. Ancak memure dilekçeye hakimden havale alındıktan sonra, kaydını yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine hakime giden avukat, hakimin yerinde olmadığını gördü ve kaleme döndü. Memure, “ha, evet, hastaneye gitmişti” diyerek adeta avukatı çileden çıkarma derdinde olduğunu ispat ediyordu.

O sırada müdire hanımın elinde bir çiçek ve çiçeği kokladığını gören avukatın jetonu düştü ve hafif bir refleksle müdire hanıma dönüp, tüm şirinliği ile “gününüz kutlu olsun efendim, ne mutlu size, böyle günleriniz var” dedi ve dilekçeyi uzattı. Müdire hanım, “ah, çok teşekkür ederim, çok naziksiniz” cevabı ile birlikte elini uzattığı dilekçeyi aldı ve kaydını yaptı.

Mola

Hayır hayır, bazı blogcu arkadaşlar gibi bloglamaya bir süre ara vereceğimi söylemek istemiyorum başlıkla. Benim molam başka bir konuda.

Geçen yıl 9 Martta başlayan Dünya Erkekler Günleri'ne (!) bir gün ara veriyoruz ve bugünü Dünya Kadınlarına armağan ediyoruz. Yazık değil mi? Senede bir gün bile günleri olmasın mı? Her gün her gün erkeklere ait günlerden de usanıyoruz zaten. Bir günlük istirahat etmiş oluruz hem.

Hadi bakalım, tüm erkeklerden Dünya Kadınları'na günlerini tebrik etmelerini talep ediyoruz. Bu özel güne saygı gösterelim lütfen.

5 Mart 2007

Dama

MSN'de bazen yeğenlerimle dama oynuyorum ama ben MSN'deki damayı hiç bilmezdim, yeni öğrendim o damayı. Benim bildiğim dama galiba Farisi kökenli bir dama. Daha zevkli ve zeka isteyen bir oyun, MSN'dekine göre.

Geçmişte yaz tatillerinde çok oynardım bahsettiğim dama oyununu. Rakibim de şimdi -Allah selamet versin- 80 yaşlarında olan çok sevdiğimiz bir amcamızdı. O emekliliğinin keyfini çıkarırdı, ben de tatilin... Çok eskiden rakipsizmiş ama benim bitmez tükenmez savunma sabrım karşısında dayanamayıp hücuma geçer ve yenilirdi.

Uzun yıllar sonra üniversite yıllarımda şarklı bir dostumla oynadım damayı. O yaşlı amca ile oynadığımız oyunlardaki kabiliyetime bakarak kendime güveniyordum oyunda. Ancak damanın gerçekten de basit bir oyun olmayıp ciddi bir zeka oyunu olduğunu o dost gösterdi bana. İşte o dostun bana yaptığının aşağı yukarı aynısının You Tube'daki videosu.

Kasım Amcaya ve Lali'ye ithafen...

Bir Türkiye Gerçeği

Ertuğrul Özkök yıllar önce bir yazısında anlatmıştı: Gittiği bir dâvette değişik gazetelerin yönetici kadroları, yazarları, yazı işleri sorumluları varmış… Akıllarına gelmiş, birkaç gün sonra yapılacak genel seçimin sonucuna ışık tutabilsin diye ortaya bir sandık koyup dâvetlilerin oy kullanmasını istemişler… Sandık açılınca gerçek seçimde yüzde 1'in altında oy alacak bir partinin oyların çoğunu topladığı görülmüş… Sonra akıllarına gelmiş, evde çalışan, yemekleri pişiren ve servis edenler için de bir sandık koymuşlar; öteki sandıkta tek bir oy bile almamış muhafazakâr bir partinin oyları silip süpürdüğü görülmüş…

Bu bir Türkiye gerçeği işte…

28 Şubat 2007

Hatem-i Tai

Sahabeden Adiyy b. Hatem'in babası, Tay kabilesinin reisi, cahiliyet döneminde yaşamış, Hristiyan ve cömertliği ile şöhret bulmuş bir insan.

O dönemde at sahibi olmak çok önemlidir. Araplarda da daha bir önemlidir. Hatem-i Tai de çok güzel bir at alır ve atın güzelliği şöhret bulur. Atın şöhretini duyanlardan biri ata sahip olmak için Hatem-i Tai'yi ziyarete gider. Hatem cömertliğine uygun biçimde misafirini ağırlar, yedirir içirir. Adam nihayet söze girer ve atı sorar. Hatem "size ikram edecek bir yiyeceğimiz yoktu ve o atı az önce kesip etini birlikte yedik" der.

İşte bu zatın bir başka hikayesi, Lemalar'dan;

Bir zaman, dünyaca sehavetle meşhur Hatem-i Tai, mühim bir ziyafet veriyor. Misafirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hatem ona dedi:

"Hatem-i Tai, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın."

O muktesit ihtiyar demiş ki: "Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hatem-i Tai'nin minnetini almam."

Sonra Hatem-i Tai'den sormuşlar: "Sen kendinden daha civanmert, aziz kimi bulmuşsun?"

Demiş: "İşte o sahrada rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm."

26 Şubat 2007

Çanakkale Şehitlerine

"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi başlarına dikemiyorsak, gök kubbeyi, rida niyetine kanayan lahitlerine çekip mor bulutlarla açık türbelerine tavan çatamıyorsak da 92 yıl sonra onlar için yapabileceğimiz bir şeyler var.

Anadolu Gençlik Derneği güzel bir iş yapmış ve 250 bin Çanakkale şehidi için 250 bin hatim programı başlatmış. Dernek genel anlamı ile geniş kitlelere hitap edebilen bir dernek olmasa da bu kampanyası her kesimden destek görmeli, sahip çıkılası bir kampanya olduğundan karınca kararınca bizim de bir katkımız olsun diye buradan duyurmak istedik.

İlgilenenler için:

http://www.agd.org.tr/canakkale/dokuman.htm

24 Şubat 2007

Piyer Loti Ve Eyüp Sultan

Eyüp'te Piyer Loti tepesini bir çoğumuz biliriz. Eyüp mezarlığının sırtlarında, ayağımızın altında Haliç mi vardır yoksa ne mübarek insanlar mı diye düşünmeden sadece Haliç vardır cevabı verilir. Belki diğer ihtimal düşünülmez bile.


Geçtiğimiz günlerde o mekana Eyüp Sultan tepesi denilmesi gündeme geldi. Belediyenin böyle bir niyeti olmuş. Mezarlığın tepesini nahoş görüntülerin yaşandığı bir mekana çevirdiniz, bu yetmedi mezarlıkların üzerinden teleferik geçirdiniz, o da yetmedi Mihmandar-ı Resül'un adını vermeye kalkıyorsunuz oraya. Yeter artık bu kadar sömürdüğünüz. Sineğin yağı kalmadı artık ne olur bırakın. Kemikler sızlıyor sahabe şehrinde.


Eyüp Camii'ne gidip de ruhani bir feyz alabilen var mı? Bende sorun var galiba, alamıyorum. Gitmiyorum o camiye. Din(i)dar kesimin flört merkezi olmuş, dindar olmayan kesimin de istek merkezi. Evlenmek isteyenler, eş arayanlar, arananlar... Gidersem bazen sabah namazına bazen de gecenin geç saatlerinde gidiyorum.

Her şeyi tüketiyoruz, elimizde ne varsa bir envanterini çıkarıp kıymetini bilelim onların...

19 Şubat 2007

Teşekkür!

24 adet mahbub ziyaretçim;

Cümlenizi muhabbet ve hürmetle selamlıyorum efendim. Hassaten blogumu yevm içinde bir kaç def'a ziyaret zahmetinde bulunarak beni şerefyab eden 4 ziyaretçim, sizleri daha bir hararetle kucaklıyorum.

Tul-u zaman oldu, dikkatinize arzettiğim
ankete iştirak ederek beni fevkalade mesrur eylediniz.

İlk def'a ziyaret ettiklerini beyan eden 8 arkadaşımızın ziyaretlerinin devam edip etmediği tarafımca maruf olmasa da onlara da muhabbetlerimi takdim ederim.

18 Şubat 2007

Hayır Olsun

Kazanmak...

Kaybetmemek...

Alışkanlık yapıyor... Bu, zor bir imtihan aslında.

En önemli davamı da kazanmayı nasip et Allah'ım.

9 Şubat 2007

Aşk mı, Kavga mı?

Bu fotoğraf tüm medyada "aşkın fotoğrafı" diye tanıtıldı. Hatta bir gazete o kadar ileri gitti ki 5000 yıllık bu kalıntıların Romeo ve Juliet'e ait olabileceği iddiasını bile haber yaptı. Tamam, güzel bir yorum, 14 Şubat'a yaklaşırken de çoklarımızı heyecanlandırıyor belki bu fotoğraf ve fotoğraf hakkındaki yorumlar ama fotoğraftaki görüntünün kavga olabilme ihtimali neden göz ardı ediliyor. Teknik olarak incelendiğinde bu kalıntının sadece bir aşk fotoğrafı olabileceğine mi hükmedildi yani? Kavga halindeki iki insanın da bu pozisyonda olma ihtimalleri yok mu?

6 Şubat 2007

Selamlaşmak

Bir kimse Paygambere:

- İslam'ın en hayırlısı hangisidir? diye sordu.

Peygamber:

- Yiyecek yediren, tanıdığına tanımadığına selam verendir, cevabını verdi.

(Sahih-i Buhari)

2 Şubat 2007

Hepimiz Samast'ız(!) Hepimiz Kahramanız

Hrant Dink cinayeti ile ilgili gelişmeleri ilgiyle izliyoruz. En son zanlı Ogün Samast'ın güvenlik güçlerince bayrak önünde ve eline bayrak tutuşturularak adeta bir kahramanmışçasına görüntülerinin çekilmesi, güvenik güçlerinin zanlıyla aynı karede yer almaları gerçekten de trajikomik bir hadise idi. Nedir bu güvenlik güçlerinin düşündükleri? Bir katil zanlısını kahraman olarak mı görüyor bu insanlar? Yazık bu zihniyete...

Bu konu mülkiye müfettişlerince ortaya çıkarılmaktaysa da, kanaatimce bu müfettişlerin burdan öteye gidebilmeleri söz konusu olamayacaktır ve varılan nokta ancak burası olacaktır. Bu nedenle kimse olayın derinliklerine gidilyor izlemine kapılmamalı bence. Bu müfettişler siyasi kimliği olan bir bakana bağlılar ve kim bilir devletten daha ne beklentileri vardır. Valilik, müsteşarlık gibi..

Kanaatimce bu son cinayette ciddi bir suistimal söz konusu olmakla evvela İçişleri bakanının istifa etmesi gerekir. En son dünkü görüntü konusunda bile bakanlık ortaya çıkıp görüntülerin Jandarma tarafından mı yoksa Emniyet tarafından mı çekildiği konusunda bile net bir açıklama yapamayarak zaafiyet göstermiştir. Her iki kurumun da sorumluluğu varsa bunu da açıklamalıydı. Bu konu muallakta bırakılmamalıydı.

Ancak Türkiye'de bakanların istifa etme gibi bir alışkanlıkları olmadığı gibi Başbakanın azletme yetkisini kullanma alışkanlığı da yok. Çünkü bakanlar aynı zamanda partili oldukları için işin içine siyasi mülahazalar giriyor ve neticesinde işte böyle açmazlar doğuyor. Bakanların meclis ve parti dışından olması bu sözünü ettiğimiz istifa ve azil uygulamalarının işlemesi için en uygun çözüm olduğu kanaatindeyim.

Artık ciddi bir hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirme zamanı gelmiştir.

31 Ocak 2007

Avukat - 3

Avukat, yılların bilgi birikimine dayanarak da olsa, sadece iki cümle kurmak için para alamaz, hele sizi falanca dost göndermişse hiç para almamalı. Fakat doktor "bir şeyciğin yok 2 saat uyu geçer" dediğinde vizite ücreti mutlaka verilmelidir. Çünkü size beş dakikasını ayırmıştır.

29 Ocak 2007

Halimize Şükredelim



Adam koskoca Dünya Bankası başkanı. Ama çorapları delik. Halimize şükredelim. Bir bankamız yok ya da bankanın başında değiliz ama hiç olmazsa çorabımız delik değil.

28 Ocak 2007

Emir Can Hocama Mektup (Lütfen Okunmasın, Özel ve Gizlidir)

Muhterem Hocam;

Kim çıkarıyor böyle oyunları anlamıyorum, Mossadın mı işidir, yoksa CIA işi midir nedir? Ne işi var milletin benim bilinmeyenlerimle. Bilen bilsin, bilmeyen de varsın bilmesin. Kocaman net aleminde kendimizi ne diye deşifre edelim şimdi? Korkarım ben böyle şeylerden, kendimi ortaya döküp saçmam. Hem sonra yok değiştin, yok gelişmedin, yok takiyyecisin, yok yalancısın diye önüme bir yığın engeller çıkartacaklar, cumhurbaşkanı mumhurbaşkanı da olamayacağız mazallah.

Neyse ki son zamanlarda ziyaretçim de eskisi kadar değil. Baksana şu 15 gündür "mükerrer oy kullanmayın" diye uyararak yaptığım
ankete katılan sayısına; topu topu 12 kişi. Keşke mükerrer oy kullanmayın uyarısını yapmasaydık da blog alemine bu denli rezil olmasaydık. Velhasıl demek istediğim o ki hocam, bilinmeyenlerimi yazsam da kimseler okuyup görmeyeceği için gönül rahatlığı ile yazabilirim aslında.


İlk bilinmeyenimi yazayım hemen, kalan ziyaretçilerimizi de kaçırmayalım, lafı amma uzatıyor demesinler; törenleri hiç sevmem hocam. Mesela (şimdilerde pek öyle törenlere katılma mecburiyetimiz olmasa da) ilk okul 3 veya 4. sınıftaydım, 23 Nisan töreni için öğretmenimin isteği ile subay kıyafeti almıştık. Güzelce giyinip neşe içinde bayrama gittim ancak okuldan tören alanına giderken daha okulun kapısından çıkar çıkmaz 3'lü sıranın tam ortasından eve kaçmıştım. O gediği nasıl kapattılar bilmiyorum. Yakında kısmetse düğünüm olacak ya, korkuyorum şimdi, ya düğünde de aynı fobi ile yüzleşip kaçarsam halim nice olur diye.

Bir başka bilinmeyenim ise muhataplarımı haklı veya haksız, üzmüşsem onun üzüntüsünden daha çok ben üzülüyorum. İnsanı yoran bir özellik bu ama elde olmayan bir şey.

3. bilinmeyenim ise hayatımda hiç kimseye küsmediğimdir. Neticede sosyal varlıklar olarak bir çok kırgınlıklar kızgınlıklar yaşadığım insanlar oldu belki ama hiç birine hiç bir zaman küsmedim. Hatta bana bir selamı bile çok gören, tokalaşmak için uzattığımda elimi havada bırakan insanlara bile küsmedim. Fakat nedendir bilmem bana küsen çok oluyor, özellikle de son zamanlarda. Blog aleminde bile eskiden her yazdığıma yorum bırakan bazı arkadaşlar selamsız kelamsız ve anlamsız biçimde küstüler gittiler. İsim merak edersen yorum kısmında bunları yazarım hocam. Gerçi belki küsmemişlerdir ama ben öyle düşünüyorumdur.

Bilinmeyenlerimden bir başkası da muhterem hocam, yenilgiyi asla hazmedemeyişim. Hatta yenildiğimde hazımsızlığım yemeği hazmedemeyişimizdeki gibi (çok afedersin) geğirmek şeklinde tezahür eder. Bu halimi ben bilmiyordum; bir yaz tatilinde abimle satranç turnuvası düzenledik aramızda. Belki 100'e yakın oyun oynamıştık ve çok büyük kısmında ben yenmiştim. Yenildiğimde ise yukarıda zikrettiğim halin olduğunu abim söylerdi bana, ben yenilgiden olduğunu düşünmezdim. Ancak başka yenilgileri aldığımda da aynı halin vuku bulduğunu gördüm de anzak o zaman bu durumun bende yenilgi sonrasında ortaya çıktığını anladım. Fakat Allah'a şükürler olsun ki hayatımda pek ciddi yenilgi almadım. Düşünsenize, davadan yenilgi ile çıktığımı ve hakime karşı geğirdiğimi; iğrenç olurdu...

Kaç tane bilinmeyenimi yazdım bilmiyorum ama sanırım Mossad ve CIA için bu kadarı bile yeterlidir. Ben daha fazla uzatmadan gizli servislere yardımcı olayım ve bir kaç arkadaşımızı da bu işe bulaştırayım.

Ruzname bir süre önce dikkatimi çeken bir blogcu. Gerçi böyle bir oyuna dahil olduğundan bile haberi olmayacaktır büyük bir ihtimalle ama olaki haberi olursa bu arkadaşımızın bilinmeyenlerini bilmek istiyorum.

Murat da sağolsun blogunda her halini yazan açık biri ama illa ki vardır onun da bilmediğimiz bilinmeyenleri.

Hasan C. yazılarını aksatmadan okumaya çalıştığım, benim gibi yalnız yaşayan, değerli bir blogcu arkadaşımız. Böyle bir oyuna dahil olmak ister mi bilmem ama ben onu da bu işin içinde görmek isterim.

Sıhhat ve afiyet diler, selamlarımı iletirim, muhterem hocam.

26 Ocak 2007

Hepimiz Mehmed'iz, Ali'yiz, Hepimiz Türk'üz, Hepimiz Müslüman'ız

Geçtiğimiz bir haftanın en çok konuşulan konularından biriydi Hrant Dink cinayeti. Cinayet ertesindeki gelişmeler de oldukça manidardı. On binlerin katıldığı cenaze merasiminde "Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz" söylemi akıllarda kaldı. Ardından da ruhuna mevlit okutmaktan tutun fatiha okunacağına dair bir çok şey yazıldı, söylendi.

Toplumların bir arada yaşamaları için, hoşgörü ortamının sağlanması için, Ermeni diasporasına hoş görünmek için, Avrupa Birliği'nin gönlünü almak için şüphesiz tabiri caizse cuk diye oturan güzel bir söylem olmasına rağmen özü itibari ile kanıma dokunan, çok rahatsız olduğum, kendimden, milletimden ve dindaşlarımdan utandığım bir slogandı.

Evet, cinayet her kime işlenmiş olursa olsun insanlık ayıbıdır ve kesinlikle hoş görülemez. Hrant Dink de cinayete kurban gitmiş biri olarak cenazesine iştirak edilip insanlığına saygı duyulabilecek biri olabilir. Ancak tüm bunlara rağmen ben Hrant Dink değilim. Ben Ermeni de değilim. Ben Mehmed'im, Ali'yim, Türk'üm ve Müslüman'ım.

"Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz" diyenlerin gayr-i müslim biri için fatiha okumalarından da daha tabii bir hal olamayacağı için bu tartışmayı da yersiz buluyorum. Buyursunlar okusunlar. Kendileri bilirler.

Yağmursuzluk

Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azaptır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazinane yalvarmakla ve pek ciddi nedamet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve sünnet-i seniye dairesinde, bid'alar karışmadan, şeriatin tayin ettiği tarzda dergah-ı İlahiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir. Hem böyle umumi musibetler, ekser nasın hatasından geldiği cihetle, o insanların ekseri (kısm-ı azamı) tevbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def olur.
Emirdağ Lahikası. B.S.N.

21 Ocak 2007

Kuşlu Muşlu Duruşma


Geçen hafta girdiğim bir duruşmada güzel güzel konuşurken birden kulağımın dibinden bir kuş sesi işittim. Ben konuşuyorum kuş konuşuyor. Nerden olduğunu da anlayamadım birden. En son iyice dönüp baktığımda cüppemin yakasından göremediğim omuzuma konmuş kuşu gördüm. Arkamı döndüm, baktım mübaşir kuşa işaret ediyor, kendi omuzuna almak için. Meğer hakimin kuşuymuş. Odasının kapısı açık unutulunca ordan salona gelmiş ve ben pür dikkat dava ile ilgili konuşurken o da bana iştirak etmiş. Neyse ki hakim işin içine kuşu girince benim talebimi kabul etti de kuş işe yaramış oldu.

18 Ocak 2007

Saf Tutma Adabı

Cemaat ile namaz kılma alışkanlığı azaldığından namazda saf tutma adabı da unutuldu. Mesela sadece iki kişiyle kılınan cemaat namazlarında imamın hemen sağında durulur ki bunun amacı saf halinde olabilmektir. Saf ise birlikteliği temsil eder. Oysa böyle durumlarda imamın sağında durması gereken kişi şimdi sağda ama çok arkada duruyor. Halbuki imamın topuk hizasının gerisinde olması yetiyor. Yine böyle durumlarda cemaate yeni biri katıldığında imamın sağında duran arkaya kayar ve gelen yeni şahısla imamın arkasında saf tutar ama bunu uygulayan da yok şimdi.

Bunlar nerden aklıma geldi? Önceki gün mailime gelen komik videoyu izleyince. Malum olduğu üzere yine saf tutma adabından biri de arka safta tek durmamak olduğundan cemaate sonradan gelen biri ön safta yer bulamadığında önden birini hafiften arkaya çeker veya işaret eder ki arkada iki kişi olunsun. Peki,
izleyelim bakalım, yeni gelen şahıs ne yapmış?

17 Ocak 2007

Eskiden

Çok eskiden herhangi bir münasebet olmaksızın insanlar birbirlerini davet ederlerdi. Bizde de olurdu bu, hatırlıyorum. Kadınlı erkekli kalabalık misafirler gelirdi. Yemekler yenir, muhabbetler edilirdi.

Sonraları bu tür davetler Ramazanlara münhasır edilmeye başlandı. Bunu daha iyi hatırlıyorum. Bulunduğumuz yerde gurbeti yaşayan ve zor şartlarda okuyan talebeler, babamın dostları, akrabalar vs. Genelde her biri için ayrı ayrı günlerde davetler yapılırdı. Hep beraber teravihlere gidilirdi. Bir başka gün bir başka sofrada karşılaşırdık aynı kişilerle. Güzel sohbetler edilirdi. Faydalanırdık.

Şimdilerde Ramazan davetleri de azaldı. Yapanlar da artık evlerindeki sıcak ortamı paylaşmaz oldular misafirleriyle. Lüks restoranlarda otellerde yapılmaya başlandı davetler. Davetlerin konukları da değişmeye başladı tabi. Otele üzerinde yamalıklı elbisesi ile Osman Efendiyi çağıramazsın tabi, Ahmet Beyleri çağıracaksın öyle yerlere, adap var usul var, seni mahcup etmemeli misafirin.

Eskiden çat kapı misafirliklere gidilirdi. Giden de gidilen de memnun olurdu bu tür ziyaretlerden. Sonraları haber edilerek gidilmeye başlandı. Telefon açılır, geliyoruz denirdi. Daha sonraları ise haber etmek yetmez oldu, birkaç gün önceden şu gün geleceğiz, müsait misiniz diye sorulmaya başlandı. Karşı taraf müsait olup olmadığını bildirir ona göre gidilir oldu. Şimdilerde ise sadece bayramlarda ve yine haber edilerek sorularak resmiyetle ziyaretler yapılıyor. Geri kalan zamanlarda ise “ailemize zaman ayırmalıyız.”

"Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın." (Hadis-i Şerif)

14 Ocak 2007

Babil

Filmi izledim. Ne anlatıyor?

Medeniyet; Ne Meksika'da ne Fas'ta, sadece Amerika'da.

Müslümanlar;

Geri kalmışlardır. Suları bile içilmez.
İnsan hakları yoktur. Polis, kadın erkek çocuk demeden, vurur, kelepçeler, döver.
Ensest ilişki söz konusudur.
Çok evlilik yaygındır.

Peki, doğru mu? Tamamen yanlış değil ancak yaklaşımları yanlış.

Müslümanlar olarak kesinlikle şunu yapmamız gerekiyor; dönüp kendimize bir bakalım lütfen. Gerçekten İslamiyeti hakkı ile yaşıyor muyuz? Şu halimizin sebebi nedir? Neden her olumsuzluğun arkasında Amerika'yı ya da İsrail'i arıyoruz? Yoksa kolay olanı mı seçiyoruz biz?

Yusuf İslam'ın şu sözünü hatırlıyorum; "eğer İslamiyeti tanımadan önce müslümanları tanımış olsaydım şu an hidayete ermiş olmazdım" diyor. Ne garip?

1 Ocak 2007

Hac?

Nerde okuduğumu hatırlamıyorum, Hadis olduğundan da emin değilim ama büyük ihtimalle İmam-ı Gazali'den olabilir, şöyle bir söz hatırlıyorum; "Ahir zamanda hacca gidenler 4 şey için gidecekler, zenginler turist olarak gidecek, fakirler dilenmek için, tüccarlar ticaret için, ulema ise şöhret için."

Cümle tam olarak böyle olmasa da manası bu idi.

Nerden aklıma geldi.
Şu videoyu izleyince düşündüm bunu. Kimseyi parasından dolayı ya da aldığı hizmetten dolayı kıskanıyor değilim. Ancak Allah'ın vakfe için gösterdiği Arafat Dağı'nı paraya göre parsellemek hiç kimsenin haddi ve hakkı değildir. Böyle bir duruma şirketlerin tevessül etmemesi gerektiği gibi Suudi hükümetinin de buna izin vermemesi gerekir. Müslümanların secde edebilecek boşluk bulamadıkları bir kalabalıkta tel örgülerin arkasında ayrı bir dünyada piknik yapar gibi vakfe yapmak da haddi zatında haccın ruhuna aykırıdır.

Tüm hacıların haccını Allah kabul etsin.